15 Aralık 2010 Çarşamba

Danıştay kararıyla. hiç kesilmeden ilk yazdığım gibi yayınlıyorum. bir kızgınlık anında ../ERDİ"ye AÇIK MEKTUP.

Her kadının bir gururu vardır. Belki çirkin yaşlı fasfakir kültürsüz şekilsiz çarpık dişli çarpık bacaklı olabilirim. Ama kocaman bir kalbim var. (doktorlar öyle dedi. Yumrugumdan büyükmüş bu yüzden sık sık taşikardi oluyor bende. Yani gümbür gümbür atıyor. Neyse konumuz bu değil. )




Konumuz, beni burdaki en güzel kadın olduğuma inandırarak, sadece beni sevdiğini ilan eden ve diğer başka erkeklere yönelmemi engelleyen ve bu vesile ile sap gibi ortada kalmama neden olan ERDİ dir. Bir yıldır peşimde kendisi. Gece gündüz arar beni hediyelere boğar. (Hediyeler genelde daha önce başka hayranlarına verip onlar tarafından begenilmeyen eşyalardı . Ne miydi bunlar?Vadesi geçmiş makyaj malzemeleri kullanılmış olduğu besbelli victoria secret çamaşırlar, pazardan alınmış ama büyükannemin hatırası diye söylediği çakma yüzükler. Taklit parfümler.)



Neyse bunlara da aldırış etmedim.

Sevdim çünkü en tertemiz namusumla hislerimle aile kızı şeyleriyle sevdim. Başka erkekleri gözüm görmedi. Dünyanın her yerinden DM ler aldım evlenelim diye. Ama ben onu gönlümün erkeği sayıp ona sadık ona bağlı biri olmaya çaba göstermiştim

Onun için her gün yemekler tatlılar öğreniyorum, karadeniz kültürü hakkında çeşitli araştırmalar yapıyordum.



Siz bilmezsiniz belki ama Erdi kadınında sevdiği kadında dekolteli kıyafetli olmasını çok tercih ederdi. Ama şeyde falan değil öyle taksimde bağdat caddesinde kartal civarında değil derdi ki köylü adamların vücudumda gezen bakışlarını gördükçe” bebeğim bunları başkalarının görmesini istemiyorum. Sadece benim yanımdayken giy” . işte bu lafı beni çok etkilemişti. Seven erkek kıskanır. Kadınlar bilir. Beni sevmemeiş olsaydı eğer kıyafetlerime karışmazdı.



Erdi benden yaşça küçüktü epey küçüktü hem de. Belki bilirsiniz. Kendine bu durumu izah ettiğimde- çünkü baştan sorun olmasın istemedim- . sakın bir daha bunu söyleme , ben küçük kadınlardan hoşlanmıyorum öyle olsa o diziyi izlerdim dedi. Ben de ne kadar zeki ve romantik bir erkeğim olduğu konusunda tekrar karar verdim.

Yoldan geçen çıtırlar hepbu çocuğa bakarlardı. Çünkü bu çocuk dar kot giyer üstüne de böyle meme uçları belli olan tahriş edici giysileri tercih ederdi. Ben kısım kısım kıskançlıktan ölürken o bebeğim sen benim için en çıtırsın. Sen senim fransa daki monicam, atinadaki natilimsin derdi. Erdi bana gerçekten çok genç bir kadın gibi vücut hatlarıma sahip olduğumu ve en diri ve el değmemiş tazecik bir gül gibi koktuğumu söylerdi yani ben ona inandım . yoksa neden yalan söylesinki.

Bu çocuk zengindir asaletli bir geçmişi vardır. İktisat mezunu fakülteden başarılyla bitirmiştir. Ben de ona bazen kültürel konularda yardımcı oldum seve seve bazen bir şiir söyleşisine gittik kah bazen de tiyatroya böyle eğitimsel bilgi veren tiyatrolara filan.

Ama ben onda tüm gençliğimi gençken yaptığım hatalaı ilişkileri silerekten hiç bir erkek olmamış ilk sevdiğim oymuş gibi öyle temiz şekilde aşık oldum ki. Gece yataıma yattığımda hep ona karadeniz şarıkıları dinlerken üstümde victoria sikrit pijamalarımla sevgi dolu mesajlar attım.

Bizimkisi türk filmelrinde bile yoktu. Aramızda acayip güven vardı. benim de peşimde çokkalantor adamlar vardı. kendime ait bir dişi güzelliğim vardır benim de . epey beğenilirim ortamlarda. Ama ancak nasıl güzellikte ve güzel aşık olduğumu konuştuktan sonra iyi bir erkek farkına varır.

Ben erdiyi o yüzden çok sevdim. Bana masum gibi gelirdi hep.

Çevresinden baskılar aldı benden ayrılmak için ama o hiç dinlememişti onları.

Biryıldır peşimdeydi ben de arkadaş olarak sadece el ele gezdim bir kaç kere onunla. Laf gelsin istemedim ona.

Kalbimde hep o vardı ama.

Burdan bazı kızlara mesaj attığını görüyordum ama o kızlar mutlu olsun diye yapıyorum dedi bana hep . sevinsinler dedi. Kimseleri yok o kızların. Benim gibi güzel erkek mesaj atınca mutlu oluyorlar dedi. Asıl gizli kadınım sensin dedi. İnandım sana erdim.

Sana mıhlama bile yaptım ama gelmedin o gece . sonra da başka kızlarla da aynen böyle gezdiğini öğrendim.

Gücüme gittim kadınlık gururum kırıldı.

Kendime kötü şeyler yapmak istedim. Ama değmez dedim. ANNEM DEMİŞti kızım o senden çok küçük seni kandırır o dalga geçiyordur ama ben annemle kavga ettim böyle konuştuğu için. Sana kimseler laf söylesin istemedim.

Hatta seninle evleneceği gün den 10 gün önce ff e davetiye hazırladım. Arkadaşlarıma sürpriz yapacaktım.

Ama sen her gece başka bir kızlaymışsın erdi öğrendim dostlardan bunu.(bu arada dostlar sağolsun. )

Karadeniz dayanışma gecelerinde kızlarla horon tepiyor sonra da onları karsoniyerine götürüyormuşsun.

Olsun erdi. Ben sana güvenmiştim. Bir daha sakın bana feedlerde cevap yazıp kısmetlerimi kapatma. Çünkü ben seni artık hiç böyle ölmüşsün gibi sevmiyorum bile yani. O derece.

Bıktım artık seni kovalamaktan işlerimi bitiremez oldum. Nereye kadar erdi söyle nereye kadar.

Hem ben seni genç olduğun için sevmedim. Bu arada acaip pis kokuyordu ayakların . bunu bile söylemedim . kılbin kırılmasın diye. Ağzını şapır şapır şapırdattığını da kimse bilsin istemedim. Ben takmam böyle şeylere. Bazı kadınlar senin gururunu kırmışlar ya eskiden o kötü kadınlar bence o da sorun değildi. Yani senin bi sorunun yoktu erdi. Sadece onlar ilk erkeklerini porno filmde tanımışlar öyle sanmışlar yani herkesi. İnan bana artık seni sevmiyor olmamamın sebesi bu değil. ben böyle cinsel o tip açık saçık şeylerden dolayı kimseyi sevmemezlik yapmam. Öyle arkamda bi erkeğim olsun istedim. Beni dış güçlerden koruyacak. Benim de param var çalışan yalnız kadınım ben erdi.

Beni beğenen çok var. Bunu da unutma. Ama sana çokkızgınım. F F de gururumla oynadın.

Öyle olsun...

Bir kadın.

9 Aralık 2010 Perşembe

BAŞ HARFİN BİLE YOK







Kimsenin senin dilini konuşmadığı, kimsenin seni tanımadığı, hiçbir anımızın olmadığı, bir kahveyi bile içmediğimiz bir şehre kaçtım.


Adreslerin yabancı, caddelerin yabancı, şehrin kokusunun bile bana hiçbir çağrışım yapmadığı bu şehirde, bu ülkede; istiyorum ki senden hiçbir iz olmasın.
Dünyaya ilk kez gelmiş ve seni hiç tanımamış bir kadın olarak baştan başa geziyorum bu şehrin sokaklarını. Benden başka bir ben olarak, yaşadığımı iliklerime kadar hissediyorum, havayı kokluyorum. Tek bir köşe başı, tek bir sokak bile yok senin adımladığın...

Tek bir koku, tek bir ses yok.

Ben gittim, ben uzaklaştım. Ben koptum. Kalan sendin koca şehirde. Oysa ki; gitmeyi kafasına koyup, beni senden uzaklaştıran da sendin. Sen beceremedin, ben gittim!

Kanayan bir yaram, kalbimde kireçlenen acın, yakan özlemin, adresin, telefonun yoktu. Kimliksiz, kimsesiz, güzelliklerle dolmaya gelen taze bir ruhtum.
Kimsesizliğin bu şehrinde; bu geçmişi olmayan kaldırım taşlarında yürüyor, kendimi yeniden yaratmaya çalışıyordum . M.’ı hiç tanımamış olarak.

Düşünsene senin adının baş harfi bile seni hatırlatmaya yeterken, bu ülkede tek bir kelime yoktu senin harfinle başlayan. Hatırlamak istiyordum ama yoktun, silinmiştin hafızamdan. Ben böyle birini hiç görmemiştim.

Kendime bir hayat ısmarlamıştım. Sensizliğin yapıştığı solgun yüzümü ilk defa gören, içimdeki enkazdan bihaber, terkedilişin utancını taşıyan beni hiç tanımayan insanlarla konuşuyordum . Onlar sensiz halimi bilmiyorlardı. Sırf sen dokundun diye vücuduna bile bakmak istemeyen beni tanımıyorlardı.

Ben ise sensiz ve çok mutluydum. Kahve içiyor, uzo içiyor, Tanrılardan bahsediyorduk.

Ve onların hiçbiri bu şehirde ; Benim sensizliğimi görmüyor, bilmiyorlardı.

Bunun için kaybolmuştum. Çünkü ben seninleyken bensizdim.

Sensiz değilim artık. Çünkü sen zaten... zaten... nasıl desem....; hayal ürünüydün. Kendi kendime uydurduğum acıklı bir masalın kahramanıydın. Ve masal bitmişti...

25 Kasım 2010 Perşembe

YUNANİSTAN...

Keşke kendini bırakıp gidebilse insan .......


Yanına üç şey almadan...



....
Hava olsam, ses olsam, ışık olsam, nefes olsam
Tekrar yeni ben yaratsam benden..
Korkular olmadan..
Gidebilsem...sadece kendimi götürdüğüm yerlere
Sonra geri dönsem
her seferinde yeni ben olarak
ama biraz daha törpülenmiş korkulardan..
ve biraz daha dolu olan aşk bavulumla..
ve sen orda olsan , yolun tam karşısında
gitmelerimin ucunda hep sen gelmelerimi beklesen..


.....
......
....

11 Kasım 2010 Perşembe

KORKUYORUM(2)

Evet eksik yaşar Panik Ataklılar hayatı....

Bunu kabul etmek , dile getirmek istemezsiniz. Ama böyle, gücünüzü toplayıp yazmaya başladığınızda acı gerçek ortaya çıkar.. İnsanlara söylemek zordur ; “ben panik atak hastasıyım” demek, Neden mi?

Siz bunu üzülerek ya da utanarak söylediğinizde “ ee.., bunu zaten sen yapıyorsun aslında, beynin üretiyor, üçüncü bir kişi yapmıyor ki , bunu da çözmek senin elinde , neden üzülüyorsun ki. “ diyeceklerdir(sanki siz biliyor da özellikle yapmıyormuşsunuz gibi), ya da ; “dikkat çekmeye çalışıyorsun aslında, özünde bu yatıyor “ diyeceklerdir. (Siz o krizlere girmekten çok zevk alıyormuş gibi) Ya da panik atağı Sanskritçe bir kelime zannedip; “panik atak ne ya? , heyecanlanınca panik oluyorsun hani, o mu? “ diyeceklerdir . Siz olayın iç yüzünü anlatınca da “hııı...deli kızım bu kaçmalı “ deyip sizden mümkün olduğunca uzaklara kaçacaklardır...

Beynin bir oyunudur bu; ama siz bunun neden ve nasıl olduğunu bil-e-mediğiniz için bu durumdasınızdır. Onların ne düşündüğünden çok , sizi üzen; bunu yenememeniz insanlardan bir adım geride olmanızdır.

Eğer bir panik ataklı olmadık bir yerde” ben eve gidiyorum, ya da “ben şuraya gidiyorum gelir misin” , ya da tam yola çıkmışken” ben geri dönüyorum, kendimi iyi hissetmiyorum “ derse , çok üzüldüğü PA krizleri gelmek üzeredir. Ya da gelmiştir. Kapris yapmıyordur,dikkat çekmeye çalışmıyordur, onu anlamaya çalışın...

İyi tarafından mı bakayım, peki bir de onu deneyeyim o zaman: Entelektüel ya da sanatçı hastalığı diyorlar buna. Entelektüel ve sanatçı olmanın bir götürüsü yok nasılsa.değil mi? .:))...

Çoğu zaman panik atak tek başına gitmez. Yanında mutlaka onun çok yakın dostları vardır. Kim mi bunlar ? Hemen tanıştırayım sizlerle..Depresyon, obsesif kompulsif , bazen de manik -depresif..

Depresyon zaten panik atağın vazgeçilmezidir. Şöyle hayal edin; Bir seyahata çıkmak istiyorsunuz, başlıyorsunuz plan yapmaya... Tek başına gitmek ürkütür sizi, yanıma şunu çağırayım, o gelmezse öbürünü çağırıyım diye düşünürken günün yarısı geçer. Otobüsle mi özel arabayla mı gideyim, sıkılırsam inerim aşağıya hem.. Yok uçak olmasın, hepten boğulurum, adama ; durdur şu uçağı , çok sıkıldım da diyemem ki....Tren.? tren mi??...ııı...yok yok, o da olmaz şimdi, camları açılmıyor...

Bunları düşünürken bir sürü sıkıntıya girersiniz. Normalde bir bilet alıp, rezervasyon yaptırarak bitmesi gereken bu iş ; panik ataklı için öyle bir uzar ki, öyle bir yorulursunuz ki; artık o tatil sizin için zevkten çok, ızdıraba dönüşür.

Bütün bu koşturma içinde nasıl gideceğim stresini bitirip, otele ulaştığınızda ; etraftaki güzelliklere bakıp; “ aslında bu kadar basit işte, ne kadar da gözümde büyütmüşüm” diyerek , gereksiz endişelere girdiğinizi, gereksiz insanlara boyun eğdiğinizi görüp, hayatınızı piç ettiğinize karar verirsiniz. Sonra toparlanır, sahile iner, kumlara uzanır ve güneş gözlüğünüzün altından gizli gizli ağlarsınız.

Tatil benim için çoğu zaman işkenceydi. Koşup koşup hedefe ulaştığım yerdi. Kafa boş olunca herşeyi tek tek inceliyor, neleri ıskaladığınızı görüyorsunuz. İnsanların depresyondayken tatile gitmelerini hiç önermiyorum; başka bir ülkede, başka bir şehirde insan kendini öyle yalnız hissediyor ki; yarıda kestiğim zamanlar bile oldu tatilimi bu yüzden....

Pardon sevgili olayını unuttum bu arada.

Bu planları yaparken bir de özel hayatınız , sevgili adayınız mı var.. işler tam karışır işte..O adam tatilde yanınıza gelse bir dert gelmese bir dert. Diyelim yola beraber çıktınız; ya panik atak krizim tutarsa ona rezil olursam, bir daha beni görmek istemezse, dalga geçerse düşüncesiyle içiniz içinizi yer.(çünkü PA’lılar kriz geçirdikten sonra büyük suçluluk hissederler. İnsanları rahatsız etmiş ve üzmüşlerdir, rezil olmuşlardır ), diğer yandan da onunla deli gibi tatile gitmeyi istersiniz. Bu iki düşünce arasında gidip gelirken boğulur, daralır sonunda kısa süreli bir melankoli ve arkasından bir depresyon...

Bu sırada diğer insanlar bir kitap bitirir, bir arkadaş edinir, bir kaç fotoğraf daha çeker, bir iki film izler...

Tatil kısmı bitti ..Sağsalim döndünüz yine binbir kuruntudan sonra.. bu arada ; Ailenize karşı olan sorumluluklar, işyerinde yapmanız gereken bir dolu iş, bazen fiziksel rahatsızlıklarla uğraşmak, özel hayatınız, sevgilinizle olan problemleriniz gibi normal insan sorunlarınız da olur. Bu da iki kat çaba gerektirir diğerlerine göre..

Siz hedeflerinize ulaşmak için; yürümek değil, koşmak zorunda kalırsınız. Kafanız sürekli PA ile meşgul olduğu için çoğu zaman cümle bile kuramazsınız. Yanlış şeyler söylersiniz. Hatta konuşurken bazen kardeşim bile; “ ne dediğini inan anlamıyorum , ne anlattın sen şimdi” der. O zaman toparlanırım, bir noktaya kitlenir ve derdimi anlatmaya çalışırım. Bu nasıl oluyor biliyor musunuz , tam karşınızda bir ağaç var diyelim sizin gözleriniz oraya bakıyor , bir de sağ yanınızda net görmeseniz de görüş alanınızda yer alan bir ağaç daha var. Şimdi aynı anda iki ağacın da özelliklerini söylemeye çalışın . Zor gelmeli size ...Bilmem iyi bir örnek oldu mu? ..

Bazen de yanlış cümleler kurarsınız konsantrasyon probleminiz olduğu için; bu da kavgalara, tartışmalara yol açar ..Sonra da derdinizi anlatamadığınızı, karşı tarafın sizi yanlış anladığını bilir, fakat bu durumu izah edemediğiniz için mide krampları yaşarsınız....

Güzel bir filmi izlemek, sevdiğiniz sanatçıların konserine gitmek, etkinliklere katılmak , spor yapmak, yeni öyküler yazmak istersiniz; Ama bu aralar o kadar yorgunsunuzdur ki; kolunuzu kaldıracak gücünüz kalmamıştır. Gece olur..Bir tek yer vardır hayatınızda kendinizi huzurlu en güvende hissettiğiniz yer; Yatağınız. İçmekten nefret ettiğiniz ilaçlardan bir tane daha yutup yapamadıklarınızı rüyanızda görmek için derin bir uykuya dalarsınız. Yarın ne getireceği belli olmayan, bir sürü plan bir sürü kuruntuyla geçecek olan bir gün vardır.....

3 Kasım 2010 Çarşamba

LİLİ'M(3)

Müzik o kadar etkileyici ki; ve onlar müziğin ritmine o kadar güzel uyuyorlar ki, biraz önce yaptıkları dansın devamını sevişerek getiriyorlar ... hareketleri seri, uyumlu ve muhteşem...Kız Lili’nin güzel kalçalarını iki yana ayırıp; başını sıcaklığını çok iyi tanıdığım yerine sokuyor. Dilinin içerinde olduğunu ve Lili’nin nasıl zevk aldığını hissediyorum...


Yerler ahşap ..Lili her kımıldanışında topuklarının çıkardığı ses, beni iyice soluksuz bırakıyor. Lili yüzünü kıza dönüyor, sırtı duvara yaslı, bacaklarının birini açıp duvara dayıyor, kızın kafasını iyice sokuyor , bastırıyor bacak arasına.

Kız bir yandan dilini o noktada gezdirirken, parmağını yavaşça Lilinin sıcacık yerine sokuyor, Lili iyice geriliyor çığlık atıyor, kızın saçlarından yakalıyor, sıkıyor , hareketleri iyice sertleşiyor, dudaklarından çıkanları müziğin sesinden duyamasam da duvara yankılanıp bana dönen çığlıkları, bacaklarımın arasındaki o yangını iyice artıyor. Şu anda onun içinde olduğumu ve sertçe giriş çıkışları yaşadığımı duyumsuyorum.

Bana bakıyor o anda Lili. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, kızı saçlarından sürükleyip yatağa doğru atıyor.Lili yatakta , kız bacakları arasında, LiLi’m ter içinde. Kız ter içinde. Göğüsleri kabarıyor, uçları iyice sertleşmiş.. Dudaklarındaki rujlar ağzının kenarına bulaşmış.

Eliyle “gel” işareti yapıyor, başının yanındayım . Pantolonumun fermuarını kopartırcasına açmaya çalışıyor, orda onu bekleyen, onun ağzında olmak için yanıp tuşunan organımı önce eliyle kavrayıp, boğazına kadar sokuyor. İleri geri , ileri geri. Diğer eliyle kalçalarıma tırnaklarını batırıyor, acıtıyor. Ben şimdi onun ağzında yavaş yavaş eriyorum, kasıklarım, karnım yanıyor önce, Sıcacık, sımsıkı bir yumuşaklığın, ıslaklığın içinde vücudumun diğer kısımları  yavaş yavaş yok oluyor, kopup,  yükseliyorum ordan, Belli belirsiz sesler müzik sesleriyle karışıyor. Tam gelecekken- Lili bunu biliyor ve izin vermiyor- Ağzından sertçe çıkartıp duvara itiyor beni.

"Dön arkanı "diyor..
Pantolonumu parçalarcasına çekiyor, sevişirken hiç çıkartmadığı upuzun,  ince topuklu ayakkabısın topuklarını kalçarıma geçiriyor. "Ahhh " sesimle  yavaşlıyor. İki kalçamın arasında o topukları gezdiriyor. Soğuk topukları en hassas yerimde hissediyorum. Öyle dikkatli , öyle seri yapıyor ki bunu;  sanki bunları ona ben söylüyorum o aynı anda uyguluyor gibi. Ayakkabısının burnunu kalçalarımın arasına sıkıştırıyor şimdi. Hiç kimsenin dokunmadığı yerlere değdirip,  yavaşça çekiyor. Kasıklarımdaki o baskı.... patlamak üzereyim.. evet patlayıp her bir parçam duvara yapışacak şimdi. Bastırıyor topuklarını eziyor onu..., dimdik organımı ateş içinde yanıyor ...bir yandan da parmaklarını sokuyor bacakarasına gözlerimin taa içine bakarak.

Lili’nin bacaklarını iki yana ayırarak -bu sefer beni itmesine izin vermeden- , tek bacağını yukarıkaldırıp topuğundan tutuyor, artık uyuşmuş olan organımı bir seferde sokuyorum o sırılsıklam sıcacık dünyasına..  Gözüme o karanlıkta takılan şey; saçlarının rengine boyadığı kırmızı, üçgen şeklindeki tüyleri oluyor. Sımsıkı etleriyle beni yine yapıştırıyor içine. İleri geri bile gidemiyorum sıkılığından.” Offf...... Ölüyorum Lili, öldür beni! diyerek boşalıyorum........Sesim bir saniye sonra bana geri geliyor.” Öldür beni Lili, öldür beni!!!!!

1 Kasım 2010 Pazartesi

LİLİ'M (2)

Bütün kadınlarla sevişebilirsin ama bazı kadınlarla sevişirken dağılır, bölünür, çarpar, sonra toplanırsın....İşte Lili böyleydi...

Aradan sanırım on gün geçti, hiç bir haber yok. İşe gidiyorum, toplantılar, yemekler, akşam eve gelip, bir iki kadeh içip Lili'yi düşünüyorum. Heran arayıp ,"şuraya gel" diyebilirdi...Gözüm telefonda, sesi kısık. Kontrol ediyorum sık sık, Rahmaninov fonda.
.. Evet ışık yandı..Mesaj.." Beyoğlu'nda bir bar. Gel ve izle beni." diyor..
Elim ayağım dolaşıyor yine. Ne giyeceğimi bile bilemeden alelacele hazırlanıp, çıkıyorum evden. Bu akşamki numarayı bilmiyorum. Bahsettiği yeri duymuş ama hiç gitmemiştim.Evden çıktıktan yarım saat sonra saat 12 ye doğru barın girişindeyim. İçeriye rahatlıkla giriyorum. Müzik çok yüksek yine, birden bambaşka bir atmosfer, kalabalık ...Bardaki taburelerden birine oturuyorum .Viskimi söylüyor ve neredeyse ter içinde, gözlerim onu arıyor kalabalıkta. Dans eden kadınlar, çiftler.Orada sanırım o , evet o. Bu sefer kıpkırmızı saçları. Yanında esmer bir kızla çok samimi dans ediyorlar. Beni görüyor. Bakışıyoruz. Siyah daracık deri pantolonuyla upuzun bacakları ortada. Dudaklarında kırmızı bir ruj, incecik topuklu rugan ayakkabılarıyla yine karşımda beni taşa döndürüyor. Onu izliyorum sadece, bütün gürültüden, kalabalıktan soyutlanarak. Kızı kendine çekiyor, elleri kızın kalçasında o kadar güzel dokunuyor ki, çok doğal ,içten, abartısız, beni tahrik etmek değil amacı,kendi istediği için dokunuyor,birbirlerine gülümsüyorlar. Dans ediyorlar, arada bir masasına doğru gidip içkisinden bir kaç yudum alıp, dansa devam ediyor.

Bir iki viskiyle iyice gevşediğimi hissediyorum. Gözlerim Lili yi bıkmadan usanmadan seyrediyor. Kucağıma almak istiyorum onu, gülerken iki yana açılıp dişlerinin neredeyse tamamını gösteren kocaman gülüşüne ortak olmak istiyorum.Ah o boynu, incecik upuzun, gergin. başımı gömmek, dudaklarımı yapıştırmak istiyorum. Şimdi de arkasını bana dönüp, küçük, muhteşem kalçalarını kıvırıp dans ediyor. Kalçalarının her bir hareketini görüyor, hissediyorum. Aşağı yukarı, ahenkle kımıldıyorlar..
Bacaklarımın arasındaki yanma şiddetleniyor. Orada hemen Lili'yi kucağıma alıp, içine girmek istiyorum. Onun ne kadar sıcak olduğunu hatırladıkça, gözlerimi kapatıp o çığlığı tekrar atmak istiyorum. Şu anda.. müzik bu kadar şiddetliyken..Onun kulağına gidip nefesimi kulağına boşaltmak ve o çığlığı atmak istiyorum...

Şimdi kızın dudaklarını aldı ağzına, ağzının içini kızın dudaklarıyla doldurdu. Diğer eli kalçasında. okşuyor.Bu müthiş manzaraya daha ne kadar dayanabileceğimi merak ediyorum.
Elime bir kağıt tutuşturuyor. "Bizi takip et.."
Hesabı ödeyip kalkıyorum. Taksiye binip onları takip ediyorum. Eski bir apartmanda durdular. İkinci kata çıkıp , kapıyı hafif aralık bıraktı. "Müzik sesini duyunca içeriye gir" diye yazılan bir not daha attı tam önüme..Bir süre bekledim girişte. Kapıyı kapattım. Nefes alışım bile bu heyecanı bozacak diye korkuyorum. Neyseki alkol beni rahatlatmıştı.On dakika kadar sonra müziğin sesi sonuna dek açıldı. Loş odaya ayaklarım titreyerek girdim,boğazım kurumuştu heyecandan..İşte ordaydılar. Lili duvara yaslanmış, sırtı deri iplerle bağlanmış göğsülerinin ucunu örten bir üst, altında deri string, yüksek topuklu siyah rugan ayakkabıları, kırmızı saçları belinin en güzel kıvrımında , gözleri bağlı. Kız sırtını öptükçe, vücudu ileri geri kıvranıyor Lili'nin. Dudakları aralık yine, memeleri mermer gibi, uçları çıkıyor deri parçalarının arasından. Kız tek eliyle göğsünü yoğuruyor, okşuyor. Lili'nin dudakları açık, vücudu kıvrılıyor..

Kız ellerini Lili'nin bacakları arasına atıyor, deri stringin ipinin olduğu yeri tek eliyle çekip öne doğru okşamaya başlıyor Lili'm in en güzel yerlerini. Lili'nin çığlık attığını duymuyor ama görüyorum. Uzun parmaklarıyla göğüslerini sıkıyor..
Şimdi külodu yerde.Üzerindeki deri iplerin bir kısmı aşağıya sarkmış,  bir kısmı göğüslerinin altına düşmüş. Kırmızı saçlarını arkaya doğru savurup, kısık gözleriyle bana bakıyor..Tutuluyorum..Adım atmak istiyor, bir an önce Lili'nin ateş gibi vücuduna değmek istiyorum. "Lütfen Lili,  al beni biran önce" diyorum....(DEVAMI VAR)

12 Ekim 2010 Salı

KORKUYORUM(1)

Yazmamı istediniz; yazıyorum. Çok keyifli bir yazı dizisi olmasa da yazacağım...Bilgi sahibi olmayanlar ya da çok az bilgisi olanlar istediler yazmamı.Kıramadım..

Hayatımın bir döneminde sinemaya, tiyatroya,konserlere gidemedim, başka şehirler, ülkelere gid e-me- dim.Üstelik tam bir tiyatro, sinema, gezme delisi olmama rağmen. Neden? diyeceksiniz. Ya sinemadayken, konserdeyken, tiyatrodayken elektrikler kesilirse. Ya o kapılar bozulur açılmazsa, içeride kalırsam,o sırada yangın çıkarsa.Sesimi kimse duymazsa?. O dönemlerde ceplerimde çakmaklar, kibritler, çantamda mumlar, fenerlerle dolaştım. Gece yastığımın altına çakmak koyardım..
Sırf bu yüzden bütün sinemalara, tiyatrolara geç kaldım, sizden neredeyse beş on yıl kadar..Oysa o yaşlarda görmek istediğim o kadar çok oyun , film vardı ki...

Umumi tuvaletler mi? Onları hiç sormayın. Dışarıdayım,yemekteyiz arkadaşlarla.. tuvalet ihtiyacı. Eyvah! Benim için sıkıntı başlıyor.
Kapılar otomatik kapanıyorsa altıma işeyene kadar gidemem..Eğer yanımdaki kardeşim veya çok yakın arkadaşımsa; kapıyı yarı aralık tutarlar, ben çıkana kadar beklerler. Bu arada meraklı gözler bakar kapıyı tutana, bir de tuvaletten çıkan bana.. Eğer çok yakın arkadaşlarımdan biriyle çıkmamışsam, tuvalete gitmemek için sıvı şeyler içmem.

Alışveriş zamanı..Mağazaların Kapıları..Alışveriş merkezlerini en son görenlerden biriyimdir ben. Otomatik açılıp kapanan kapılardan hep kaçtım. Mağazalara girdiğimde kapılar kapanacak, kiliteneceğim, kimse açamayacak, ben içeride boğulup öleceğim diye düşünmekten giremedim.
Hep bir bahane buldum. Yalan uydurmak zorunda kaldım. Doğruyu söyleseniz mantıksı zgelir yanınızdakine,saçma gelir,deli der , bir daha da görüşmez sizinle.
Bunlarla boğuşmak o kadar yorar ki; bir yandan gideceğiniz her yer için planlar yapmak, bir yandan ya panik atak krizi geçirip millete rezil olursam korkusuyla gününüzü zehir edersiniz...eve dönersiniz.. üstünüzden tren geçmiş gibi yorgun düşersiniz. Beyniniz işlevini unutur ve hep aynı şeyleri hesaplamaktan tembelleşmeye başlar bir süre sonra.
Yıllarca hapiste yaşamış gibi düşünün beni. Kısıtlı imkanları olan ve belli yerlere gidebilen bir tutuklu..

Üç yıl boyunca değil İstanbul dışına çıkmak, evimden uzak semtlere bile gidemedim ben. Bağdat Caddesine inip, geri geliyordum, evden uzaklaşmak kabustu. Benim gibi alışverişi, gezmeyi ,sosyal hayatı seven biri için tam bir çıldırma noktasıydı bu nokta.

İçimden sürekli planlar yapan bir tarafla, "hayır o seni aşar, yapma" diyen bir taraf sürekli kavga ediyordu.Bu kavga beynimi parçalıyordu, yoruluyordum, gücüm yavaş yavaş tükeniyordu. Hayatımı istediğim şekilde değil,korkularım izin verdiği ölçüde yaşıyordum. Kaç kere çantamı alıp gittiğim yoldan eve geri döndüm. Köprüye girmeden arabadan inip eve döndüm.

Adalar burnumun dibinde bana göz kırpıyorlardı ama ben vapura binemiyordum . En rahat ettiğim yer; evim ve yatağım.
İşte çok uzun zaman bu minik alanda yaşadım ben. O dönemlerde kaybettiklerimi saymıyorum zaten. Saymak istemiyorum. 3 yılda neler yapılırdı düşünsenize ..Ben sadece oraya nasıl gideceğimi, ilaçlarımı ne zaman alacağımı, bu illetten nasıl ne zaman kurtulacağımı düşündüm hep.

Tek başıma sokağa değil bakkala gidemediğim zamanlarda sürekli birilerini çağırıyordum yanıma. Bu da insanları bir süre sonra sıkmaya başlıyor tabi. Birilerine muhtaç bir özürlü oluyorsunuz açıkçası.

Aşk hayatı mı ?

Hangi erkek böyle biriyle olmak ister ki.. Anlar mı böyle birini.? “Kapris yapıyorsun, dikkat çekmeye çalışıyorsun, çocuk musun ya” gibi cümleleri ezberlemek zorunda kalırsınız. Bunları duymamak için çok ciddi roller geliştirirsiniz kendinize ve türlü yalanlar...Hepsi sadece karşınızdaki insanı kaybetmemek, bu hastalıklı duygunuzu göstermemek içindir.

Asansöre binilmesi gereken durumlarda ortalardan kaybolur ve hemen merdivenlere atarsınız kendinizi. “Ay biraz spor yapmak lazım, zaten bütün gün oturuyorum” gibi bahaneler yaratırsınız. Arkadaşlarınız onuncu kata teknolojinin nimetlerinden faydalanarak zahmetsizce yol alırken, siz yerinden çıkacakmış gibi atan kalbiniz ve dermansız dizlerinizle hep arkadan takip edersiniz yaşamı.

Bunun adı PANİK ATAK tır. Ve bir Panik Atak’lı daima geriden takip eder hayatı, bir sıfır yenik olarak ... Birine bedddua mı etmek istiyorsunuz? “PANİK ATAK OLURSUN İNŞALLAH “deyin , yeter

....DEVAMI OLACAK ..

15 Eylül 2010 Çarşamba

LİLİ'm..


Kapıyı çaldığımda” acaba bugün ne yapacak?” diye merak ediyordum. Bu enerji bu canlılık , oynadığı oyunlar.......Bir haftadır ne işi görüyordu gözlerim ne evimi, ne dünyayı ..hiçbirşeyi umursamıyordum..Arkadaşlarım dışarıya çağırdığında onunla görüşmeyecek olsam bile- işim var- deyip yalan söylüyordum. Evde oturuyor, sırf onun ilgi alanına giriyor diye hiç tarzım olmayan müzikleri dinliyordum , ne zaman benimle buluşsa fonda bu tarz müzikler oluyordu. Tek konuştuğumuz nokta müzikti- bu da yanlış olacak- tek bildiğim; bu tür müzikleri sevdiğiydi , evet bu daha doğru oldu.

Ne yapıyor ?, şu anda kiminle? diye düşünmüyordum. Sadece o vardı. Yaklaşık bir ay önce tanışmıştık. Bu onuncu görüşmemiz olacaktı. Saymıştım evet.

Kiminle oturur, nerede çalışır , ya da çalışır mı, öğrenci mi, hayatında kimler var, ailesi var mı, uyuşturucu alır mı, hızlı bir cinsel hayatı mı var ? bilmiyordum, bilmek istemiyordum. Şu anda ikimizin paylaştığı , herkesten sakladığım bir gizim vardı ve dışarıdaki hiçbir hayat beni ilgilendirmiyordu.

Mantık gitmişti tamamen. Ne bir gün sonrası vardı ne bir gün öncesi ne geçmişim ne gelecek . Zamansız, saatsiz, uzay boşluğunda yaşıyordum . Kendime bile yabancıydım.

Elime içki bardağını alıyor, televizyonu sadece ses olsun diye açıyor, her dakikayı, her hareketi, her kokuyu, her bakışı hatırlayarak aynı anları tekrar tekrar yaşıyordum..
Bedenimden başka birşey düşünmüyordum . Kendi ellerimle vücuduma dokunuyor, onun elleriymiş gibi hareket ettiriyor ve inanılmaz haz alıyordum. Eller benim değil onun elleriydi çünkü. Kırk yaşında bir erkektim. Hayatımdan her türlü kadın gelip geçmişti. Hepsi güzeldi. Ama ben, ben kendime inanamıyordum.......

Asansörün gürültüyle açılan kapısının ardında onu bekleyen neydi?  nefes alacak gücü yoktu. Bu da ilk görüşme gibi heyecanlı olacaktı biliyordu. Her seferinde bambaşka bir heyecan , yeniden tanıdığı, yeniden dokunduğu bir kadındı o . Kadın mı? Aslında çocuktu... kadın gibi olan bir çocuk, çocuk gibi olan bir kadındı. Onu farklı kılan buydu belki de..

Hayır! , kapıyı o açmadı. Kapı açıktı. Bana bu sefer verdiği adres; deniz kenarında,  bilinen bir otelin en üst katıydı. Hep otelde buluşuyorduk. Evinde konsantre olamıyormuş. Önemli de değildi zaten..
Odanın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Dipten onun sevdiği underground parçalardan birini duyuyordum . Tahrik edici bir sigara dumanı kaplamıştı odayı. burnumun içine girip daha ilk adımda beni sersemletti. Ayaklarım tutmuyordu.. nedense kendimi çirkin, yaşlı, sevimsiz biri gibi görüyordum..

Odada mor tonlarında lamba(eminimki o getirmişti onu) . Yüzüstü yatağa yatmış, ayağında uzun çizmeler, üzerinde bu sefer siyah jartiyer...  uzun kızıl saçlarını kalçasındaki gamzeye kadar atmış, elinde bir sigara , yatıyordu.. Birşeyler içiyordu yine...

Tam ona yaklaşıp , küçücük sert kalçalarını sıkmayı düşünürken; yüzüstü yattığı yataktan bir kahkahayla ters dönüp, saçlarını geriye savurdu. Dirseklerine dayanıp, bacaklarını hafifçe araladı.” Gel bakalım zavallı adam “dedi. Evet gerçekten de zavallıydım. Gözlerim açılmış, ellerim ne yapacağını bilmez bir şekilde titriyor, şaşkın şaşkın bakıyordum. Çizmesinin sivri burnunu bacaklarımın arasına koydu önce hafif hafif gezdirdi , sonra  bastırdı .Bütün vücudum uyuştu, tek hissettiğim;  bacaklarımın arasındaki kaynamaydı. Her an pantolonumu delip yırtacaktı organım.

Öylece duruyordum.... Çizmenin altında acımayla beraber korkunç bir hazla ense köküme kadar uyuşmuştum...Gözlerimi hafifçe kapatırken , çevik bir hareketle beni yere yatırdı. Tek ayağını sırtımda gezdirmeye başladı. Odaya onun bacaklarının arasından çıkan o başdöndürücü koku yayılmaya başladı.

“Çabuk fermuarını aç” diyen sesi belli belirsizdi. Müziğin ritimlerine uygun olarak çizmesinin sivri burnunu kalçamın arasına sokuyor , sonra bırakıyordu .
Ben kendimi kocaman , dev bir penis olarak hissediyordum. Ben dev bir penise dönüşmüştüm, başka bir organım yoktu. Kocaman bir penis.!! Sadece bacaklarımın arasını  hissediyordum ve tek istediğim;  şu anda onunla birleşmekti. Ona girmek ve yapışıp kalmak istiyordum orada. Beni kavrasın,bir iki saat çıkartmasın  içinden....  Ve ben her girişimde daha da daralan organında devam etmek isiyordum  yaşamaya....

Yüzüme oturduğunda o kokusu yine sarstı beni. Başım dönüyordu, ateş içinde yanıyordum. Bacaklarını açsın ve alsın beni, parçalasın, yok etsin kendine dönüştürsün.

“Ağzını kocaman aç , yut beni diye fısıldıyordu” hiç bilmediğim bir ses tonuyla. Sesi kalınlaşmıştı acı çekiyor gibiydi, yalvarır ya da ağlar gibi. Gözlerimi bağladığı için tek hissettiğim tadı ve kokusuydu. Baş döndürücü, hafif tuzlu kokusu. Yüzüm yapış yapıştı. Ağzım, burnum ,boynum . Ondan nasıl bu kadar sıvı geliyordu inanmak güç... Tam bitti derken ağzım tekrar doluyordu. Bu muhteşem hazineyi bırakıp kopamıyordum. Kasılmaları, bacak aramdaki zonklamayı iyice arttırdı. Her an patlayacak içi su dolu dev bir balon gibiydim. Organıma sürekli kan dolduğunu hissediyor ve çatlamak, ortadan ikiye ayrılmak istiyordum.
Tam da kasıklarımda,  tam da uyuşmuşken vücudum ; o noktada bir soğukluk hissettim. Metal soğukluğu...

Topukları mıydı?,  hayır değildi...

Tarifsiz acı heryerime dağılıyor ama korkunç bir zevk alıyordum. Her seferinde farklı noktadaki minik darbeleri..Elinde bıçak vardı ama korkmuyordum.

“Bırakma lütfen” dedim.
Sızlıyordu ve acıyordu ...
Güzel dudaklarının çerçevelediği sıcacık ağzınla kasıklarımı, baldırlarımı, acıyan yerimi emdi, sonra ağzımı araladı. Ağzını tümüyle ağzımın içine soktu. Kan tadı geldi. Kendi kanımı yutmuştum onunla beraber.....

Vücudunun her bir noktası ayrı ayrı öldürüyordu beni, neye dokunacaktım nereyi öpecektim karar veremiyordum. O bir heykeldi. O bir şaheserdi.

Patlamak üzereydim. Vücudunun herbiryerini delip geçmek, zevkin dibine vurmak istiyordum. Yok yok sarhoş değildim, içki bile içmemiştim. Şu anda kulağından girip göbek deliğinden çıkabilirdim, ağzından kıvrılıp ayak parmaklarının arasından çıkabilirdim..

Vee sonunda gittikçe daralan, her girişti kayganlaşıp sıkılaşan, ıslak cehennemine aldı beni. Sıktı sıktı, parçalandım, dağıldım, sağa sola dönmeye başladım içinde. Cehenneminin ateşiyle yakıyordu beni...Yine onuncu defa kucağımdayken bana ait olmayan, bir çığlıkla gözyaşları içinde boşaldım...

Giyindi, çantasını alıp hiçbirşey demeden kapıya doğru yürümeye başladı. Tak tak tak... Kısık sesimle “ senin adın Lili olsun” dedim. Topuk sesleri durdu bir iki saniye, sonra tekrar devam etti. Belli ki bu adı sevmişti.

Şimdi beni aramasını bekleyecektim gözüm sürekli telefonda. Bilmediğim bir numaradan arayıp, farklı bir otelde buluşmak için mesaj atacaktı....Bekliyordum küçük zevk oyuncağımı....Odada, yerde çırılçıplak acıya ve boşalmama rağmen hala zevk içinde yüzüyordum Kısık sesimle “Lili” dedim, “senin adın Lili. Benim küçük tatlı Lili’m”.....

EY OKUYUCU! HER GÖRDÜĞÜNE İNANMA!

Ne güzel bir karakter çiziyolar bize.
Tek gözün üstüne dökülmüş saçlar. Parmaklarda kocaman yüzükler.. . Makyajsız gibi (ama gayette makyajlı ) bir surat, bol ve moda olmayan kıyafetler. Al sana entelektüel kadın imajı.!!!!
Sonra da herkes ayılıp bayılıyor, “ ay çok farklıı, çok masum ve çekici yüzü var, ay çok entelektüel , çok kültürlü” . Yok yaaaaaaa!!!!! Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu. ???

Gün geçtikçe acaba gerçek olan, doğal olan ne var? , kim kaldı? diye düşünüyorum. Yok! yok.!
Gerçek olan ne kaldı şu zaman diliminde.? Bebekler galiba.Ama onlarda dikkat çekmek için ağlıyorlar
Olgunlaştıkça; rol yapmaktan başka bir şey olmadığını anlıyorum hayatın. O kadar çok oynuyorsunuz ki; artık kim olduğunuzu ve gerçekten neyi sevip sevmediğinizi unutuyorsunuz..Size bir şablon veriliyor; boya boyayabildiğin kadar, doldur içini doldurabildiğin kadar.

Tam birini örnek alıyorsun kendine; bir yazarı, şairi, ressamı, oyuncuyu, bilim adamını, doktoru, öğretmeni... , bir bakıyorsun ki; yazdığı, meydana getirdiği, üstüne basa basa savunucusu olduğu fikirleriyle, yaptıkları arasında hiçbir benzerliği yok. Sıradan insandan bile daha ucuz, daha sıkıcı, daha karaktersiz, daha gösterişçi..

Emeğini önüne koy, okuyan okur, alan alır. Değerli bir eser zaten yerini bilir ve bulur. Sanata, reklam, gösteriş ve yapaylık karıştım mı olmuyor , soğuyorum edebiyattan, sanattan. Ve gün geçtikçe tüm hayran olduğum bu tabakaya ilgisizliğim, sevgisizliğim artıyor.
Felsefenin de reklamı yapılmasın, İSTEMİYORUM!!

"Aşk " kitabının BEYAZ kapaklısı çıktı. Nedir bu böyle?,  kadınlar , erkekler derken şimdi de gizli bir;” EŞCİNSELLER sizleri de unutmadık heee” diye bir mesaj mı veriyorsunuz acaba?...

Olmadı Elif hanım olmadı! Artık okumak istemiyorum... biz sizi doğal, kendi halinde, kendine mevlana’yı örnek almış biri olarak bilirdik. Zaten kitabınız yeterince sattı. Sizi de biliyoruz.

Pembesi, grisi baymıştı ama şimdi de bu çıktı karşımıza. Madem ayırım yapmıyorsunuz “ ne olursan ol , gel “ diyorsunuz da bu ne peki????

Siz de medyatik oldunuz ya sizi tebrik ediyor, bol satışlı günler diliyorum....

1 Eylül 2010 Çarşamba

BU EYLÜL ÖLDÜRECEK BENİ!

Bu sabah Eylül’e sensiz girdim, tıpkı diğer Eylül’lerdeki gibi...Bense hep bu Eylül’ü beklemiştim. Gelmek için uygun bir aydı Eylül, gitmek için de...

Belki gelecektin kapıma elinde bir bavulla ve bavulunda yazdan kalma suçlarla. Bense üstümde ince bir hırkayla karşılayacaktım seni. Eylül bekleyişti...Belki, beyazların biraz daha artmış olacaktı. Teninde sıcak denizlerin tuzlu tadı, gözlerinde artık yorulmuş, durulmuş, biraz mahcup, biraz suçlu bakışlarla seni çağırmamı bekleyeceksin...

Sonbaharda girmiştin kanıma , yazın gitmiştin. Ben bütün yazın bitmesini en çok senin gelmen için istedim. Sen Sonbaharda gelecektin biliyordum. Eylül’de.. Sonbaharda girmiştin kanıma ve sonbaharda tekrar diriltecektin beni...

Yaz akşamlarından gelen içine hiçbir şehri sığdıramayan sen; yine “gidiyorum” diyecektin. Bavullar gelmek için olduğu kadar gitmek için de hazırlanabilirdi değil mi?

Ben yine geldiğinle gittiğin zamanı karıştırdım sevgilim. Doğru ya sen benim yaşadığım hiçbir şehre sığamıyordun.

Eylül’de aşk zordur. Bir günü birini tutmaz. Herşeyden birşey barındırır. Güneşi de var yağmuru da. Ve tıpkı umutsuzluğun ve umudun olduğu gibi. En çok melankolime arkadaştır Eylül. İşte bu yüzden severim ben onu. Beni bir tek o zaman anlar bulutlar, rüzgarlar ve ağaçlar...ve burnumdaki o keskin, adı “ özlem'e benzeyen soğuk kokusu..Özlem de soğuk kokar çünkü...Burnunu sızlatır nefes aldıkça, ciğerlerine iner, acıtır, ağrıtır. İşte Eylül’ü bu yüzden seviyorum. Beni en çok anlayan o olduğu için.

Ahmet Altan’ı ‘ bu Eylül öldürecek olsa da yine de seviyorum onu...

BENİ BU EYLÜL ÖLDÜRECEK!

Beni bu eylül öldürecek

Bir aşk kadar zehirli, bir orospu kadar güzel.

Zina yatakları kadar akıcı, terkedilişler kadar hüzünlü.

Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren

eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.

Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.

Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.

Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim....
Ve eylülün çıplak ayaklArına bir yazı bırakırım.

Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla

tenimi kanatarak uyandırır beni.

Ben eylüle akarım.

Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,

siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.

Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.

Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi

bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,

beni ve herşeyi koynuna alarak,

bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.

Kadınları ve hüznü eylülde severim...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

YAZMAK OROSPULUK İSTER.



Sait Faik Abasıyanık’a sormuşlar. Neden yazıyorsun?. “

“Söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak bir hırstan başka ne idi.Burada, namuslu insanlar arasında; sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet ne me gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılmasın diye cebime koyduğum çakıyı çıkartıp, kalemimi yonttum. Tuttum, öptüm. Yazmasam delirecektim.”

Neden yazıyorsunuz ki ? Yoksa siz de yazmasanız delireceklerden misiniz?

Çok saçma geldi değil mi? Tıpkı neden yemek yiyorsunuz gibi bir anlam çıkardınız. Ya da neden resim yapıyorsunuz gibi

Hiç sordunuz mu kendinize bunu.? Ben sordum.  Yazmanın beni neden bu kadar mutlu ettiğini sordum.

Ne oluyor ki iki satır yazı , bir öykü, bir makale, bir kitap yazdığımızda sanki

Kendime sorduğum bu sorunun cevabını siz sormasanız da söyleyeceğim.

Yazmak ;bağımlılıktır,

Sigara gibi içki gibi uyuşturucu gibi, bir kez tattıktan sonra tiryakisi olursunuz.

Yazmak ;yüzleşmektir;

İçinizdeki asi ve yabancı ruhu ortaya çıkartır.. Onunla kavga eder, galip gelir, hatta şampiyon olursunuz.

Yazmakla kendi davanızın yargıcı olursunuz;

Hissettiklerinizi , arzularınızı herkese kolaylıkla anlatabilir misiniz? Hayır,  değil mi? Kağıda dökebilir misiniz ? Evet . Kimse sizi yargılayamaz, hesap soramaz duygularınızdan ötürü. Siz kendi kendinizin yargıcı olursunuz.

En büyük özgürlüktür.

Özgür değilseniz yazamazsınız zaten.
Yazmak tüm canlılardan uzaklaşıp; yalnızca kaleminizin ve sizin olduğunuz dünyaya girip orada istediğiniz kadar özgür, ahlaksız, küfürbaz, imansız, pezevenk, eşcinsel, orospu olmanıza çanak tutar. Sevdiğiniz adama bile söyleyemediğiniz sözlerin efendisi olursunuz.

Yazmak; boşalmaktır.

Bağırışın, çağırışın, öfkenin, orgazmın yön değiştirmiş halidir
Başkası üzerinde gerçekleştiremediğimiz hakimiyetin ta kendisidir.
Sevgiliye söyleyemeyip, boğazınızda biriktirdiğiniz cümlelerin patlayışıdır.
Ya da, yüzüne yumruk atmak isteyip, atamadığınız o kadını ,bir yumrukta yere sermektir.

Yazmak; teşhirciliktir;

Yazar teşhircidir.. “Bakın !bu benim” der. “Bunlar benim”.” Çok güzelim değil mi?. Mükemmelim hatta.” Bundan öyle pis bir gurur duyarsınız ki; " hadi bakalım anlat , sen de yaz bunları yüreğin varsa” dersiniz. Sen okyanusun en derin yeriyken, karşındaki çoğu zaman küçük ,sade, durgun bir göl kıyısıdır.
Evet, yazmak; vücudunun en mahrem yerlerini , kimsenin bilmediği arzularını, kaleme, sayfalara ispat etmektir.
Yazmak öyle bir çığlık atıştır ki; sevişirken, benim diyen orgazm bile kıyaslanamaz onunla.
Hatta yazmak, yazar olmak; masturbasyondan aldığın zevki, sevişirken asla alamamaktır.
Okuyan öyle bir soyar ki seni; artık saklayacak bir şeyin kalmamıştır. Kitabını,eserini, yazdıklarını okuyan adamın “mükemmel” sözünü duyduktan sonra, yanaklarının pembeleşmesinin masumluğunu cebe atıp, orospuluk safhasına geçersin. Kendini yeniden doğurmanın zevkini yaşarsın.

Yazmak; mastürbasyon yapmaktır,

Ve en çok mastürbasyonu güzel bir kitap çıkartmadan önce, yazarlar yapar. Defalarca dener, kılı kırk yarar, okur, araştırır, gizli ve hassas noktalarda gezinir, keşfe çıkar, dinler, bekler ve sonunda hak ettiği zevki yaşar.

Yazar izlenmekten hoşlanır.

Göğüslerinizin, kalçalarınızın görünmesinden daha tahrik edicisi; binlerce çift gözün, yarattığınız dünyanın gizli kapılarından girip, ruhunuzun en mahrem kıvrımlarına girmesidir.
Kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz duyguları kağıda dökerken bu kadar rahat davranmanız da bundandır. Kimse görmüyor, sizi kimse dokunmuyor sanırsınız. İstediğiniz kadar mastürbasyon yapabilir en ayıp kelimeleri, en derin vuruşları deneyebilirsiniz. Buna kimse karışamaz. Çünkü yazar; gizli gizli izlenilmekten zevk alır. Anahtar deliğinden birilerinin gözetlediğinden emin şekilde,  en mükemmelini yapmaya çalışır.

Ve hikayenizde çırılçıplaksınızdır. 

Okuyucu istediği gibi hayal eder sizi, istediği pozisyona koyar, defalarca sevişir. Nerede hassas olduğunuzu, ne zaman ağladığınızı, ne zaman melankolinin uçurumunda gezindiğinizi çözer...

Yazmak; orospuluğun en alâsıdır.

Kağıdının, kendi kendinin efendisi olmaktır. Kimsenin eline, diline, kelimelerine, düşüncelerine karışmasına fırsat vermeden, dilediğini yapabilmektir.
Kelimeler tam bir köleye dönüşürken ellerinde ; sen yazının sonunda efendiliğinin kamçısını sallarsın noktanın üstüne. Tükürürsün bu başarıya, “ al işte yaptım , becerdim seni” dersin. "Beni çok uğraştırdınız piç kelimeler ama sizlerle oynayıp,  istediğimi yaptırmak ancak benim isteğimle, benim başarımla oldu" dersiniz.
Kelimeleri öyle bir tekmelersiniz ki ; benim diyen pezevenk hakim olamaz size. Kimse karışamaz kelimelerin efendisi olan orospuya. Hiçbir pezevenk bulaşamaz size,  paranın hepsi sizindir. Siz, her şeyi siz yapmışsınızdır. Kimsenin baskısı olmadan, kimse istediği için değil, sadece siz istediğiniz için,  sadece, siz becerebildiğiniz için kelimeleri..İşte tam da bu yüzden;  öykünüzün orospusu olmuşsunuzdur.

Çünkü yazmak orospuluk ister, - ki bunu ancak kelimelerle- yıllarca mastürbasyon yapmış insanlar becerir.

8 Ağustos 2010 Pazar

CUNDADA GÜZEL BİR GÜNE UYANMAK


Gitmemek olmazdı. 3 gece diye çıktım yola, nasıl olsa sıkılırım ben orda dedim, minicik bir yer sonuçta. Olmadı. 6 gece kaldım. Her gün aynı şeyleri yaptım gibi görünse de Cunda da 6 gün içinde yaptığım herşey çok keyifliydi.

Arkadaşımın tavsiye ettiği merkezdeki bir motele gittim. Küçük, şirin çarşının merkezinde bir yer. Balkona çıkıyorum sağ tarafta Mossos Taverna, sol tarafımda Engin Hanımın işlettiği fasıl mekanı. Karşıda market. Balkondaki sardunyalar beni mutlu etmek için ordaydılar sanki. Hiç gezi yazısı yazmadım. Ama Cunda’yı sizlere anlatmadan geçmek istemedim.

Motel denize yakın olmadığı için deniz kenarındaki otellere baktım. Belki 2, 3 gece de orda kalırım, sabah erkenden uyanıp denize girerim diye düşündüm. Yalnız merkeze yakın sahilde üç dört otel motel var. Fiyatlar 70 ile 110 arası bir kişi, Cunda da tek bir uygulama var sabah kahvaltısı. Esnaf kazansın diye böyle bir uygulama yapmışlar.

Ancak otellerin önündeki deniz otlarla dolu, rengi gri . Pis falan değil ama öyle mavi filan da değil. Dedim ki şimdi ben burda kalsam da denizi beğenmeyeceğim hem biraz daha fazla para vereceğim vazgeçtim , motelimde kalmaya devam ettim. Sokaklarda gezerken Rum evinden bozma çok güzel moteller, pansiyonlar gördüm. Ama son iki günde gördüm.

Bir daha gidişimde kalmak istediğim yer belli.

Denize nerelerden girilir sorusunun cevabı şöyle:

1) Çataltepe ya da diğer Adıyla BURCU plajı. Buraya gitmek için birinci seçenek taksi, tahminen 10-15 arası bir ücret. Diğeri de merkezden 6 7 dakika yukarıya eski değirmenin oraya yürüyorsunuz ordan dolmuşlar geçiyor sık sık sizi plajın tam önüne bırakıyorlar. Şezlong parası filan 10 tl. Güzel gözleme yapan bir kafesi var. Deniz güzel, kıyısı taşlı ama hemen kuma dönüyor. Oldukça sığ . Yalnız minicik ve ısıran balıkları var haberiniz olsun. )))

2) ADA CAMPİNG: Ben ilk gün buraya gittim. Giriş parası için 20 TL gibi bir kazık sokuyorlar. Sonra orda birşeyler yiyip içiyorsun. Bungolow evleri var orda kalanlar plaj için para ödemiyorlar. Dışarıdan gelenlerden alıyorlar bu parayı. Servis hızlı yemekler fena değil. Tabiiki ucuz değil.

3) ORTUNÇ PLAJI; İşte adanın meşhur plajı. Girişi 50 Tl. Ama şöyle; 20 TL’yi otopark parası gibi düşünün . 30 TL de yemeye içmeye harcıyorsunuz. Cumartesi Pazar dolu olduğu için bizi geri çevirdiler. Sinirlendirdiler. Allahın koca denizinde iki kişiye yer bulamadılar yani. Söylentiler şöyle: Özellikle İstanbuldan, İzmirden gelen zengin evli ve çapkın amcalar sevgililerini getiriyorlarmış. Yani tam bir yasak aşk oteliymiş. Bilginize

4) PATRİÇA; İşte son gün keşfedebildiğim, çok beğendiğim yer. Adanan ucunda. Toprak bir yolu var. Taksiciler arabaları kirlenecek diye gitmek istemiyorlar. Biz araba kiralayıp gittik. Denizi aşırı sıcak. görünüşü eh işte. Dibi otlu. Ama ortam mükemmel. Deniz kenarına altı tane tahteravan mı ne denir ondan koymuşlar. Fotoğrafı var bakın . Tüllerle müllerle süslemişler. İki, hatta üç kişi içinde güneşlenebilirsiniz. Çok sessiz. Özellikle hafta içi giderseniz eğer. Bir de eski bir çiftlik evini restoran cafe yapmışlar. Herşey maviye boyanmış. Mavi ve beyaz. Çok güzel bir bahçesi var. Tesis toplam iki aydır hizmette. Ama seneye de kalınacak yerler olacakmış. O zaman bu sessizlik olur mu bilemiyorum ama ben bayıldım Patriça plajına. Özellikle bahçedeki kuyudan kovayla su çekip çekip buz gibi suyla duş almak çok keyifliydi. Köfte, koca bir bardak ayran ve salataya bir kişi 18 Tl ödedim. Arka bahçedeki tarladan dört beş domates kaçırdım giderken.))

5) TEKNE TURU: Uzun zamandır tekne turuna çıkmamıştım. Bu çok iyi geldi. Keşke bir kaç kere daha katılabilseydim tura diye düşündüm. Kişi başı 25 TL. Öğle yemeğinde minik bir çipura veriyorlar yanında salata. İçecekler extra. Çay kahve falan 2,5-3 Tl civarında. Koylar çok güzeldi. Zaten her taraf ada olduğu için çok keyifli tekne turu. 12 den 6 ya kadar vakit nasıl geçti hiçbirşey anlamadım. Toplam 25 kişiydik sanırım. Baştan anlaştık gümbür gümbür müzik istemiyoruz diye. Zaten Serhat kaptan da sevmiyormuş, öyle dedi. Gerçekten huzuru bulduk, teknedeki misafirler de çok uyumluydu. Kimsenin ayakları ağzına falan değmedi güneşlenirken. Özel tekne tutmaya gerek bile kalmadı. Bir ara düşünmüştük on kişi birleşsek falan mı diye ama inanın “Yolcudur Abbas “la çok güzel bir gün geçirdik. Yaşadığımı hissettim çeşit çeşit mavinin içinde.

MUTLAKA YAPIN;
Rahmi Koç Kütüphanesi var tepede. Merkezden 10 dakika yürüyerek çıkabilirsiniz. Manzara muhteşem. Kütüphaneyi gezin. Cunda’ya tepeden bir bakın, ya limonata ya da Mojito için. Limonata 5 tl.

Sakızlı dondurma güzel. Dönerken mutlaka yeşil zeytin ve zeytinyağı alın. Sahilde yürüyün. Fotoğraf çekin.

PAPALİNA YİYİN YA DA YEMEYİN.; Başımı yediler papalina da papalina diye. Açıkçası ben çok beğenmedim. Kalamarlar da tamamen orjinal olduğu için bana biraz ağır geldi. Ben dondurulmuşlara alışmışım heralde.


BAY NİHAT : Cunda nın şu aralar en popüler balıkçısı. Ve de en pahalı. Orda levrek yedim. 3 çeşit meze 35 lik rakı. Biraz pazarlık ettikten sonra toplamda en son 3 Kişi 170 TL ödedik. Aman aman harika olağanüstü değildi. Anca içerisi mezelerin olduğu yer adanın en temiz yeriydi diyebilirim. Sanatçılar tiyatrocular falan vardı . Görmek isterseniz eğer.

GİTMİŞKEN BOL OT YEMEK LAZIM DEĞİL Mİ?

Ben deniz börülcesi hastası olduğum için her gece yedim. Engin&Fofo”nun yerindeki aşçımız çok şekerdi. Mezeleri çok iyi yapıyordu. İlk defa yediğim Kaya Koruğu(umarım doğru yazdım) nu çok sevdim mesela. Ayrıca Lor böreği diye böreğe bayıldım. Çıtır çıtır.

Bir de fasıl mükemmel olunca her gece daldım rakıya.

YALNIZ....

Belediyeye söyleyeceklerim var ve halka. Lütfen şu güzel adayı temiz tutun. Her yerde balık artıkları çöpler ...hiç yakışmadı size. Yunan adalarından örnek alın lütfen. Böyle giderse turistler kaçar burdan. Cık cık cık...
Yazının devamı olacak....bekleyin ,,,,,

30 Temmuz 2010 Cuma

SEN ŞİMDİ GİDİYORSUN YA...



Şimdi sen gidiyorsun ya..


Mevsim hep sonbahar olacak, ben sadece geceleri yaşayacağım ve yoksunluğundan kaçmak için yatağıma ve uykuya sığınacağım

Gibi şeyler yazacağım zannettin değil mi...

Yok vallahi! Sen şimdi gidiyorsun ya; ben hiç manikür pedikür yaptırmayacağım, çatlak topuklarımla köylü karıları gibi gezeceğim , gezerken de çatur çutur sesler çıkacak topuklarımdan,

Sen şimdi gidiyorsun ya; oh be saçıma bi kalem sokup rahat rahat gezeceğim. Fön falan yok, her gün yıkama derdi yok. Ohhh. Tepeden bir tane Gülriz Sururi mandalı takıp balkonda çamaşırları yamuk yumuk asacağım.

Sen şimdi gittin ya; Yatakta gerim gerim gerile gerile yatacağım. Horlayacak mıyım stresine girmeyeceğim , sabah koşa koşa diş fırçalamaya gitmeyeceğim, hatta bütün gün dişlerimi fırçalamadan gezeceğim.
Sen şimdi gittin ya; Hemen penye çamaşırlarımı çiçekli pijamaları giyeceğim, göt arasına kaçan kilotlardan da fenalık geldi zaten. Annem almıştı şurda bir yerde olacak beş tanesi 5 milyona. Bir süre iç çamaşırı parası vermem o paralarla tatile bil giderim ben bee,,

Sen şimdi gidiyorsun ya; makyaj falan da yapmam cildim biraz rahatlar. Maske falan yaparım evde, gözlerim yüzüm dinlenir. Boyanacağım diye helak oluyordum ya, o neydi öylleee

Sen şimdi gittin ya; fosur fosur uyurum sabahları, yatağına kahve getireceğim diye maymunluk yapmama gerek kalmadı. Annem hazırlıyor kahvaltımı zaten sonra da beni uyandırıyor. Sandalyede bacaklarımı kıçımın altına toplayıp, ağzımı şapırdata şapırdata yiyiyorum, hatta konuşurken de açıyorum ağzımı .Annem hayatta kızmaz bana

Sen şimdi gittin ya; Ben bütün kız arkadaşlarımı çağırıp evde içip içip dedikodu yapacağız, senin ve hemcinslerinin öküzlüklerinden bahsedeceğiz, bayılana kadar güleceğiz.

Sen şimdi gittin ya, Ben güzel bir tatile çıkarım artık, en açık bikinimi de giyerim, nasıl olsa karışan yok.

Sen şimdi gittin ya ; hiç uğraşmam öyle italyan yemekleriyle, mantıyla falan, alırım koca bi pizza, yanına da şarap oohh yatakta yiyip yiyip içerim. Sonra da alırım bilgisayarımı kucağıma eski sevgililerimle flört ederim.

Sen şimdi gittin ya; Çoktandır gitmediğim teyzeme, halama , apartmandaki yaşlı teyzelere kahve içmeye gideceğim, onların anılarını dinlerim.

Sen şimdi yoksun ya ; ben hayatta alışveriş yapmam. Bir kot, bir tişört ohhh rahat rahat turlarım bağdat caddesinde.

Sen şimdi gittin ya; kıllarımı falan da almam ben. Kaşlarımda uzasın Frida gibi anasını satayım.

Sen şimdi gittin ya ..

O kıza kendini ispat etmek için debelenip duruyorsundur, herkese anlattığın hayatındaki en komik olayları tekrar baştan, aynı heyecanla ona anlatıyorsundur. Ben böyleyim, ben şöyle bir insanım diye başlayan cümleler kuruyorsundur. Siyasetçilere bok atıp, dünyada yaşayan tek canlı senmişsin gibi anlatıyor da anlatıyorsundur. O da salak gibi dinliyordur. Eskiden şöyle salak bir sevgilim vardı, böyle çatlak bir sevgilim vardı, eskiden bi kız vardı beni çok istedi ama ben ısınamadım falan diye bütün sevgililierini anlatıyorsundur. Sonra da ben eskiden bahsetmeyi sevmem diyorsundur. Bunları derken de seksenbeşinci kadehini içiyorsundur. Türkiyede ki sisteme , insanların kabalığına , trafik sıkışıklığına verip veriştiriyorsundur. Sonra da her zaman yaptığın gibi mutfağa girip , hiç yemeyeceğim yemeklerden 4 çeşit yapıp, oturup televizyon kumandasıyla oynuyorsundur. *Hadi yatalım, hadi sevişelim* deyip geceyi berbat ediyorsundur.

Sen şimdi gittin ya sabaha kadar horul horul horlarsın , kuşunu da kaldıramazsın diye nasıl dua ediyorum bilemezsin.

Sen şimdi gittin ya , yoksun ya; yokluğunu hissetmek, senin ne yaptığını düşünmek ne kadar ne kadar..........ne kadar..... K O M İ K ..olur değil mi??

27 Temmuz 2010 Salı

BETTY BLUE







Kocaman perde; beyaz tenli dolgun vücutlu Betty (Beatrice Dalle ) ve Zorg”un (Jean Jacgues Beineix) birbirlerinden hiç ayrılmayacaklarmış gibi seviştikleri sahne ile başlar. Ama ne sevişme! Salondaki herkes sus pus. Nefes alışları duyuyorum. Çıt yok. Zaman durdu. Karyola gıcırtısı . Beatrice “in dolgun kalçalarının bir aşağı bir yukarı kıvrılması. İniltileri. Ha bitti ha bitecek diye beklerken neredeyse beş dakika asılı kaldık o sahnede, Yanaklarım kızardı utancımdan. Gittiğim üçüncü ya da beşinci filmdi. O zaman için epey cüretkar bir sahneydi. Hatta sonradan porno diye hevesle seyretmeye gidenler oldu.

Hayır, Betty Blue erotik bir film değildi. Aşk filmi de değildi. Aşk filmi gibi gözükse de gizliden gizliye gözlemlediğiniz ; hayata , onun kurallarına hastalık derecesinde karşı olan Betty”nin yaşam mücadelesini görürsünüz. Sevdiği adama saplantılı halde bağlanan Betty’in bir erkeği nasıl çıkarsızca, hesapsızca, tutkuyla sevmesinin filmiydi.
Kuralların önüne geçmeye çalışan, tepki gösteren, asla teslim olmayan Betty”nin; saçlarıyla , kıyafetiyle düzene karşı çıkan gösterişçi insanlardan farklı bir başkaldırısıydı filmdeki.

Betty, aslında tutkuya aşıktır. Tutku için yaşıyor ve emek verdiği her şeye tutkuyla bağlanıyor. Sıradan sevmiyor Betty. Her şeyiyle seviyor Ve tutkusunun önünde duran her şeyi silip yok edebiliyor.

Aşık olduğu adamın aşık olunamayacak yönlerini görmemiştir , görmek istememiştir. O kafasında yarattığı sevdiği adama bağlıdır. Sevdiği adama hayran olmak ister ki bu duyguyu çok iyi bilirim . Herkes bunu görsün istersin, onlar da fark etsin istersin.

Zorg boş zamanlarında yazı yazmaktadır. Betty nin de zoruyla bunları yayınevine yollar. Aşağılayıcı yorumları gören Betty gidip adamın yüzünü çizer. İşte bu noktada sevdiği kadının çıldırdığını fark eder Zorg. Betty kişilik bozukluğu olan, inişler çıkışlar yaşayan, melankolik bir kadındır. Ancak Zorg”un buradaki tutumu; asla ona neden nasıl diye sormaması, yaptıklarına kesinlikle bir tepki göstermemesidir.

O en mutlu anlarında bile her an kopacakmış bir iplik gibi asılıdır hayata. Mutluyken bile en ufak bir sevgisizlik belirtisi kendine zarar vermesine kadar götürür onu. Saplantılıdır evet .

Çocuğunun olmasını isterken negatif test sonucunu aldığında, eve gelip bütün bebek kıyafetlerini kesip çöpe atması,saçlarını kırpması ,yüzünde renkleri birbirine karışmış makyajıyla masada beklemesi zaten her şeyi belli eder.

Sevdiği adamı iyi bir yazar yapmak için kendini feda eder. Sevgilisi yücelirken o sönmeye, hayatın içinde gitgide kaybolmaya başlar. Sonunda Betty sevgisini tek gözünü oyarak ispat eder. Onu bu hastalıktan kurtarmanın yolu var mıdır?

Betty”nin huzura kavuşmasının tek yolu vardır artık. Zorg bunu kendi elleriyle yapar, Betty ancak öldüresiye sevdiği adamın onu öldürmesiyle huzura kavuşur. Filmin sonunda Zorg”un iç yakan görüntüsü gelir. Bir yandan onun özlemiyle yanarken bir yandan da akıllara şu soruyu getirir. “Sevdiğin kadını onun mutluluğu için öldürür müsün ?...”

Bu filmi çok saçma bulanlara hak veriyorum. Hatta iğrenç diyenlere de . Ancak tutkuyla yaşayabilenler ve o olmadığında kendini bitki gibi hisseden insanlar anlayabilirler BettyBlue”yu. Diğerleri belki de filmin yarısında çıkar gider...

24 Temmuz 2010 Cumartesi

MIÇ MIÇ VİK VİK İLİŞKİLER

En yakın arkadaşım nişanlandı. O kadar çok sevindim ki ; çünkü onun terk ediliş sonrası bunalımlardan, gözyaşı dökmelerinden , ben yalnız öleceğim , ailem olmayacak diye sızlanmalarından ... inanın ki kendi evde kalmışlığımı unuttum. Kendisi benden üç yaş küçük bu arada. İnternetten buldu çocuğu, ondan üç yaş küçük. İşi varmış önceden ama kriz döneminde işten çıkartılmış,  dört aydır işsiz. Hal böyle olunca nereye gitseler ne yeseler içseler hesabı benim arkadaşım ödüyor. Kızın da işi gücü var , çok güzel bir muhitte oturuyor, benim gibi cazgır da değil. Erkek ne derse he der,  asla “neden öyle dedin neden böyle dedin” diye gıcıklık da yapmaz, ee sempatik de.. Ama olmadı işte, o da benim gibi ekten püften adamlarla çıktı. Bir gün ararlar beş gün aramazlar , yalan söylerler vs, vs.”. Bu çocukla çıkmaya başladıkları bir ay oldu çocuk “ailelerimizle tanışalım, ciddi bişeyler olsun” demiş. Benim kız da alışık değil ya böyle ciddi takılmalara “aaa, şey olur mu , tamam falan” demiş.
Toplam iki ay sonra parmağına yüzüğü taktı, nişanı yapıldı. Tek isteğim bir işi olsun yeter dedi. Çocuk da annesiyle oturuyor. Benim arkadaşın da çok güze bir evi yapılıyor yine çok lüks bir semtte. Kızın evi de var yani,, bundan iyisi şam da kaysı.
Bu tanışmalarından itibaren geçen dönemde ben kız arkadaşımı resmen kaybettim . Kızı ne zaman arasam nişanlısıyla. Yemeye, içmeye ,şampuan bakmaya, fotoğraf albümü seçmeye özel olarak gün ayırıyorlar. Çocuk planlar yapıyor. Böyle bildiği tüm akrabalarının evlerine gidiyorlar. Kaynının bacanağıyla, eniştesinin hala çocuğuyla falan tanıştırıyor kızı. Bizimki de kim ne derse yapıyor garibim. Baktım arkadaşım elden gidiyor , dedim “kendine gel, sen beni arayıp sormuyorsun, bi koca buldun kendini kaybettin. Nişanlanınca böyle mi olmak zorunda ?”

Ben nişanlından önce senin her derdini dinleyen, günde iki kere konuştuğun sırdaşındım. Can sıkıntısından mı beni arıyordun dediğimde, yok ya öyle değil çocuk sürekli onunla ilgilenmemi istiyor ,gittiğim her yeri ona söylememi istiyor,  söylemeyince darılıyor. Yuh dedim siz 18 yaşında mısınız ? Gelmişsiniz otuz beşlere,  liseli çocuklar bile bunu yapmaz dedim. Tam bunları konuşurken telefon çaldı. Arayan bu tabii , trafikte sıkışmış mış karnı acıkmış ne yapsaymış acaba . Kız da bir yandan bana bakıyor utana sıkıla , çocuk uzattıkça uzatıyor telefon konuşmasını , belli ki bundan önce iki üç kez aramış(. Kaç kere işediğini falan anlatmış. Yolda birden bacağına ağrı saplandığını, başının döndüğünü ,pipisini sağa mı yoksa sola mı yatırması gerektiğini anlatmış herhalde)

Telefonu kapatmadan uzun bir süre de tamam öptüm diyor kız o ordan herhalde beni seviyor musun diye soruyor tamam seviyorum diyor bu çocuk herhalde yeterli tonlamayı yakalayamadığını düşünüyor. Tekrar soruyor, kız” seviyorum” diyor. Bana da bişeyler oluyor tuvalete gitme bahanesiyle bir of çekerek kalkıyorum. Meğer kız da çok sıkılmış da söyleyemiyormuş, mıç mıç vik vik bi ilişki anlayacağınız. Biran önce evlenmeye karar verdim.  yazı falan bekleyemeyeceğim yoksa ben bu çocuğa takmaya başladım dedi. Evet dedim ben de . en doğrusu bu. Yoksa yine başıma ekşicek ; yok olmadı ,yok yalnız kaldım vss.vs.

Ya hiç aramazlar ya da böyle günde beş kere ararlar. Ben ikisinin ortasına rastlamadım. Evlen çocuk yap sonra postala gitsin dedim. Zaten bu aralar bu modaD amızlık gibi kullanacaksın erkekleri. Bunların iyisi yok ki. Olsa besleyeceğiz ama inanki bi üst, yeni modeli yok. Olsa ben bilirdim.

Evet annem de öyle dedi diyor yoluna devam ediyor....

1 Temmuz 2010 Perşembe

ANNEME PSİKİYATRA GİTTİĞİMİ SÖYLEMEYİN!


Bilmem ki siz hiç evden çıkmaya bile korkan insanlarla karşılaştınız mı, tanıştınız mı? duydunuz mu ya da ?

Biliyorsanız sorun yok,eğer bilmiyorsanız ya da saçma geliyorsa işte bunları anlatacak biri var şimdi..
Tam hesaplamadım, hesaplamak da istemiyorum ama neredeyse onüç yaşından beri,  ufak tefek başlayıp, sonra artan,  bazen azalan korkularım, ataklarım oldu.
Tek tek bunun nasıl başladığı ,nasıl geliştiğini psikiyatra anlatır gibi anlatmak size ilginç gelmeyebilir, keyfinizi kaçırabilir. Biraz daha eğlenceli hale getirmeye çalışacağım, hep yaptığım gibi...

Gençliğimin en güzel dönemleri psikolog, psikiyatrist,  bazen hocalar, bazen NLP,  bazen adını koyamadığım eğitim , öğrenim vs.  denemelerle geçti. Bir işe girmek durumundaydım. Bunların hepsi para demek çünkü. Seansı maaşımın neredeyse yarısına gelen bu görüşmeler yararlıydı evet ama mali durumumu düşündükçe daha da depresif yapıyordu beni. Ailemden kimse psikiyatriste gittiğimi bilmiyordu. Onlara bunu açıklayamazdım , çünkü gerçekten bu sorunun ya da hastalığın adını ve neden olduğunu bilmiyordum.

Bir süre aldığım bütün parayı doktorlara  ve ilaçlara verdim. Evden soruyorlardı tabii neden cebinde paran yok diye. O kadar zor bir durumda kalıyordum ki, ne yalan söyleyeceğim diye günlerce düşünüyordum. İstanbulda gittiğim psikiyatr sayısı (çeşit olarak) onbeşi bulmuştur. Kimi zaman param bittiği için,  kimi zaman gidecek halim kalmadığı için yarım bırakmak zorunda kaldım tedvimi. Herkes parasını güzel güzel harcarken , ben sadece psikologlarda,  psikiyatristlerde tüketiyordum.

Kapalı olan , camı olmayan hiçbir yerde duramam, açık denizlerde gezemem mutlaka kara parçasını görmem lazım. Bir ara sinemaya tiyatroya dahi gidemedim o kadar çok sevdiğim halde. Bu neye maloldu biliyor musunuz?  Hayata beş on yıl geç kalmama!

Hep korku hep korku. kontrol edemediğim herşey bende sıkıntı yaratır. Bulunduğum  yerin kapısının, nerden açıldığını , bir sokağın nereye çıkacağını,  bir arabanın hangi yoldan gideceğini hep önceden kafamda kurarım. Asansöre onbeş yıl boyunca hç binmedim. Önceden binerdim korkmazdım da ama korkularım hortlayınca kendimi şartlandırıp iyice uzaklaştım binmekten. ,
 Bu arada bir arkadaşım dokuzuncu kata taşınmıştı mesela, yalvarıyor gel diye,  her seferinde bir bahane uyduruyorum. Yapamam biliyorum. O kadar yükseğe çıkamam,  asansöre binemem diyemiyordum. Sırf bu yüzden arkadaşlığımız bitti. Sonradan öğrendi tabii ama çok şey geçmişti aradan.

Bunlara inanmadılar önce ..bu kadar dışa dönük,  bu kadar rahat,  sosyal bir insanın böyle korkuları olur mu diye? Ne yazık ki hepsi doğru.

Önce guatr olabilir mi diye araştırma yaptılar, ııh değil.. Sonra tiroid bezlerine baktılar. Iıh sapasağlam. şeker olabilir dediler Onda da problem yok. Kalbime baktılar .Sağlam. Ama sürekli ellerim ayaklarım titriyor, boğazıma birşey oturuyor nefes alamıyorum. Çarpıntı çarpıntı. Dudaklarım bembeyaz oluyor. Üstümden ter boşalıyor, sırtım yanıyor. Sonrasında da derin bir yorgunluk hali...Kımıldayacak gücüm kalmıyor..

Sevgilin olur" hadi sinemaya gidelim" der. Çok istersinama minicik, kapalı yer ; ya deprem olursa, ya yangın çıkarsa ya elektrikler kesilirse hiçbirşey göremezsem,  burada sıkışıp kalırsam diye düşünmekten sıkıntı basıyor. Ya ona rezil olursam ,yanında tir tir titrersem , çıkalım bana birşeyler oluyor dersem o da beni bir daha aramazsa vs..vs..

Neyse diyelim gittik. Ara verildi. Çişim geldi. Zaten heyecanlanınca sürekli tuvalete gitmek istersin ya.. Neredeyse tüm sinemaların tuvaletleri otomatik kapıdır bilirsiniz. Yani pat diye kapanır Ben giremem. Kapının arasına çöp kovası koyarım. Bu sefer alelacele tuvalete koşarım "ya biri gelirse çöp kovasını iterse,  içeride tek başıma kalırsam" diye kan ter içinde kalırım. Yanımda kardeşim veya yakın arkadaşım varsa sorun değil, onlar kapıyı hafif aralık tutuyorlar benim için. Ama diğer türlü tam bir işkence..Ya cami tuvaletlerini kullanmam lazım ya da otomatik kapılı olmayan bir tuvalet bulmam lazım...

Bazıları için yaşam zordur. Bunu ben yaptım evet ama nasıl yaptığımı bilinçli olarak bilmiyorum Deniyorum, mücadele ediyorum. Hala ve hala...
Belki devam ederim bu yazıya belki etmem.  bilmem ilginizi çekti mi , çektiyse devamını yazacağım...

23 Haziran 2010 Çarşamba

SEN BECEREMEDİN, İSTİFA ET!

Bugün neye üzüleceğimi bilemedim. Kime küfredeceğimi, kimden nefret edeceğimi bilemedim.


İlhan Selçuk'un ölümü beni çok üzdü. Tutuklanmasının ardından yandaş adaletin bi türlü bitmez mahkemelerinin sonunu görememesine üzüldüm. Sonra onunla aynı kaderi paylaşan hala ceza evlerinde yatan mahkeme sonunu büyük bir sabırla ve sabırsızlıkla bekleyen gazetecilere, askerlere, ülkesini seven tutuklulara çok üzüldüm. Ama bu daha başlangıçmış meğer.
Karakol basan, lojman balkonundaki kadınlara ateş eden uzaktan kumandalı bombalar gibi etrafta gezen PKK belası aldı sazı eline. Başladı vurmaya terörün sazının tellerine. Buse Sarıyer'e mi üzülsem, işine gitmeye çalışan uzman çavuşlara mı? Karakol nöbetinde ölen onlarca Mehmet'e mi üzülsem? Lojman balkonu yıkarken ölen bir Mehmet'in eşine mi?

Benim gönlümde bu kadar çok üzüntü yok. Gözüm kör olmuyor ağlamaktan. Kulağım sağır olmuyor kötü haberlerden. Hafızam uçup gitmiyor duyduğum acıdan. Duyuyor görüyor ve kaydediyorum.

"Terör altı ay içinde bitme noktasındadır. Şimdi bu adımları atmanın zamanıdır." diyen yalancıyı hatırlıyorum. Teröristi meclise sokanları, oturup onlarla pazarlık yapanları hatırlıyorum. Şehit cenazesine gitmekten korkup, hava alnında şehitleri önüne dizdiren, avrupa elçileri ile şehit manzaralı fotoğraf çektirenleri hatırlıyorum. Tam saldırıların yoğunlaştırma emri verildiği zamanda istihbarat toplantılarını iptal eden Amerika'yı, Deniz Kuvvetlerinin birliğine düzenlenen saldırının azmettiricisi küçük terörist İsrail'i hatırlıyorum.
Kendi toprağında kum torbalarının ardında diz çöken başbakanı ve genel kurmay başkanını hatırlıyorum. Terör yuvasının hamisi "Barzani abi"yi hatırlıyorum. Böyle bir hükümetimiz olduğu için, bu ülkede A.K.Partisine oy verenler olduğu için utanıyorum.
İşgal altındaki Nurtepe'yi, Okmeydanı'nı, her allahın günü İstanbul'da teröristlerin yaktığı içi dolu otobüsleri özel araçları hatırlıyorum. Bütün bunlar olurken sansür kararı alan terörle mücadele zirvesini hatırlıyorum. Sadece benim söylediklerimi yayınlayın havasında basın toplantısı yapam İstanbul Emniyet Müdürü'nü hatırlıyorum.
Beyler işinizi yapamadınız. Beceremediniz istifa edin.
Cumhur Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Başbakan; sen beceremedin. İstifa et.
İç İşleri Bakanı; sen beceremedin. İstifa et.
Genel Kurmay Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Emniyet Genel Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.
İstanbul Emniyet Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.

PKK yine zafer kazandı. Sizlerin hiç bir işe yaramaz adamlar olduğunuzu açık seçik bir kere daha ortaya koydu. İstifa edin. Bu kadar hayat size emanetti. Siz harcadınız utanmazca. Yerin dibine girin. Onurunuz varsa istifa edin.
Barzani abinizle Apo yoldaşınız sizin için Halkalı'da dört yıldızlı kan gölü yaptırdı. Oraya gidin ve emekliliğinizin tadını çıkarın.

17 Haziran 2010 Perşembe

ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM SANA...

"anasını babasını kaybedenler, ansızın geriye

onların bıraktığı boşluğa çekilirler.

o güne kadar, yaşın ne olursa olsun,

yüzüne vuran aydınlık, arkanda uzanan gölgeden beslenirdi.

üçüncü boyutun elinden alınmış gibisin.

gölgeleşme sırası şimdi sende.

evet, gene sahnedesin kuşkusuz.

ama nesi var bu tiyatronun?

salon niçin bu kadar aydınlık da sahne karanlıklar içinde?

sen yine sensin, seyirciler de hep o seyirciler.

peki kimin aklına esmiş de, sırtları sahneye dönük oturtmuş onları böyle”


Çok teşekkür ediyorum sana;
Annemi ve beni , hastaneye güvenli ve hemen hemen sağlam getirdiğin için,


Erkek beklerken kız olarak geldiğimde, hiç şaşırmayıp mutlu olduğun için,


Annemin karnındayken canım yeşil erik istediğinde kış ortasında bir gece yarısı İstanbul’un bütün semtlerini dolaşıp erik aradığın için,


Gece yarısı ağlama krizim tuttuğunda, üşenmeden kalkıp, arabana bindirip gezdirdiğin için,


Evin orasına burasını tuvalet sanıp kullandığımda, sabırlı davrandığın için,


İğrenç esprilerime, katıla katıla gülüp, beni mahcup etmediğin için,


İnşaat çukurlarını göl sanıp yüzdüğümde, elbiselerimi çamur içinde bıraktığımda kızmadığın için,


Matematikten zayıf aldığımda bana kızmadığın için,


Veliler toplantısında hakkımdaki şikayetleri bana söylemeyip, “çok konuşuyormuşsun ama çok da zekiymişsin” ” deyip konuyu geçiştirdiğin için,


Hediye ettiğim kravatları ve tarakları hiç beğenmesen de kullandığın için,


Karda kışta, sıcakta, tatile gitmeyip, bizi okutabilmek için herşeye katlandığın için,


Eğitimime sonsuza dek destek verdiğin için,


Sütümü almayı hiçbir zaman ihmal etmediğin için,


Gezmeye gideceğimiz bir gün, kıpkırmızı bir ruju gizlice sürdüğümde, arabanın dikiz aynasından görüp, gözgöze geldiğinde kızmadığın için,


Çalışkan ve dürüst bir insan olmayı öğrettiğin için.....


Bundan 2 yıl önce sana farklı bir hediye vermek istemiştim.Kahvaltıya götürecektim seni o sabah, yerini de ayırtmıştım.Onun için bu hediyemi red edemeyecektin.

Ama olmadı işte...Böyle bir gün de gitmen daha da acı oldu....

Hediye almamızı istemezdin, paramız boşa gitmesin diye. Babalar günüden bir hafta öncec başlardın hediye istemiyorum, hediye kabul etmiyorum demeye..

Birşeyler yapmak istiyorum bu sene senin için ama bulamıyorum, öyle kısıtlanıyor, öyle çaresiz kalıyorum ki ,kendimi suçlu hissediyorum bu yüzden. Şimdi alacağım hediyeler çok daha kısıtlı çünkü.

Benden iyice uzaklaşan yeni evini ziyarete geleceğim yine.Taze çiçekleri alıp, kurularıyla değiştireceğim. Mezartaşını temizleyeceğim “ Ah baba ne işin var orada, kalk da göreyim ,öyle özledim ki seni” deyip ağlayacağım. Dualar okuyacağım, dertleşeceğim seninle, hayattaki haksızlıklardan bahsedeceğim, ama cevap veren olmayacak, konuşurken bir yandan da toprağını okşayacağım sen olduğunu hayal ederek “.Cevap gelmeyecek biliyorum.....

Ve üstesinden gelemeyeceğim tek şeyin , ölüm olduğunu hatırlayacağım. Ölüm Gelirken haber vermezmiş , hazırlıklı olmazmışız ölüm karşısında, hep erken ölümmüş tüm ölümler..Hiç yakıştıramazsınız, “ benim babam daha gençti, çok yaşayacaktı “dersiniz, ama olmaz!.Kolunuz kanadınız düşer, kabristandan çıkmadan önce bir kere daha geriye bakarsınız, İçinizde milyonlarca cam kırığı bata bata , acıya acıya... Çıkarsınız, onun bu mecburi oturduğu evinden..yalnız kaldığını hatırlayıp, canının sıkıldığını düşünüp, üzülürsünüz..

Hiçbir erkek, babanız gibi sevmeyecektir sizi, bunu bilir ve katlanmak zorunda kalırsınız...

Şimdilerde, evde kimse yokken gizli gizli gardrobunu açıp, ölmeden önce son kez astığı gömleğini ve ceketini kokluyorum.Cebinde bozuk para buldum, belki benim için ayırmıştı onu. Hep kızardı; taksiye, dolmuşa binerken bütün para uzatan insanlara. Kokladım gizli gizli, gözlüğü vardı cebinde, taktım, onun gözleriyle bakmaya çalıştım, yaşlardan buğulandı gözlüğü, sonra büyük bir ayıp işlemişçesine yerine koydum.

Ve sonra da , okuduğumda; cam kırıklarını gözüme, yüzüme, ayak tabanlarıma, saç diplerime kadar ince ince batıran, soluk alıp verdiğimde bütün organlarımın kesildiğini hissettiren yazıyı okudum tekrar...Aynen onun harfleriyle yazıyorum.
“HediYE falan almaYIn,kafanızı UçurmıYaYım, “

Bu yazıyı ne zaman mı buldum ? hemen söyliyeyim: O “kendimi iyi hissetmiyorum beni doktor götürün” dediğinde koşa koşa ,bana hep öğrettiği gibi, 118 i çağırmaya gittiğimde.....

Telefonun tam önüne koymuştu bir gece öncesinden bu notu.......

Hayatında ilk defa benden bir şey istemişti.. o kadar güçsüz ve çaresizdi ki o an, sanki o bir bebekti de , ben onun babasıydım . Benden ilk ve son isteği buydu, yerine getirmeye çalıştım, ama başarılı olamadım....Sana bir gün daha fazla yaşatacak gücüm yoktu benim. ÇOK ÇOK üzgünüm...

Sen benim için çok şey yaptın, ben sana bir şey yapamadım , beni affet !.

Babalar günü kutlu olsun Babacığım, umarım bulunduğun yerde, her zamankinden daha çok huzurlu olursun.....

KIZIL SAÇLARIMI SERMEĞE GELECEĞİM


Bir sabah geleceğim kapına habersiz,


Sen ki uzun sevişmeler sonrası bitkin.

Yüzünde şehvete doymuşluğun taze kırmızılığı,

Üzerinde başka kadınların kokuları, tatları kalmışken ,

Öpeceğim uyku mahmuru yorgun,ama her daim aç dudaklarından ..

İçerideki boş viski şişelerine, izmaritlere ve buram buram senin sıvınla karışmış

kadın kokusuna aldırmadan ,

Atacağım kendimi, o

Islakları henüz kurumamış yatağa,

Binlerce kadın kokusu içinde seninkini hissederek tadacağım tekrar

Dudaklarını..

Biraz ruj , biraz viski harmanlanmış sıcak nefesini ağzıma boşaltmanı

Bekleyeceğim...

Aralık dudaklarıma sinen kadın kokusuna rağmen

Yine de istekle bekleyeceğim seni..



Rodin’in heykeli, picasso’nun tablosu, beethoven’ın senfonisi.

İşte ...adamım ...Parmaklarımın ucuyla seviyorum seni,

Bu uçuşan tüllerin ahenkli dansında dilimle keşfediyorum seni

Önemi yok tuzların, ıslaklıkların,

Amacım; sana beni hissettirip gitmek!

Ben kalmam sevişme sonraları bilirsin ..

Sana en büyük zevki sunmak için dünyaya gelmişim ....

Sorma,

Fazla vaktim yok ..

Zevkler kısa sürer adamım..

Bildiğim en gerçek şey

Beni sadece bu yataktayken sevmen.

Onun için kalıcı değilim...

Seriyorum uzun kızıl saçlarımı sıcak vücuduna ,

Saçlarımla dokunuyorum işte

Dudaklarına, göğsüne .

Yüzümü görmeni istemiyorum

Ne önemi var ki

Sıcak kaygan bir varlığım ben şimdi....

Tıpkı diğer kadınların gibi..

Ve.....

Dudaklarının benim ,göğüslerimin ikimizin olduğunu

Hissettiğimde,

Kalbinin tiktakları doldurduğunda sessizliği,

Ben çıkacağım içinden,

Ruhundan koptuğumu anlayacağım yine,

Bitti görevim..

Doydun ...

Hemen yok olmalıyım.

Kalbimin çarpıntısı dinmeden ,

Kapıyı kapatıp çıkıyorum,

Topuk seslerim beynime vuruyor,

Gidiyorum..

bırakarak yalnızlığımı sende ,

Özlemimi bende ...



Sana herşeyi veremem, doyup gitme diye

Aç ta bırakamam gelmekten vazgeçme

Diye

Gecenin ayazı, ıslanmış yanaklarıma vuran acımasız rüzgar,

Hepsi benle dalga geçiyor şimdi,

İçimde sıvının dolaştığını hissederek yürüyorum,

Yıkanmayacağım , istemiyorum senden arınmayı ..

Kornalar beynimde çalıyor

Ve ben sevmediğim bu gerçek dünyaya dönüyorum,

Yanımda yüzlerce seni alarak.

Bir de çamaşırımı bırakıyorum sende

Tek bırakabileceğim şey; kokum,

sana..

Bekle sevdiğim adam bekle!

Bir sonraki gelişimi...

Yine geleceğim uzun kızıl saçlarımı

Çıplak vücuduna sermeye ,

Ve yine geleceğim tatlı kırmızı yanaklarından öpmeye....

15 Haziran 2010 Salı

BABA HİÇ YIKILMAZ DUVAR GİBİDİR....



Acıyı; aşık olup terk edilince yaşamak sanmıştım, onunla olan hatıraları bir bir hatırlayıp, beraber dans ettiğimiz müzikleri dinleyip bir sigarayla bir şarap içip, gözyaşı dökmek sanmıştım..

Acıyı ; çok istediğim bir işe baş vurup reddedildiğimde yıkılmak sanmıştım, ya da bacaklarım neden daha güzel değil, gözlerim neden renkli değil diye üzülmek sanmıştım.
Acıyı; bir ay sonra , bir yıl sonra geçer sanmıştım yerine koyabileceğiniz bir şeyler vardır hep...

yeni bir sevgilinin ardından daha iyisinin gelme ihtimali vardı, hatta çok sevdiğinizi, onsuz yaşayamayacağını sandığınız kişinin, yüzünü bile görmek istemeyebilirdiniz, çok istediğiniz işe “iyiki girmemişim, her işte bir hayır vardır , bu işe girmem daha iyi oldu” deyip unutabilirdiniz tüm üzüntülerinizi....

Ama ya giden bir babanın ardından yerine kimi koyabilirdiniz ki?

Amcanızı mı? dayınızı mı ?, mahalledeki onun en yakın arkadaşını mı?, annenizi mi? sevgilinizi mi?????

Cevabınız hayır değil mi ?.

...................................
Acının, bir daha asla ona dokunamamak olduğunu, kokusunu duymayı istediğinizde ,sadece gözlerinizi kapatıp onunla bir bahar günü yaptığınız kahvaltıda sucuklu yumurta kokusuyla karışmış olarak hatırlamaktan ibaret olduğunu, ya da öğlene kadar uyumak istediğiniz bir Pazar sabahı burnunuza gelen yoğun traş losyonunun kokusuyla hatırlamak demek olduğunu, öğreneceksiniz.

Hep keşke diye başlayacak onunla ilgili düşünceleriniz.

Keşke o sabah beni erkenden uyandırıp” hadi kahvaltı hazır çay soğumadan gel” dediğinde, “ya baba offf ya ,sen et, ben sonra edicem “ deyip onun kalbini kırmasaydım....

Ya da cep telefonuna gelen mesajları okumayı bir türlü beceremediği için ona her seferinde kızmasaydım, “ off baba ya kaç kere gösterdim hiç bir şey anlamıyorsun” demeseydim. Acaba bana kırılmış mıdır? Ama babalar çocuklarına darılmazlar, onları sevmiyormuş gibi görünseler de aslında karşılıksız çıkarsız severler..Buna eminim..
Bir akşam önce odamda böcek var diye korkup kaldırmıştık seni yatağından, hiç oflayıp puflamadan atmıştın böceği..

Banyoda ne zaman tüp bitse seni çağırırdık “ baba ya, dondum, çabuk tak şu tüpü” dediğimizde hiç itiraz etmedin, bazen bakala gitmeye üşenip “ baba hadi bir koşuda git, bize bakkaldan sigarayla bira al” dediğimizde hemen gidip aldın, utanıyorum şimdi seni yorduğum için, ama sen bunları hiç sıkıntı duymadan yaptın baba değil mi??

Sen bize veda etmeden 2 hafta önce “ hadi baba sizi yemeğe götüreceğim” dediğimde hiç itiraz etmedin. Oysa, her zaman “ ne gerek var masrafa, ben evde yerim “ der beni sinir ederdin, iyiki gitmişiz o gün yemeğe.. Hesap geldiğinde “ ben kendi yediklerimin parasını vereyim” dediğinde kızmıştım sana, çok ince düşünceliydin, böyle olduğun için hayat yoruyordu seni, bizi okuttun en büyük isteğin okuyan çocuklarının olması idi, en küçük kardeşimizde kazandı üniversiteyi, mutlu oldun . Onu da gördün.

Bizim evlenmemiz çok önemli değildi senin için, iyiki de evlenmemişiz , son yıllarında hep beraberdik. Hasretini giderdin, işlerini de yola koymuştun, acaba yapacak şeylerini bitirmişmiydin dünyada???Bunun için mi gittin.....????????

Kollarımda bayılıp düştüğünde hep kalkacağını düşündüm, bu kadar kısa sürede gidemezdin değil mi? hiçbir hastalığın yokken, daha konuşmak istediğim çok şey varken???..

Ancak birbirimizi anlamaya başlamıştık... ambulansı çağırdım, seni en yakın hastahaneye götürdüm, iyi doktorlara teslim ettim ..Ama bir saat içinde tam bir saat içinde gittin, bıraktın bizi, neden dayanmadı ki kalbin? Sen bunu atlatsaydın – ki atlatabilirdin insanlar neler atlatıyordu- daha çok yaşayacaktın bizimle beraber...Biz de” aman baba korkuttun bizi öleceksin sandık seni”diyecektik, ambulansanla bir elimle senin hasta kalbine dokunurken belki beni duyarsın diye hep konuştum, ne olur gözlerini açıp beni mutlu etseydin? Ne olurdu doktor baan “ maaleseff....çok uğraştım inanın ama maalesef...” demeseydi............
Senle gittiğim hastahaneden, kocaman sızlayan bir kalple , ağlamaktan yorgun düşmüş bedenimle geri döndüm...

Yatağına oturdum şimdi, resimlerine bakıyorum, bir gece önce sapasağlam yattığın yatağa...Gömleğini büyük bir titizlikle asmışsın, sabah giyeceğini düşünmüştün tabiiki...Nerden bilecektin ki?? Kim bilebiliyor ki? Bilseydin biraz daha vakit gecirirdik, bu kadar kolay mı pes edilir be beyaz saçlı Babam ?! Sen, sırtına yaslandığım sağlam bir duvardın , şimdi kambur kaldım, omuzlarım düştü, acı bumuy muş ? evet buymuş!!!!...

Yüzünde gülümseme vardı öldüğünde, sana sarılıp ağladığımda “ beni duyuyor musun baba? Ne olur bir işaret ver, beni affediyor musun yaptığım her hata için?, ben sana hakkımı helal ediyorum, sen de ediyor musun?” dediğimde yanağından aşağıya bir damla gözyaşı düştü. Heyecanlandım, şaşırdım, benim gözyaşım senin yüzüne düşmüştü. Bu beni affettiğinin bir işareti miydi acaba???

Sarıldım sımsıkı sana , mutluydun, geride seni düşündürecek hiç bir şey yoktu, tamamlamış mıydın bu dünyadaki süreni baba? ben de bilemiyorum...

Ellerimle gönderdim seni toprağa, hatta hastahanenin morgunda kaldığın gece canın sıkılır, kendini yalnız hissedersin diye gece yarısı yatağımdan fırlayıp hastahaneye gittim “ görmek istiyorum uzaktan geldim” dedim. sabaha kadar nöbet tuttum kapında “ beni terk etti kızım “ demeyesin diye...Elim hep elindeydi..Yalnızlık kötüydü, belki ölmekten de ..

Sen hep dürüst oldun, kimseyi incitmedin, onun için gittiğin yerde daha mutlu olduğunu düşünüyorum. Bu yazıyı da senin için yazıyorum baba, seni tanımayan insanlar da senin nasıl birisi olduğunu bilsinler diye.Bu benim sana son görevim!!!

Bir gün daha bekleseydin sana sürpriz yapmıştım! babalar günü için brancha götürecektim, sucuklu yumurta yiyip çay içecektik deniz kenarında.Kötü bir sürpriz yaptın bize be baba!

Ben yine yemek yiyiyorum, çay içiyorum, yine denize gireceğim, yine güleceğim, yine dans edeceğim, ama kocaman yüreğimdeki eziklik burukluk , yarım kalmışlık hiç bitmeyecek..

Babasına bu sabah sarılmadan işe gidenler varsa lütfen ertesi sabah sarılıp öpsünler, bir saniye içinde elimizdeki en değerli varlığımız gidebiliyor...