28 Aralık 2011 Çarşamba

İŞYERİNDE MOTİVASYONU YÜKSELTME ÖNERİLERİM

Sıcacık yataktan kalk, gel, dört duvar arasına. Doldurma parfümünü saçından toynaklarına kadar sıkmış, dedikoducu, boş konuşan insanlara “günaydın” de, geç artık oturmaktan kıçının şeklini almış sandalyene.
Bilgisayarını aç; önce FF'e ya da Twitter'a gir. Kahveni al, bir iki gazeteye bak, bir iki laf yetiştir, sonra başlasın o gereksiz telefonlar, mailler ve bir türlü çözüme ulaşmayan, kendini ispatlamaya çalışan insanlarla dolu toplantılar. Çoğunuz bayılmıyor her gün mecburen "günaydın" demeye o insanlara,  biliyorum, aksini iddia etmeyin.

Biraz da eğlenmeli ve iç huzurunu sağlamalıyız işyerinde ama,  değil mi?

Hayata ofiste yaşamak için gelmedik ki. Eee ne yapabilirsiniz peki?

1-Çaycınızla sohbet edin; Sıkıldınız, işler üstü üste geldi, o anda çantanızı alıp istifa etmeye kadar vardı haliniz. Durun! Lütfen sakin olun! Tamam, şimdi okumaya devam edin. Çaycınızla konuşun, ne var ne yok anlat deyin. Size anlatacak bir dolu hikayesi vardır. Kocasının akşam onu zorla sıkıştırıp, seviştiğini, arkasından banyo yapmak için kalktığında suların kesik olduğunu gülerek anlatacaktır. Ya da yan komşusunun kocasıyla kavga ettiklerini, sabaha kadar bu seslerden dolayı uyayamadığını dünyanın en önemli meselesi gibi anlatacaktır size. Konuşma arasında üzerindeki hurma renkli kazağı gösterecek, “Beğendin mi? kızımgil aldı bunu akşam, çok ucuzmuş pazarda,10 TL” diyecek ve sevinçten göz bebekleri yıldır yıldır yanacaktır. İşte bu!  Nasıl da rahatlarsınız böyle minimal zevkleri olan insanları dinlediğinizde. Hem ofis arkadaşlarınızla konuşsanız, müdürünü, altındaki elemanı, genel müdürün her zamanki gıcıklıklarını anlatacaktır size. Bunlar sizi baymadı mı hala? Beni baydı.

2- Kendinize sizi yormayacak, üzmeyecek bir flört seçin; Onu fotokopi çekerken, çay alırken, ya da sessiz bir koridorda yürürken elle taciz edin, poposunu mıncıklayın(tabii aranızdaki samimiyete göre) çoraplarınızı gösterin, “nasıııııl ?” diye cilve yapın. Arşiviniz varsa beraber dosya ya da evrak aramayı teklif edin. Orası sessizdir, sizi kimseler görmez.(En azından bizimki öyle) öpün, sıkıştırın, gerisini siz bilirsiniz, daha ileri de gidebilirsiniz, sizin zevkinize kalmış.

3- Keyifli mailler atın; Beğendiğiniz bir iş arkadaşınıza YANLIŞLIKLA(!) deniz kenarında kızlarla çektirdiğiniz bir fotoyu yollayın. Size soru işaretli bir mesajla dönüş yapacaktır. “Ayyy..ihihih pardon ya, aynı klasördeydi, bastıktan sonra farkettim” diye kikirdeyin. Gelen cevaba göre fotoğrafları yavaş yavaş giyinikten soyunuğa doğru yollayın. Yanaklarınız kızaracak, ne telefon ne toplantı ne excel tablosuyla uğraşacak haliniz kalmayacaktır.

4- Toplantılara renk katın; O bitmez toplantılar..Ayyy ayy. Toplam iki dakika sürecek anlatımı, tam üç saatte anlatamazlar. Evde oturmuş kendini gösterecek diye sunumlar hazırlamış, çalışmış dersine, eli yüzü düzgün, kravatını takmış, kendini adam sanıp, geçmiş masanın başına taklalar atıyor ZEKİ gözükmek için.

Eeee insaf yani, siz de insansınız, sıkıldınız, patladınız . ağzınızda kalem, bacak bacak üstüne attınız; yani şeytanlık düşünmek için en uygun pozisyondasınız.

Sevgilinize(varsa tabii) kışkırtıcı bir mesaj atın. “Şu anda kısacak eteğim var, bacaklarım hafif aralık(aynı ön iki dişimin olduğu gibi) ağzımda kalem var, kalem sırılsıklam ve üstünde diş izleri var, (ağzımda da bir mürekkep tadı. Bögk) ve seninle ilgili bir fantazi kuruyorum” deyin. Adam nerede olursa olsun size anında dönüş yapacaktır. Bir erkeğe “annem seninle tanışmak istiyor” dediğinizde o mesaj ya ulaşmamış olacaktır, ya geç farkedilecektir, ya da “aaa, yolladım, almadın mı ?” diye cevap gelecektir . Böyle kışkırtıcı bir mesajın asla ve asla erkeğe ulaşmama ihtimali olmaz. Hatta iki kez gider garanti olsun diye.
“O anda toplantıdaydım, ayyy, tuvaletteydim, kabız oldum, yok trafikteydim” gibi bahaneler nasla ve nasla yaratılmaz. Cinsel içerikli bir mesaj karşısında erkek 200 km ile hız yapsa bile, köprüden geçiyor, tünelden geçiyor, öndeki arabaya tosladı, polis durdurdu gibi hadiselerle karşı karşıya olsa bile , o gerekirse arabasını  trafiğin ortasında durdurur ve o mesajı mutlaka cevaplar. Bunu yaparken bacak arasını avuçlar, yerleştirir. Kravatını düzeltir, ağzını yirmilik dişlerine kadar açıp, gülümser ve  önüne bakar. “Eheh..., ufaklık da seni çok özlemiş” diye yazar. Embesil başka ne yazacak ki? “Terbiyesiz! Senin kadar namussuz bir kadın görmedim, lütfen peşimi bırak! ucuz fantazilerinle beni kandıramazsın! Lütfen beni cinsellik için arama” diyecek hali yok ya.
Neyse biz devam edelim. Adamdan mesaj gelir. “Yavrum, sen beni çıldırtmak mı istiyorsun?, bilmem ne bankasının taşaklı bi adamıyla toplantıdayım şu anda. (Yaa, sorma, hep önemli adam olurlar zaten,) Siz yüzünüzdeki o şeytani ifadeyle mesaj yazmaya devam edin. “Şu anda toplantı masasının üstündeyim, mahsuscuktan senin sekretirinmişim, sen sandalyede oturuyorsun, ayağımda topuklu ayakkabılar var, önce ayaklarımı okşuyorsun. Siyah, fileli çoraplarım var.

Cevap gelir; “Pantolumun önü havada, ayağa kalkamayacağım, millete rezil olacağım.(Sanki bi seninki kalkıyor a.k. dünyasında, bi sende var.)

Siz hiç umursamaz devam edersiniz, “ohh bebeğim, eteğimi kalçalarıma kadar sıyırıyorsun, uzun bacaklarım bacak arana yerleşmiş durumda”...

Derkeeeeennnn, bir bakıyorsunuz toplantı bitmiş. Ohh bunu da atlattınız işte. Adama ne mi oldu? Ay nerden bileyim? Hem o kadarını da düşünmeyin canım, bırakın onu toplantı ereksiyonuyla başbaşa. O her şeyi çözebilir(öyle demişti ya size)

5- Giyiminizde radikal değişiklik yapın; Uzun zamandır ofiste işleriniz yoğunlaşmıştı, yurtdışından gelen misafirler, görüşmeler vs. o kadar yoğundunuz ki; saçlarınızı düzelttirecek fırsat bile bulamadınız. Sabahları zaten zar zor kalktığınız için elinize ilk gelen siyah pantolon, siyah kozak kombinasyonundan başka bir şey giymeye mecaliniz kalmadı.  Dolabınızı şöyle karıştırın;  kıpkırmızı mini bir etek(illa ki vardır) , üstüne güzel bir kazak, saçlarınızı da şöyle kendi halinde bir topuz yapın, süper ince siyah çoraplarınızı giyin, ofisin ortasında salına salına gezin.
Uzun zamandır sizi tesisatçı kıyafetiyle görmekten bıkan herifler gözlerini bir sağa bir sola çevirip, sizi iltifatlara boğacaklardır. Götünüz kalkabilir, bunu hakettiniz. Siz bir plaza kadınısınız, unutmayın. Her şeyin en güzeline layıksınız.

14 Aralık 2011 Çarşamba

BENİM İÇİN KÜÇÜK, EVREN İÇİN DAHA DA KÜÇÜK BİR HİKAYE.

Bu aralar pek meşguldüm, yazmak istedim, yazamadım. Bilmem ki çok da merakla bekliyor musunuz bu yine ne saçmalamış diye? Hayır, bilsem ki heyecanla bekliyorsunuz, spora gitmem, yürüyüşe çıkmam, kitap okumam, yazarım.
Yaklaşık altı sene önceki bir olay. Yüzde seksenini yabancı yüzde yirmisini  de Türk gibi düşünün. Adamın biri işte. Yurt dışından geldi buraya, iş için. Beni buldu bula bula. En sevdiği iş; içki içmek. Bir de günde yaklaşık yirmi kez beni aramak. Ki benim hiç sevmediğim bir olaydır bu telefonla konuşmak, ama kırmayayım, sabırlı olayım, çok dürüst adam, beni seviyor, değer veriyor dedim, sustum.

Sabah sekiz, karga bokunu yememiş , bu beni arıyor, “Günaydın bebeğim, günün güzel geçsin.” Sağ ol güzelim” Kapatıyoruz. Akşamüstü onunla buluşup, bir şeyler içmesem ölür üzüntüsünden. Ben o kadar aşık değilim ama üstüme düşmesi, bana prenses muamelesi yapması herkes gibi benim de hoşuma gidiyordu. Ama öyle böyle değil..gözleri üstümde, birazcık rahatsız görse, mutlaka beni iyi bir hale getirmek için uğraşıyor.

Herkese sürpriz yapalım, nişanlanalım, ne dersin? " dedi. 'Sen de kimseye söyleme, ben de, yüzükleri takınca öğrenmiş olurlar.” Eee, iyi bir adam evleneyim bari dedim.Cuma günü, öğle namazını müteakip annesinin yazlığına gideceğini, orada bir işi olduğunu söylemişti. "Cumartesi akşam direkt sana gelirim, yüzükleri takarız' dedi. En son Cuma sabahı konuştuk. Cuma akşam oldu, arayan yok beni. Üç saat arayla telefon eden birisi için imkansız bir durum bu. İçti içti , sarhoş oldu, sızdı bir yerlerde herhalde dedim. Cuma geçti, ctesi sabah oldu, arayan yok. Allah allah dedim yine üstüne düşmedim, Öğleden sonra geçti, akşam oldu, adam yok. Aradım, cebi kapalı. N'oldu acaba, başına bir iş mi geldi? Yoksa annesiyle mi tartıştı da çekti gitti bir yerlere diye düşünüyordum. Bu saate kadar ölüm döşeğinde olsa arardı beni. Ev telefonundan arıyorum, yine açan yok. Tek korkum, içip, sızıp, ocağı açık unutup doğal gazdan zehirlenmesi . Ya da eve bir hırsız geldi, bıçakladı, öldürdü bunu. Durumu anneme söyledim telefonda, "merak etme şarjı bitmiştir falan filan" diye sakinleştirmeye çalıştı beni.

Çıldıracağım, Cumartesi gece oldu, ne yapacağımı bilmiyorum. Yazlığın telefonunu arıyorum, kimse açmıyor. Artık sevgilimin (gelecekteki kocamın) kesin olarak öldüğüne inanıyorum. Tamam, giden gitti ama ölüsünü bulmam lazım, öyle ortalarda bırakamam. En sonunda bana yakın olan evine gidip, kapıcısına sormaya, kapıyı kırmaya karar veriyorum. Ama kötü bir olayla yüz yüze gelmekten de nasıl tırsıyorum...bir cesaret yola çıkıyorum. Tansiyon yükselmiş, her yer kararıyor gözümde. Yerde yatarken bulacağım onu, ağzından burnundan kanlar fışkırmış, göğsünde bir bıçak, elinde telefon, son kez beni çevirmeye çalışmış ama olmamış gibi.

Elim titreyerek onun evinin değil de, kapıcının ziline basıyorum. Adam açıyor kapıyı. Durumu anlatıyorum, Adam “ Yooo, Cuma gecesi gördüm onu, misafirleri vardı, epey kalabalıklardı” deyince, "kardeşi gelmiştir eve belki o yokken, onun arkadaşlarıdır” diyorum, “Yok, yok" diyor meraklı kapıcı, " kendisini de gördüm” Bu salak yanlış görmüştüm, eğer M. hayatta olsaydı beni mutlaka arardı.
“Gelin, beraber bakalım “ diyor adam. Altı katı asansöre binmeden(binersem asansörde sıkışır ölürüm, onu son kez göremem diye) koşa koşa merdivenlerden çıkıyoruz. Zile titreyerek basıyorum, neler olacak bilmiyorum. Bayıldım, bayılacağım. Kapı açılıyor,
BİR KADIN!!!

Kolları dövmeli, Rus kökenli olduğu belli, anlatmama gerek yok. Ama o güzel ruslardan değil, ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
Sevgilimin şortu ve penyesi üstünde salak salak bakıyor bana, ben de ona, sonra kapıcıya bakıyorum, üçümüz birbirimize bakıyoruz, kapıcı pis pis gülümsüyor. “Sen gidebilirsin” diyorum.
Kızı itip, içeriye giriyorum. “Sen kimsin?” diyorum. “M”nin arkadaşıyım” diyor çarpık Türkçe”siyle. “ Nerden arkadaşsın?” diyorum. Yazlıktan mı ?, burdan mı? yurt dışından mı?”

Salak, nerden arkadaşı olabilir ki , bendeki de soru. Hani onu illa ki masum çıkartacağım ya, bir sebep arıyorum.

“Eskiden” diyor.

“Kimsin kızım sen?, nerde benim sevgilim?” Öldürdünüz mü? Deyince kız bıyık altından gülüyor, zilli. “Bakkala gitti” diyor.

İçerisi kadın parfümü(ucuzlarından), sigara, alkol , ter kokuyor. Kapının girişinde ne idüğü belirsiz bir sürü erkek, kadın ayakkabısı. Çüüşş !bunlar ne lan diyorum. (içimden.)

Cep telefonundan arıyorum, merak ettim, öldü mü  diyerek kızla neredeyse dertleşmeye başlıyorum. Ne de olsa kadın, anlar beni.
Kız da, “o çok akıllıdır, evdeki telefonu da cebini de kapattı” diyor.(Haaa ..yani o kadar tanıyorsun, akıllı olduğunu bilecek kadar)

Ben hala neden yaptığını anlamıyorum, beni öyle çok seviyor ki; sürekli beraberiz, neden ve niye yapsın bunu?

Kızı boğacağım, evi darmadağın edeceğim, nerden başlasam ?kızın neresinden ısırsam? Yoksa yumruk mu atsam? diye düşünürken kapı çalıyor.

Benim ki başında şapka, elinde pastaneden alınmış poğaçalar(adam gece yoruldu tabi kahvaltı etmesi lazım şimdi) içeri giriyor. Tam karşısındaki koltukta oturuyorum ve aynen şunu söylüyor.

“Aaaa, hoş geldin tatlım” (dedi ,evet, aynen bunu dedi. Yalan söylüyorsam beter olayım)

“Sen nerdesin? İki gündür arıyorum, meraktan öldüm, polise haber veriyordum neredeyse” Bu arada elim ayağım birbirine girmiş. Hangisi elim, hangisi ayağım, hangisi dilim, kendimi kontrol edemiyorum, elektrik verilmiş gibi titriyorum. Sakalları uzamış, belli ki yoğun bir gece geçirmiş.

“Ne bu evin hali? Kim bu şıllık?” Diyorum.

Yanıma geliyor, yanaklarımdan öpüyor şerefsiz ve yüzyıla damgasını vuracak , "aldatılmış erkeklerden cümleler" kısmına altın harflerle yazacağım o cümleyi söylüyor.

“Şimdi ben sana ne desem inanmazsın”
Kahkaha atıyorum, evet, atıyorum gerçekten.

HAHAHAHA...aynen böyle , gülerken de karnımı tutuyorum. Sonra da ağlama krizine giriyorum yaklaşık bir hafta sürecek..

“Anlatacağım sana her şeyi “ diyor.

Aradaki konuşmaları anlatmayacağım. Ama adam haklıymış, o kızla bir ilgisi yokmuş. Çünkü ben o kızı parçalama planları yaparken, beyefendinin geceyi geçirdiği, profesyonel olarak çalışan yerli hatun, içeride uyuyormuş. Hee......alem meselesi mi? yine onun bir suçu yok, iş yerindeki arkadaşları yalvarmış, yakarmış, "sizin ev boş, kadın getirelim, eğlenelim” diye. Bu da arkadaş hatırına yapmış bunları.

Adam masum. Benim ki de laf mı yani. Ne kadar kıskanç, ne kadar paronayak bir kadınım ben........Poffff..

Evden çıktığımda kapıcının eve gitmemiş, merdivenleri temizlediğini (!) görüyorum. Tip tip bakıyorum yüzüne. Adama bir sene boyunca anlatacağı bir hikaye vermiştim. Sahilde karısıyla çekirdek çıtlarken defalarca bunu anlatacaktı biliyorum.

Mevsimlerden sonbahar, aylardan Kasım'dı. Ve o gün, benim doğum günümdü. Lay lay lay diyerek Bağdat Caddesi'nde yürüdüm,  sigara içtim, yakışıklı bir çocuğa laf attım. Ve evime döndüm....

29 Kasım 2011 Salı

KROLARIN ORTAK ÖZELLİKLERİ

“Ay, o kro sayılmaz ki, sen de öylesiiiiin”, “ay bu kro demek değil ki, fişmanca da böyle diyooor” deyip, yorum yapmayın beni de sinir etmeyin. Okuyun işte bedava yazı bulmuşsunuz, mıy mıy etmeyin.


Bunlar tabiiki bana göre "KRO" tanımlamaları...


1) Üçüncü sayfa haberlerine bayılırlar; Hiç şaşmaz; denedim, gözlemledim. Eline gazete verdiğim şahıs, ilk başta üçüncü sayfayı açıyor. Orada kim kimi kesmiş, kaç yerinden bıçaklamış, nasıl can vermiş, ölürken ne hissetmiş hepsini tek tek büyük bir dikkatle okurlar. Bir yıl geçsin aradan isimleri net bir şekilde hatırlarlar. Irak”a hangi ülke saldırdı desen bilmezler. Ama kim kimin eniştesiyle karısını yatakta yakalamış, araba neresine çarpmış, o andı mı ölmüş? Ölürken yüzü nasıl bir hal almış, yakınları görünce kendini nasıl parçalamış, bu konuda çok rahatça bir gecede kitap yazarlar.



2) “O” bölgeyi severler; Bunların akıllarının yarısı” o” bölgeye çalışır. Konu açılsın diye dört gözle beklerler. Kocasıyla yaşadıklarını anlatmak için deli olurlar. “Kocam şuramı öptü”, “Ay,  ben istemedim, zorla zorla..”, “gecede iki kere ilişkiye girdi”, “boynum morardı”, “bizimkinin takımlar bayağı büyük”, “elini oraya attı.”, “Çok başım ağrıyor" dedim ama dinlemedi, erkek bu dinler mi?”, " Bütün gün iş yap, gece oldu mu bir de o işle uğraş,  amaaaan..” derler . Karşısındaki de karnına kadar inmiş memelerini hoplata hoplata , başörtüsünü de ağzınla kapatarak kıkır kıkır güler, gülerken bıyıkları belirginleşir. “Ay, aynı bizim İsmail , aynı” der. Dikkat edin mutlaka bu cümleleri duyacaksınız kro konuşmalarında, bu cümleleri kullanmayan bir kroya rastlayın, gelip öpücem sizi ayak parmaklarınızdan.



3) Fotoğraf çektirmeyi çok severler; Biliyorum, hepimiz severiz, ben de severim. Ama yok, onların ki öyle değil. Bir kere fotoğraflarını çektim, aman amaaannn, iki ay peşimi bırakmadılar; “ Çıktı mı, çıktı mı?” diye. Ya bunlar anında çıkıyor zaten, fotoğrafçıya gitmeye üşeniyorum, karta bastıramadım diyorum. Neyse, bastırdım bir gün verdim ellerine, odalarının baş köşesine asmışlar. “Bu bizim şirketteki müdüre hanım, bu da onun sekreteri , bu da onun bacısı” diye gelene geçene gösteriyorlar.

Bunlar tarih mi oldu mu diyorsunuz? Hahah.. yok canım, hala devam ediyor. Onun evine gittiniz diyelim, sakın ola ki fotoğraflarına bakalım falan demeyin. Köyün muhtarından ebesine kadar bütün fotoğrafları gösterirler. Ya da bir akrabasının başına gelen olaydan bahsedecek. “Benim köyden bir yeğenim var” dedi. Haa, öyle mi falan ?” dediniz, koşa koşa getirir albümü. Bunu size anlatırken fotoğraflarla belgelemesi gerekir mutlaka. Ama yeğenini göstermeden önce, onu kimin doğurttuğu, kimle kimin çocuğu olduğu, o köyün muhtarının kim olduğunu fotoğraflarla gösterir. Kesinlikle böyledir, şahidim. “Bak, bu onun yengesi, bu da yengesinin bacısı” , Yaaa, bana ne bacısından, yengesinden, sen konuya dönsene” diye ciyak ciyak bağırasım gelir. Ay, şiştim vallahi.



4) Akrabalarından mutlaka birileri hapse girmiştir, birini kaçırmıştır: Evet, evet, aynen böyle. Bizde bir kadın var, yemin ederim Holywood filmlerinde bulamazsınız bu kadar atraksiyonu. Üvey erkek kardeşi, karısını bırakıyor bir hayat kadınıyla beraber kaçıyor. Hayat kadının sevgilisi geliyor bu adamı bıçaklıyor, adam yardım için karısını çağırıyo o eve ,hayat kadınının belalısı karısına tecavüz etmeye kalkıyor, adam da belalıyı bıçaklıyor. Adam şimdi hapiste, karısına da ” senin yüzünden düştüm buralara, çabuk bana en iyi avukatı bul, kurtar” diye baskı yapıyormuş. Kadın bunları anlatırken, “sen şunları bir çiz, kafam karıştı benim ancak böyle anlarım diyorum. Hey Allah”ım hey.. Akraba talukat çok oluncu i mutlaka birilerinin başına bir şey geliyor haliyle. Bu sefer ne oldu? Diye sorarsın. “Bizim yeğenin üvey kardeşi boğulmuş, sanırım öldürmüşler”. Yerel gazete haberlerine bakmak da bana düşüyor tabii internetten. Ya sabır...



5) Hepsinin evinde elde örülmüş paspasları olur: Dantel örtülerini söylememe gerek yok heralde. Bi r de yıllardır gazeteden kesilmiş, ne idüğü belirsiz bir çiçek fotoğrafı, çerçevelettirilmiş duvara asılmıştır. Ne yeri değişir, ne atılır. Öylece durur , ne anlam ihtiva ettiği bilinmez. Sadece misafir geldiğinde kullanılmak üzere orta kalitede yemek tabakları vardır.



6) Televizyon izlemeyi severler; Severler ama açık oturumları, tartışmaları bir kere bile açıp merak etmezler. Evlilik programlarını, yerli dizileri, o dizilerdeki kadınların hangi elbiseleri giydiğini hiç unutmazlar. Başbakanının adını unutur ama Fatmagül”ün yengesinin beşinci bölümde sevişirken giydiği elbiseyi asla unutmazlar.



7) Bakımlı olduklarını zannederler; Bunların bakımdan anladıkları saçlarını kuş yuvası gibi kabarık kabarık fönletip, pembe bir ruj sürmek, siyah ince külotlu çorap giymek bir de saçı ne renk olursa olsun, yeşile çalan bir sarıyla röfle yaptırmaktır. Vücut kremiymiş, peelingmiş, saç maskesi, yüz maskesi evlerine bile uğramaz.




8) Şık giyindiğini zannederler; Diyelim şirket toplantısı var akşama ya da birinin doğumgünü. Saçlar hemen maşalanır ya da topuz yapılır, illa ki siyah bir elbise, ince çorap giyilir, hiç şaşmaz bu kombinasyon. Geçen Antalya'da bir otelde toplantımız var. Bu krolar konuşuyorlar ay ne giyelim ne giyelim diye,hayatlarında ilk defa bedava bir otele gidecekler. Ertesi gün bir baktım, Amsterdam'da gece şovuna çıkacaklar sanki. Parlak metalik renkte çizme, üstüne siyah bir elbise, tek omzu açık, onun üstüne de kocaman altın görünümlü bir kolye. Ama kendisini alemlerin en şık hatunu zannediyor, gözler tavana dikili sanki Milano defilesinde yürüyor. Ben kıkır kıkır gülüyorum yanından geçerken. Şıklıktan anlayışları budur, bir fluar, şımşıkır klasik kadın elbisesi, rugan ayakkabılar, ay bir de sizle dalga geçerler sade giyindiğiniz için.. Bir kot bir siyah kazakla çok da şık olunabileceğini anlatamazsın onlara.



9) Sıçıncaya kadar yerler; Eskiden muhtemelen kıtlık çekmiş kişilerdir. Bol ekmek yerler, aç olup olmamaları önemli değil, yemek gördüm mü dalarlar. Çöpe gideceğine mideme gitsin” mantığıyla yer yer şişerler, ortalarda bidon gibi dolaşırlar.



10) Dişlerini cırk cırk yaparlar; Bunu yazamayacağım çünkü tüylerim diken diken oluyor hatırlayınca. Anladınız siz..


11) En büyük hobileri doktora gitmektir; Hele bir de şirket ona özel sağlık sigortası yapmışsa eyvah eyvah. Sol bacağının bilek kısmında bir ağrı varmış, koş doktora ilaç yazdır. Sen kullanmasan da bacanak, yeğen, bacı var, onlara verir. Sırtında bir ağrı var, hemen doktora. Eğer o doktor film çektir demezse, yeterince ilgilenmediğini düşünüp başka bir doktora giderler. Mutlaka MR çektirtirler, çünkü hasta olduklarını eşe dosta duyurmaları gerekir. Onlar geldiğinde sızlana sızlana Mr ları gösterirler, “baksana şu halime “ diye kendilerinle ilgilenilmesini isterler...



Daha çoook var ama üşendim valla, bununla idare edin. Bedavadan okudunuz, begenmediyseniz valla sizin sorununuz. Hadi eyvallah.

11 Kasım 2011 Cuma

YENİ BAŞLAYANLAR İÇİN KISITLI BÜTÇEYLE FANTEZİLİ SEKS




“Ay, bunlara para lazım", "Nasıl yaparım"," Olmaz, Olmaz"  falan demeyin;  üşenmeyin. Sevgilinizi/kocanızı/yavuklunuzu/efendinizi/partnerinizi/gayinizi mutlu edin. Fanteziyi sırf zenginlerin,entelektüel kesimin işi zannetmeyin lütfen.

Yeterince sorun var, işler çok, çoluk çombalak derken,  değil fantezi yapmak , yatakta beş dakikalık sekse bile vakit ayıracak halde değilsiniz; çok yorgunsunuz, biliyorum. Ama Sharon Emel”den eksiğiniz ne? Elinizdeki malzemelerle, çok kısıtlı bir bütçeyle neler neler yapabilirsiniz tahmin bile edemeyeceksiniz. Vakit kaybetmeden başlayalım.

Bu iş için kullanılacak malzemeler;

1 adet bornoz kuşağı,

Komşu çocuğunun bir gün önceden sizde kalmış plastik 2 adet renkli topu(Sizi bilmem ama bende hep oluyor)

Bir sokak ötedeki karakoldan alınan kullanılmış, eskimiş, atılmak üzere olan bir çift kelepçe,

Bir adet- işe koşa koşa giderken aldığınız kilolardan dolayı ağ kısmından cart diye yırtılmış-  siyah ince çorap.

1 şişe bayatlamış süt(yenisini israf etmemek için),

Topuğu kırıldı kırılacak, yoksul insanlara vermek için ayırdığınız pazardan 10 TL'ye aldığınız siyah ayakkabı,

Bakkala sepet salmak için kullandığınız  ip.

Erkek kardeşinizin çocukluğundan kalan metal görünümlü plastik bıçak.(oyuncak)

Depremde kullanmak üzere kenarda bulundurduğunuz düdük.

Eski sevgilinizden “sana ait olan kullanmadığın bir eşyanı verir müsüüüünnn” diye istediğiniz ortaokul kravatı.

Askerden yeni dönen arkadaşınızdan edineceğiniz bir çift postal,

Pizza getiren pizzacıdan rica edip isteyeceğiniz bir çift eldiven

Karşı apartmanın alt katındaki kaynakçıdan isteyeceğiniz gözlük,

Halis Ayvalık zeytinyağı (yoksa illa ki bir yerlerde Johnson bebe yağı vardır.), Manavdan alacağınız bir adet muz.(kilosu 4 TL civarında . fazla bir şey değil yani.)

Malzemeler bunlar, şimdi geldik yapılışına.



Bunlara bakıp hepsinin aynı anda kullanılacağını zannetmeyin. Size verdiklerimden birkaç model fantezi çıkar. Ben hepsini bir arada verdim ki; kenarda bulunsun, ayrı ayrı fanteziler  için yorulmayın, vaktinizi harcamayın diye. Bunları kullanmak için yol yordam gösteririm, ama oyunculuk konusunda yapacağım bir şey yok. Orası size kalmış...Hemen başlıyorum anlatmaya.

Fantezi yapacağınız ortamın hijyenik ve düzenli olması gerekir. Fakirlik Allah'tansa pislik de ondan değil ya. Odada bulanan eşyaların konsepte uygun olmasına önem verin. Bir kenarda hacı anneannenizin duvara astığı tespih ve dini içerikli bir tablo, yerde artık yünlerden örülmüş paspas varken bu iş asla olmaz. Hemen kaldırın onları. Çarşaf, örtü, perde  vs. renkleri uyumlu olsun. “ Sade ama temiz “bunu hiç unutmayın. Evinize ilk kez geliyorsa,  kişiliğinize dair hiçbir ipucu vermeyin, vermeyin ki; merakı daha da artsın.
Kütüphanenizde bir iki tane Sado- Mazo ile ilgili kitabı (varsa) öne çıkarın. Gazetelerin kuponlarından biriktirip aldığınız “ 101 adımda Seks” “Partnerinizi Çıldırtmanın 10 yolu” gibi kitaplar varsa hemen imha edin.

Bu işin gece yapılması, olayın gizemini artırır. Sizi rahatlatır. Onun için öğlen vakti , ikindi vakti olmaz bu işler. Gelecek kişi muhtemelen içki de  getirecektir. Bir bardak içkiyi ona da ikram edin;  sessizce karşılıklı için.

Yoksul insanlar için ayırdığınız; eskimiş ama biraz önce o gelmeden boyadığınız ayakkabılarınızla bir iki tur atın odada. Parkeye bastıkça tak tak diye inlesin. Elinize deri görünümlü bornoz kuşağını da alın, şimdi ona çaktırmadan belinize bağlayın. Kenarına yukarıda bahsettiğim “He-Man” çizgi filmindeki gibi görünen bıçağı sokun. Üstünüzde siyah eteğiniz, koltuğa, tam karşısına oturun. İçkinizi yudumlarken bacaklarınızı hafifçe aralayın, 1 TL” lik ağası kaçmış çorabınızın bir kısmını gösterecek kadar cömert olun. Adam çıldırdı muhtemelen. Keyfini çıkarın. Söylememe gerek yok, gözlerinize simsiyah( kedi gözü gibi olacak şekilde) kalemi çekmiş olduğunuzu düşünüyorum. İçki yavaş yavaş tüm bedeninizi kapladı değil mi? . Güzeell. Adamın gözleri kaymaya başladı.” Bu kadın birazdan ne yapacak?” diye düşünüyor. Onun gözlerine dik dik bakın; sert ve emreder gibi. Adamın omuzları yavaş yavaş aşağıya insin korkudan ve meraktan.
Çişi gelip kalkacak adam.” Tuvaletin yeri ner..” demeden “Ben sana kalkabilirsin dedim mi?” diye azarlayın onu. “Şey, özür dilerim”
“Sus! cezalısın! çabuk otur önüme!” deyin.

“Sil şu ayakkabıları” (eline kirli bir bez tutuşturun) Birini silerken diğer ayakkabınızın topuğuyla adamın baldırlarını yavaşça ezin. Bir bakın, tepkisi nasıl, sesini çıkarmıyorsa devam edin, hoşuna gitti.

Odanın bir kenarına koyduğunuz Ayvalık zeytinyağını yavaşça elinize alın.

”Çıkar şu çorapları! Çabuk! , Sakın yırtma, yırtarsan ceza vereceğim “ deyin. Adamın elleri titremeye başladı. Çorabı titreyerek çıkartıyor, ayaklarınıza geldi , şimdi onu tamamen çıkardı,

“Koy onu kenara, sersem!”

“Al bu aromalı yağı, bacaklarıma masaj yap, çok yoruldum”

Eline dökülen ayvalık halis zeytinyağını hünerli elleriyle bacaklarınıza yedirmeye başlar. Hafif yukarılara çıkar,

“Sersem! oraya dokun dedim mi ben sana” diye bağırın.

Korkarak ayak bileklerinize inecek,  oraya masaj yapmaya devam edecektir. Komşu çocuğunun biri sarı biri mavi topu kenardan size gülümsüyor. Bornoz kuşağını yavaşça belinizden çıkartıp, onun boynuna bağlayın. Adam yerde, elleri yağlı. Boğazını fazla sıkmayacak derecede bağlayın boynuna kuşağı , gözlerinin içine sertçe bakın, bacaklar hafif aralık unutmayın.

Elinizde bornozun ipi, onu mutfağa doğru dört ayak üstünde çekiştirin. “Buzdolabını aç ve şu sütü(bozuk olduğunu bilmesine gerek yok) bana ver !” deyin. Tekrar odaya dönün , sütü dudaklarınızdan göğüslerinize inecek şekilde döke saça için(içiyormuş gibi yapın.Unutmayın süt bozuktu)  Ağzınızın kenarından aksın. Adamın tansiyon yükseldi, yanakları alev alev.

(“Sütle içki karışsa zehirler miydi lan ? “diye sormayın, ben de bilmiyorum ama size bir bok olmaz)
Adamın pantolonun önünde salatalığa benzer bir kabarıklık peydah oldu, neredeyse bacaklarınızı delecek. Gözlerinizi o salatalığa doğru dikin, yayılan sütleri de hesaba katarak iştahla dudaklarınızı yalayın. (Birazdan onu ağzıma alacağım,  ifadesiyle bakın.) Siz dünyanın sekizinci harikasınız unutmayın; bu sefil adam burada sizi mutlu etmek için var. Kalp atışlarını oradan hissediyorsunuz,  farkındayım.

“Gel bakalım buraya” deyip, ağzına  mavi topu sokun. Karakoldaki tanıdık polisten aldığınız kelepçeyi takmanın tam sırası. Ellerini arkadan bağlayın, top ağzındayken, pantolonunu ve  gömleğini de topuklu ayakkabılarınızı kullanarak çıkartın; yırtın hatta.

Topuğunuzla cinsel organına bastırmaya başlayın, “agh ugh!” diye acı acı yanıt verince “ ne oldu? , canın mı yandı? Seni küçük köpek!” deyin.

O ağzında top olduğu için “ yapma, çok acıyor” gibi bir ifadeyle ağlak köpek gibi bakacaktır yüzünüze. Acımayın sakın. O, bundan zevk alıyor unutmayın. Şimdi biraz daha bastırın ama adamı da öldürmeyin, birazdan işinize yarayacak. Ayağınızın altında böyle kımıl kımıl kıvrıldığını hissedin organının. Keyfini çıkartın. Ohhh..

Adam boncuk boncuk terlemeye başladı. (Bu arada piç kurusu güzel de vücut yapmış; her yeri kaslı,  hele şu adonisler, ben yemesem başkası yiyecek bunu)

Uzun bacaklarınız ve  daracık deri eteğinizle  kalçalarınızın sağ ve sol lobları  iyice ortaya serilmiş durumda , seksisiniz yani. Adam yerde. Şimdi topu çıkartın ağzından , yeter bu kadar işkence.

Biraz da sizi mutlu etsin bakalım, köpek. Ellerini çözün, adam rahatlasın. Bir sigara yakın, dumanını suratının ortasına üfleyin, gözlerinizde yine o sert pis bakış.

Ayakkabılarınızı çıkarmadan sizi soymasını ve sevişmesini emredin. Hadi kolay gelsin. Bir sonraki kısıtlı bütçeyle fantezi köşemizde görüşmek üzre. Sağlıcakla kalın. İyi hafta sonları.

20 Ekim 2011 Perşembe

TOPRAK OLMAK NE GARİP ŞEY ANNE...

"Ey işbirlikçiler, size bu ülke çok fazla, size bir şeyh yeter, sizin neyinize bir memleket sahibi olmak. Sizin normal hakkınız İtalya sahillerine yanaşan Afrikalı göçmen botlarında yaşamak.

Siz bir bağımsız ülkenin ne olduğunu bilseydiniz önünüze ilk çıkan ajanlara satmazdınız..

Siz yaylaların ovaların dağların buğdayın yağın zeytinin ne olduğunu bilseydiniz önünüze ilk çıkan müteahhitlere dağ taş satmazdınız.

Siz kahpenin hainin terörünün zalimin kim olduğunu bilseydiniz ülkenizi onların masasına koyup pazarlık yapmazdınız..

Bağımsızlık toprak bayrak size çok fazla, size bir şeyh ve ağzının içine baktığınız bir kaç ajan gazeteci yeter artar bile..

Değil bir ülke, size Mersin portakalının kabukları bile fazla, Diyarbakır karpuzunun çekirdekleri bile size çok gelir, Allah kitap bağımsızlık toprak bilmeyen insanlara bu topraklarda yürümek konuşmak nefes almak çok fazla..."(*)

Ne çok konuştuk dünden beri, değil mi? Herkesin söyleyecek bir şeyi vardı
Herkes birilerine çamur attı, suçlu aradı. Belki kafanız şişti, kulaklarınız ağrıdı, mideniz bulandı. Öf pöf.! "Nedir bu gösteri?" "Nedir bu galeyana gelme ?"  "Nedir bu bir gün yas tutmak, eğlence programlarını iptal etmek?".. " Bugün ağla, yas tut,  yarın göbek at, olacak iş mi bu?" dedi.

Herkesin kendince haklı sebepleri vardı...

Ne söylersek söyleyelim ortada bir gerçek vardı.:  Elime aldığım gazete de bu gerçeği tüm acımasızlığıyla ortaya koymuştu. Onlar ana sayfadaydı !
Sakalları bile çıkmamış, masum suratlı, neye,  niçin ateş ettiğini bilmeyen, boyundan büyük silahlar taşıyan, ergenlikten yeni çıkmış, henüz "erkek" kimliğine bile  bürünememiş ÇOCUKLAR.!
Evet,  çocuktu bu fotoğraftakilerin çoğu , çocuk!

Kiminin gözlerinin içi gülmüş objektife bakarken,  askerliği bitmeden gazetelerde "Şehitlerimiz " başlığı altında yayınlanacağını  bilmeden,

Kimisi henüz dudaklarına değemediği sevgilisine vermek için bu fotoğrafı,  daha bir fiyakalı bakmış,

Kimisi son derece ciddi bir ifadeyle bakmış," erkek" gibi durmaya çalışmış. Kimbilir kaç akrabasına, arkadaşına yollamıştır bu fotoğrafı arkasına "Ölürsem benden size hatıra" diye.

Gazetenin arkasını çeviriyorum, olmuyor...  tekrar dönüyorum sayfaya,  yüzlerine bakıyorum tek tek, gözlerine, erkekten çok çocuk olan bu kardeşlerime. Dedim ya,  öyle umutla bakmışlar ki o fotoğrafta;  kısa bir süre sonra "24 Şehit" haberiyle baş sayfaya konulacaklarından bihaber.

Erken ölüm olmuş be! ..

Askerlik bitince işe başlayacaktı belki Ahmet,
Hüseyin sevgilisine nişan yüzüğü takacaktı,
Birol yavuklusuna doya doya sarılacaktı mavi beresini çıkartınca.
Süleyman şafak bitince anasının elini öpecek" bitti anacığım işte! " diyecekti.
Olmadı.
Yarım kaldı hayatları.
Henüz erkek olamadan asker olup, gencecik bedenleri hayatında hiç görmediği bir insanın kurşunlarında bıraktılar.  Ne vuran tanıyordu onu, ne vurulan. Ortada bir amaç vurdu; " Gördün mü öldüreceksin, kana bulayacaksın".

Bu intikam, bu öç alma duygusu tetiklendikçe  hiçbir şey değişmeyecek, hiçbir şey düzelmeyecek. İnsanı insana kırdırarak bu kanlar akmaya daha çoook devam edecek. Analar yarım kalacak, sevgililer yarım...Annesine "çok üşüyorum anneciğim"  demiş Eyüp, kazak göndermiş annesi. Kazağını giyemeden ölmüş...

Bu güzel yüzlü çocukların fotoğraflarına bakıp, annelerine söylüyorum şimdi.

"Ne garip duygu şu  ölmek,
Baba olamayacağım örneğin,
Toprak olmak ne garip şey...
Öptüğüm kızlar geliyor aklıma
Bir açıklaması vardır elbet.
Saçlarına yıldız düşmüş koparma anne, ağlama."(**)



(*) Nihat Genç'in yazısından alıntı
(**)Nevzat Çelik'in" Şafak Türküsü" adlı şiirinden alıntı

18 Ekim 2011 Salı

GÜNCELLENMEK İSTER MİSİNİZ?

Son zamanlarda bir güncellemedir gidiyor..Hayatımızın her alanında güncelleniyoruz farkında mısınız?
Hani” kıvırmanın” az biraz daha medyadik, sosyetik hali “güncelleme” adı altında geçiriliyor bize.
Nasıl mı?

1) MALİYE ALANINDA; ZAM

Örnek; Son vergi artışları  için Maliye Bakanı “Bunlar zam değil, “güncelleme “ dedi. (Püff!!)))

2) EĞİTİM ALANINDA; OKULDAN ATILMA

Örnek; İlişiği kesilen öğrencilerle ilgili olarak konuşan müdür “ Okuldan atılan öğrenci yoktur sadece bazılarının eğitim durumları güncellendi” dedi.

3) ADALET ALANINDA; TUTUKLAMA

Örnek; Balbay, Şık, Şener, Hilmioğlu ve diğerleri tutuklandıkları için değil, güncellenen hukuki statüleri gereği Silivri”deler.

4) MEDENİ DURUM ALANINDA; BOŞANMA

Örnek; Eşinden boşanan ünlü artist “Eşimle ayrılmadık, medeni durumumuzu güncelledik” dedi.))))

5) ÖZEL HAYAT ALANINDA; SEVGİLİ OLMAK

Örnek; Ünlü şarkıcı bir süredir birlikte olduğu erkek arkadaşının evine taşınırken “Sevgili değiliz, arkadaşlığımızı güncelledik” dedi.


6) İLİŞKİ BAĞLAMINDA; SEVGİLİDEN AYRILMAK

Örnek; Ünlü şarkıcı, birlike yaşadığı erkek arkadaşının evinin önünden bavuluyla taksiye binerken, ağlayarak" Ayrılmadık, ilişkimizi güncelledik “ dedi.


7) İSTAHDAM ALANINDA; İŞTEN ÇIKARTMAK

Örnek; Çok sayıda işçinin işine son veren holding yöneticileri ekonomik sıkıntı dolayısıyla kimsenin işten çıkarılmadığını, sadece bazı işçilerin durumlarının güncellendiğini belirtti.


8) MEDYA ALANINDA ; SANSÜR

Örnek; Büyük medya patronu kendisine yöneltilen baskı ve sansür iddialarına karşı, “Bizim kuruluşlarımızda konuşmalara ve yazarlara asla müdahele edilmez, sadece bazı güncellemeler yapılır” dedi.


9) TEMEL HAK VE ÖZGÜRLÜKLER ALANINDA; KISITLAMA, SINIRLAMA

Örnek; Başbakan, herkesi önceden suçlu ilan eden ve masum olduğunu ispat etmekle sorumlu kılan son ceza yasası değişiklikleri için “Hiçbir hak ve özgürlük zedelenmeyecek, sadece bazı güncellemeler yaptık” dedi.

10) SİYASET ALANINDA; İKTİDARDAN DÜŞMEK

Örnek; Seçimleri kaybeden iktidar partisinin genel başkanı “Değişen bir şey yok , sadece iktidar durumumuz güncellendi dedi.)))






Yazının bir kısmı; Cumhuriyet Gazetesi/Emre Kongar/18 Ekim Salı alıntıdır.

13 Ekim 2011 Perşembe

OTOBÜSE BİLET Mİ ALDINIZ?

Hadi yorulmayayım, strese girmeyeyim şimdi diye araba yerine otobüsle gitmeye karar verdim. En azından uyurum yolda, kitap okurum, etrafı seyrederim... Son haftalarda İstanbul üstüme üstüme geliyor; o trafik, o minübüsçülerin psikopatça çaldığı kornalar beni çıldırtmaya başladı. Bu hafta sonu gitmezsem olmayacaktı.

Hani ,iki çiçek böcek göreceğim, aman temiz hava alacağım diye şu çektiğimiz eziyete bakıyorum sevgili hemşehrilerim. Eee gittiğim yer dağlık olunca otobüsteki halkimdan çok fazla incelik beklememek lazım.

1) TELEFONDA YEDİĞİNİ, İÇTİĞİNİ,ZIÇTIĞINI ANLATANLAR;

Otobüslerde cep telefonu kullanımı serbest olduğundan beri isyanlardayım. Oyun havalı melodiler mi ararsın, uzun havalı mı , Bülent Ersoy’dan mı?  Ankara’lı Turgut’tan mı? Her iki dakikada bir çalıyor o telefonlar. Sonuna kadar açık o ses. Bağıra bağıra konuşanlar, bitmeyen , uzatılan gereksiz konular, aynı lafı üç beş kere tekrar etmeler(sanırım karşıdaki anlama özürlü). Yani aldığım temiz hava da, huzur da eksik kalsın, evimden çıkmasaydım diyorum keşke ..
Otobüse bindim, bismillah! Saat dokuz. Öndeki koltukta Mualla hanım ve beş yaşındaki kızı Ayşe oturuyor. Tüm eş, dost ve akrabalara bildiriyor otobüse bindiğini. Dersin kutuplardaki buzulları incelemeye gidiyor. “Heh! bindik şimdi, Ayşe de yanımda, hava güzel ne yapalım İstanbul’da, gidelim dedik? Heheh”. Bir mutlu ,bir mutlu kadın. Şöyle mutlu ve rahat olamadım ona yanarım. (Aferin! İyi halt ettin canım, İstanbul’da bulunman hataydı senin zaten). Birazdan ciş molası veririz onu da anlatırsın.”Şimdi işedik biz, iyiydi Fikriye Abla” diye.

Hayır, belki Fikriye ablanın hiç de umurunda değil senin otobüse binip bir yerlere gitmen. Yolculuk boyunca o telefon elinden hiç düşmedi. Boğasım geldi kadını.
2) TV İLE OYNAYAN GÖRGÜSÜZ YOLCULAR; Bunlar biner binmez, sanki jet uçağa binmiş havasıyla o TV’nin düğmelerine nasıl basıyorlar yarabbim!! Kulaklığını  uzay üssüyle haberleşiyormuş gibi bir zevkle takıyorlar ki oturuşları değişiyor şerefsizm. Arkamdaki koltukta o düğmelere zırt pırt bastıkça benim koltuk oynuyor. Ben de iyice geri atıyorum kendimi rahatsız olsunlar  diye. Hele yolcumuz müzik kanalına bastıysa yandın! Ses sonuna kadar açık, popçulardan birinin moda şarkılarını dinliyor. Cıs tak cıs tak. Hey Allah”ım inşallah bozulur o TV de ayazda kalırsın diye dua ediyorum. Halka karışmayacaksın işte, git arabanla güzel güzel, neyine senin gibi pinpirikli birinin otobüse binmesi.

3) ZIRT PIRT HAVA KAÇIRAN YOLCULAR; Bunlar osurmak için özellikle otobüse binmeyi beklerler. Dışarıda sıkar sıkar, otobüs sallandıkça, zıpladıkça bunlar senkronize şekilde osururlar. Bir de osuran o değilmiş gibi hiç oralı olmazlar. Ben yüzümü buruşturur “öff... bu ne koku be? “ derim, camdan dışarı bakarlar. Üstüne alınmadıkları yetmezmiş gibi, beygir gibi gözlerini kapatıp, ağzını açar, horlaya horlaya uyurlar.

(Of of.soğuttunuz beni bu dünyadan. Bıktırdınız, tiksindirdiniz insan soyundan. Gidip kendime bir uzaylı herif bulup, bir adet E.T. doğuracağım, salacağım üstünüze..olacağı bu.)

4) ÇAY SERVİSİ YAPILDIĞINDA KENDİNDEN GEÇEN YOLCULAR; Bunlar hayatta bedava olan her şeye karşı büyük sevgi ve heyecan duyan insanlardır. Muavin çocukcağızım, en ön sıralardan servis arabasıyla göründüğünde toparlanırlar, koltuklarını dik konuma getirirler. Haşlanmış fil çükünde havyarlı avakado yiyeceklermiş gibi heyecanlanırlar. Hepi topu 50 kuruşluk , çokoprens, ya da kek yiyecek, olay belli. Bu tipler mutlaka “yedek alabilir miyim?” diye teklifte bulunurlar. Topu topu 3 saat yol gidecen, yeme şu zıkkımı, yeme! Gırtlağına hakim ol, bak götün taşmış yan koltuktaki amcanın üstüne. Bi uyu, kitap oku, el işi yap. Napcan yiyip? Aaa olur mu?

“Kahve yok mu?’” “Demleme çay yok mu?” , “Bu Colaturka , ben cocacola içerim” gibi kaprisleri, istekleri bitmez tükenmez...Bazıları hayatında ilk kez hizmetçi tutmanın verdiği küstahlıkla, ister de isterler. Ayağına geliyor ya iki lokma krakerle çay; onlar kendilerini hemen sultan sandılar. Allah kimseyi düşürmesin bunların eline. Hayatında hiç nescafe içmemişse bile bunu bir sosyetiklik olarak algılayıp, nescafeyi öyle bir havalı içerler ki... ah ah ! üstüne bir düşse de yansa derim içimden..Komşularına da “ ay, kek ikram ettiler, kraker ikram ettiler, çay içtik, necgafe içtik, yaylana yaylana gittik “ derler döndüklerinde.

5) KUSANLAR; Ben bunun sebebini yıllardar bulamadım. Ne zaman çoluk çombalak binen tipler olur otobüse eyvah derim bunlardan biri kesin kusacak. Kusacak tip bellidi; , o, cam kenarında böyle baygın baygın, ürkerek bakan bi çocuk olur,  işte o çocuk en fazla bir  saat içinde kusar!.. Ahhaa1  başladı arkada biri kusmaya, aman ne koku bu? Otobüste durulmaz artık. Akşamdan at eti mi , eşek ete mi yedirdin bu çocuğa Allah’ın cezası? O nasıl koku? Otobüs niye tutar insanı? Bu kadar mı görgüsüzsün lan? Binme o zaman. Otobüs tutması ne? Bunun treni ,vapuru, metrobüsü var. Toplu taşıma araçları hastalığımı bunlar da ? Ben kusuyor muyum hiç? Allah’ım sen koru beni bu insanlardan.Yarabbbbimmmmmm...

6) GIRTLAĞINA HAKİM OLAMAYIP BİNMEDEN ÖNCE SOĞAN, SARIMSAK YİYENLER;

İşte bunlar,  kesinlikle tarafıma hayatı zehir etmek için gönderilmişler. Ne güzel binmişim otobüse, dışarı bakıyorum, manzara seyrediyorum, telefon yok, bilgisiyar yok. Dağlara köylere gidiyorum, orada çiçek göreceğim, köy sobasının yanında oturacağım diye hayaller kuruyorum , yüzümde salak bir ifade..

Yandaki teyze beşince dakikada ” Allahhh!!! Çok şükür sana”... .Ardından bir sarımsak dalgası yayılır ki; ne siz sorun, ne ben diyeyim. “Pöffff!!! otobüs sarımsak koktu” diyorum muavine; Gülümsüyor. Kadın resmen sesli bir şekilde geğiriyor. “Pöfff!!!!! Her yer sarımsak. “Teyzeciğim, akşamdan sarımsaklı yemişsin, maşallah kaliteliymiş, hala etkisi geçmemiş. Yarasın teyze yarasın.” Alllahh!!!Kurtar beni.

7) KOLTUKLARI BİRLEŞTİRİP SOSYAL ORTAM YARATAN YOLCULAR; Sosyal hayatı arada bir otobüse binip, eşe dosta gitmekten ibaret olan insanlar topluluğu vardır bir de. Otobüste arkadaşlık kurup, telefon numarasını almak gibi gereksiz huyları vardır. Bayılırlar, konuşsunlar yanındakilerle, sorsunlar, anlatsınlar. Hatta yolculuk bitince “ ay çok sevdim sizi gelin biz de yemek yiyelim” boyutuna kadar gider bu.

Arkamda aynen öyle bir grup. Ön ikiliyle arka ikili ev almışlar, öbürküler de bilgi istiyor. "Kaça aldını?, nasıl ödediniz? Ay siz de gelin, komşu olalım " diyor. (Bismillah 5 dakikada). Baktım konuşma benim arka koltuktaki gruba sıçradı. Altı kişi on beş dakikadır konuşuyor. Dayanamadım "Biraz daha uygun bir sesle konuşursanız kitap okuyacağım" dedim. Çok bilmiş hanım " ama burası kitap için uygun değil, kütüphane mi ki burası?" dedi. Ben de "ama kafeterya ya da bar da değil " dedim,  sustular neyse...Kimbilir ne küfür yemişimdir heee..

Bir mini yolculuk hikayemde böylece sonuçlandı. Haa bir de tam Harem’e yaklaşırken bir kaza atlattık. İlk başta ben koştum ön tarafa “ bir bakalım hasar var mı ? açın bi zahmet kapıyı’ dedim. ‘Lütfen yerinize oturun, sakin olun hanımefendi “ dedi şöför muavinimiz. Oysa ki gayet sakindim..

Bunca gıcıklıktan sonra çatır çatır çatlayan camlar, dağılan kaporta bile mutsuz edemezdi beni, öyle değil mi?
E güzel şeyler de oldu tabii...buyrun bir iki fotoğraf...
Bolggerın notu; Hadi yine beleşten yazı okudunuz, hadi hadi.....
Biz de kek gibi uğraşıyoruz burda, beş kuruş para alsam içim yanmayacak. Mahsustan imla hataları da yapıyorum, düzeltecek vaktim yok vallahi. Lutfedip yazdığıma dua edin..





7 Ekim 2011 Cuma

MESLEK HASTALIKLARI (2); PARANOYA

"Uzaylıdan dost olmaz”ın dünyadaki karşılığı ; "İşyerinde dost olmaz" dır.

İmkansız değil ama zor. Bu zamana kadar çalıştığım yerlerde mutlaka aklı fikri ispiyonlamada, tuzaklar kurmakta olan hatun/erkek kısmı oldu. Haa... bunlar tek benim başıma mı geliyor? Yooo..heryerde var, değil mi? Var tabii, olmaz mı? Ama ben kendimi anlattığıma göre sorun yok.

İnsanların içinde ne kadar kin haset nefret varmış da , yıllarca bunlarla mücadele etmek için Allah beni bu dünyaya göndermiş. Yorgun, umutsuz kalmış ruhumu bir ben bilirim bir de bunu yaşayanlar.(Alt kattaki Zehra teyze'nin sözleri gibi oldu.)
İş hayatını tatmış her canlı” paranoya “hastalığına yakalanır. Kim gerçek dostum?, Bakalım beni gerçekten koruyacak mı? Eee ..hani ben sana aramızda kalsın diye anlatmıştım, sen neden genel müdür”e ilettin bunu? Ama hani, hani biz dosttuk? “ Cümlelerini çok kullanmışımdır..
Eee... kullana kullana paranoya konusunda kaşarlandık. İş hayatımın ilk günlerinde her darbe yiyişimde hüngür hüngür ağlar, krizlere girer, eve yüzü gözü şiş gider, gece de uyuyamazdım. Sonrasında resmen hastalıklara kaldım , insanlardan kaçmaya başladım...
İnsan kısmının iç yüzünü görmek isteyen işe girsin, fazla değil, bir yıl içinde tıbbın kabul ettiği "normal"  insan tarifinin  içine sıçılmazsa,  aha ben de buraya yazıyorum..
O ev kadınları “Ayy.. yoruldum, Ay,  çocuklar başımı yedi, ay pazarda her şey pahalı, hasta hasta yemek yaptım” diye şikayet ediyorlar ya, boğasım geliyor onları. “Gel çalışsana bir gün işyerinde o koca götünü kaldırıp” diyorum. "Sen çocukların ve kocanla uğraşıyorsun. Bende yüzlerce koca ve çocuk,  bir de akıl hastaları var"  diyorum. “Ay... ben çalışamam öyleeeee” diyorlar. "O zaman sus ve yalamaya devam et " diyorum....

İlk işim evimden çok uzaktaydı. Gitmek bir kabus dönmek bir kabustu. Ben de bazen Üniversitenin kız yurdunda kalan kardeşimin yanına gider, gece orada kalırdım. Lazım olur diye de  ofisteki çekmecelerimde  gecelik, yedek tshirt, don, sütyen, kot falan bulundururdum. Muhasebede şerefsiz bir çocuk vardı. Kendini genel müdür sanan tam bir kro...Ailesinin bilmem kaç kızdan sonra dünyaya getirdiği tek erkeği olduğu için yok yere şımartılmış, küçükken bol bol pipili fotoğrafı olan erkek tayfasından biriydi işte.
Ben bunun dediklerini dinlemez, kendi bildiğim yöntemle çalışırdım. Bu da gücüne tapınmayı adet edinmiş ailesinden gördüğünü benden de beklemeye başladı. Sürekli genel müdüre ispiyonluyordu beni. Bir gün toplantı odasının önünden geçerken içeride adımı zikrettiklerini duydum. Bir adım gittim, geri geldim. Başka çarem yoktu,  dinleyecektim. O bilgileri bana başka kimse aktarmazdı. Kalbim tshirtimden çıkacaktı duyduğumda, elimle tuttum, fırlıyordu az daha.

Bu piç, genel müdüre dedi ki” Bu kız çekmecesine iç çamaşırlarını koyuyor yaa..” Gözlerim karardı gerçekten duyunca, kenardaki merdivenin korkuluklarına yaslandım. Bir insan bunu nasıl söyler ?Sen nereden gördün? çekmecemi mi karıştırdın? Evet,  aynen öyle yapmış. Genel müdür de “Çekmecesindekiler beni ilgilendirmez” dedi ama bu cevap azdı onun için. Odaya dalıp; "ulan pezevenk! benim işimle ilgili bir hata söylesene. O kadar eşya içinde iç çamaşırları mı kaldı aklında? Sapık! Ben de o zaman cahil cühela tabii, susup susup ağlarım sadece. . Ah ah!! şimdiki aklım olsa. O çocugu bir bulsam var ya....ikinci kez sünnet ederdim.

Sonra benim karşımdaki , üç katım kiloda, 160 boyundaki hatun.. O da başladı, tombul midesindekileri kusmaya. Boyundan büyük şikayetler ediyor zilli. "Yok, onu azarlıyormuşum. Yok, yaptığı işi beğenmiyormuşum. Ah ah! Ofisin dili olsa da konuşsa. O kızın yanlış yaptığı hesapları düzeltmekten anam ağladı. Herkesin kredi kartından iki kez para çekerdi, müşteri sıçıp sıvamak için aradığında  o, "Sen güzel kıvırıyorsun , konuşsana şununla” diye bana atıyordu telefonları. Ben de ona “biraz daha dikkatli davran” dedim diye şimdi yalakalık için bunları kullanıyordu zavallı, beyinsiz kadın.

Yüksek sesle konuşmaları işime yaramış, ne menem bir pislik olduklarını öğrenmiştim. Odadan çıkıp yanıma geldiklerinde , öyle rahatlardı  ki;  biraz önce benim hakkımda konuşanlar onlar değildi sanki. O zaman öğrendim, işyerinde dostum olmayacağını...

Yıllar sonra karşılaştık bu hatunla.. Benim iş yerinden ayrılmamdan 6 ay sonra işten çıkartılmış. O muhasebeciyle beraber hem de. Üstelik karnında çocuğu varken... “Yaa...” dedim “Yeliz hanım, İnsan ektiğini biçiyor ”.  Kızardı ve sustu...
Konumuzun başlığı neydi? Paranoya..Sonraki işyerimdekiler ayrı bir muammaydı. Hepinizin başına gelmiştir eminim, benden daha beterleri de vardır öykülerinizin arasında. O kadar ufak şeylerle uğraştılar ki bu insanlar, bazen diyorum insanlar ispiyonlamaktan, çelme takmaktan, kovdurtmaktan nasıl bir zevk alıyorlar?  Özel hayatlarındaki mutsuzluğu, tatminsizliği, kırılgınlıkları , evde yapamadıklarını işyerinde mi yapmaya çalışıyorlar? Neden iki insanın konuşması mümkünken bir üçüncü şahsa aktarılı sorunlar?Politikliğinize sıçayım.
Neyse... boğazım fena halde ağrıyor, hafta sonu yaklaştı içinizi karartmayayım. Gidin bi kahve için, ıhlamur için, sevgilinizi öpün, ne bileyim domates biber dikin, kitap okuyun, şiir yazın ama şu etrafınızdakilerle uğraşmayın gereksiz yere...

Hem çok sevdiğim bir söz var. “Mat mısın ki beni mat etmeye çalışıyorsun?” . Mat etmeye çalışanlar hep mat”tır bunu unutmayın...

3 Ekim 2011 Pazartesi

MESLEK HASTALIKLARI

1) KISKANÇLIK ; Hastalıkların içinde en fenası, en yaygın olanı, en sinsi olanı : kıskançlıktır. Şirketlerin yarısından fazlası kadın. Böyle olunca da haliyle bitmez bu mesele.

“Ay bu kadın ne giymiş?", "Ay amma da büyük götü varmış" , "Ay bu parayı nereden buluyor bu kadın hergün başka başka kıyafetler?".  "Hayri bey'le kırıştırıyormuş bu, haberin var mı?" ” ,”Eee, onun için şef oldu ya.” Söylentileri bitmez...

Bazı kadınların  sosyal hayatı sadece  işe gelmektir. Öyle işe çok bağlı olduklarından değil:  genç kızken aileleri onları “Ay kızım, sigortan işler, olsun olsun, sağlam şirket burası, nerden bulacaksın iyisini” diye atmışlardır buraya. Allah”tan atmışlar yoksa başka sosyal bir hayatı olmayacaktı bunların. Kız da öyle bıraktıkları yerde kalmıştır ağaç gibi. Tek bildiği; gelip gitmektir.

Bu kızlar, tüm kıyafetlerini iş yerinde giymek hayaliyle alırlar. “Muhasebeden Nuran bu elbisemi görünce geberir kıskançlıktan", "Ay, bacaklarım da yandı, tatile gittiğimi anlasınlar bari",  "Bu mini eteğe Aysel imrenecek", "bu çoraptan kimsede yok, şimdi toplantıda hepsinin dibi düşecek” diye düşüne düşüne helak olurlar Kadıköy mağazalarında...

Yemek yapmak, kayınvalidesine gitmek, akşamları efendi kocalarıyla sevişmek dışında tek bildikleri; kıyafet alıp giyinmek ve işyerine gitmektir. Hayatta bir bluz, bir tayyör, ne bileyim bir tunik almak onlar için Mars”ta hayat olduğunu öğrenmekten daha heyecan vericidir.

İşyerindeki bütün kızların onları kıskandığını düşünürler. “Ay kıskanıyor da ondan tersliyor beni", "Ay kıskandığı için yardım etmedi bana” derler. Tüm sorunlar kıskançlık yüzünden çıkar onlara göre.
Bunlar özellikle Pazartesileri çok bakımlı gelirler işyerine (Yani maşalı saçlar onlar için bakımlı anlamına gelir) Neden biliyor musunuz? Cumartesi Pazar mutlaka bir düğün ya da nişan olmuştur. Eee oraya giderken de mutlaka bir maşa, fön yaptırmışlardır saçlarına. O eğlenceden sonra “Pazartesi de bakımlı bakımlı giderim iş yerine oh !” diye sevinirler ve o saçlarını asla yıkamazlar Pazartesi'ye kadar.

Hafta sonu ucuzluktan aldığı kıyafetlerini de giydim mi, o Pazartesi bütün millet onları kıskanıyor zannederler. Bütün  gün gereksiz yere ofiste dolanırlar. Herkes onlara baksın isterler. Ama dikkat edin::  işe bakımsız gelenler, ya da kendini iyi hissetmeyenler ortalarda gezmezler, kasılmazlar, gizli gizli otururlar masalarında.  Ne zaman o saçlar fönlenir, maşalanır, yeni bir elbise alınır,  o zaman  topuklarını gavur gibi vura vura ofiste gezerler. Elbisenin dikişleri pekmez kazanı gibi olmuş götünden atacak diye bakarım arkalarından. Allah”ım dersin kız Paris moda haftasında defilede yürüyen bir Heidi Klum. O bile bu kadar kendini beğenmiyordur herhalde.

Acaba ne hayal ediyor, kafasından neler geçiyor diye düşünüyorum hatunu incelerken. Ona sorarsan “Ay kimbilir nasıl inceliyor beni arkamdan şu cadaloz kadın, kıskançlıktan çatladı ayakkabılarımı görünce “ diye düşünüyordur, ne düşünecek ki başka. Ya da; akşam havlunun kenarına ördüğüm danteli diksem mi? Börek mi yesek yoksa mantı mı? Ne düşünecek ki başka bana “pilates neydi?” “Kartepe Erzurum”da mıydı” diyen kız?
Bu kızların bir de grupları olur işyerinden. Konuşmalarını dinlerim ara ara. “Çocuğuma gömlek aldım, papyon aldım bir de”. “Kayınvalidem elbise alacağım diye tutturdu beş saat kapalı çarşıda gezdik.” “Bu altın kolyeyi eşim aldı”(asla isimlerinden bahsetmezler, hep eşleridir o, hani kibar oluyor ya öyle.) “Ben doğum kontrol hapı alıyorum sen?” “Ayy... biz öyle yatakta sincap gibi atlıyoruz valla.” Kikir kikir. Konuşmaların yarısından fazlasını her cümlenin sonunda “hani anladın mı? anladın mı?” diye vokal yapan bir hatun dolduruyor zaten. Ben de oturduğum yerden kendi duyacağım şekilde konuşuyorum. “Yok yavrum, onların hepsi gerizekalı, bir sen akıllısın, anlamaz onlar “ diyorum. Demesem rahatlayamayacağım yoksa. Yoksa kalkıp iki tane tekme atacağım.
O çok güzel giyindiğini, bütün şirketin onu kıskandığını sanan pekmez kazanı götlü kızlar var ya; Kızım seni ancak mahallendeki kapı önüne kilim atmış, dantel ören teyzeler kıskanır. Ne giymiş bugün diye incelerler, biz değil. 'Biz senin ne giydiğinden ziyade ne konuştuğun ne düşündüğünle ilgiliyiz' demek gelir içimden diyemem işte, anlamaz nasıl olsa....

Birkaç güne kadar diğer hastalıkları da ekleyeceğim...Hadi gidin bi elma filan yiyin, süt için hadi hadi..

23 Eylül 2011 Cuma

GENÇ GİRİŞİMCİLER ARANIYOR..


Genç Girişimciler Londra'ya Gidiyor!

British Council'in düzenlediği Yılın Genç Yaratıcı Yayın Girişimcileri yarışmasına başvurular başladı!

British Council , her sene değişik alanlarda düzenlediği girişimcilik yarışmaları ile adından söz ettiriyor. Bu yıl, yayınclık alanında düzenlediği "Yılın Genç Yaratıcı Yayın Girişimcileri" ile ilk defa bir değil iki girişimciyi birden ödüllendiriyor. Kazanan isimlere masrafları British Council tarafından karşılanan Londra sektör turu hediye ediliyor. Kazanan katılımcılar yayıncılık sektörünün uluslararası alandaki en önemli buluşma noktalarından biri olan Londra Kitap Fuarı'na katılma fırsatı yakalıyor. Yayıncılık dünyasında yeni girişimleri tanıyarak kendi alanlarında araştırma yapma fırsatı yakalayacaklar.

Türkiye Yayıncılar Birliği ve Kalem Ajans ortaklığında düzenlenen yarışma, yayıncılık alanında girişimcilik ruhu taşıyan 21 - 40 yaşları arasında, sektöründe tecrübe sahibi genç girişimcilerin katılımına açıktır. Son başvuru tarihi 28 Ekim 2011 olan yarışmaya katılmak ve daha detaylı bilgi edinmek isteyen adayların British Council Türkiye websitesini ziyaret etmeleri yeterlidir.



19 Eylül 2011 Pazartesi

AÇIK OFİS, PLAZA MLAZA..





Ay Allah bu plazaları yapanları ne yapmasın e mi? Sen tık bizi kavanoz gibi, havasız ,penceresiz yere, doldur üst üste; hadi buyrun çalışın de.
Ay o ne kalabalık öyle, ay ne gelen bitiyor ne giden. Her taraf insan, insan, uğultu... öleceğim sanıyorum , koşa koşa çıkmak istiyorum oradan.
"Özel odalarda fısır fısır yapmayın, Ne yaptıysanız göreyim" mantığıyla sapsarı, mutsuz suratlara mahkum ettiler binlerce insanı.
Bir alışveriş merkezlerini bir de plazaları sevemedim. Plazana başlayayım senin. Plazaymış. Ne işim var benim gökyüzünde? Ha hapis ha plaza benim için. Ben 3 yıl bankacılık yapmıştım. Bankam sahildeki yerinden o kulelere taşınınca istifa ettim. “Aaa, neden ne oluyor?” dedi müdürüm. “Çıkamam ben öyle yüksek, oksijensiz yerlere, panik atağım hem ben “ dedim, çıktım bankadan. İki ay gezdim, dolaştım. Sonra daha güzel iş buldum. Zaten sevmemiştim bankacılığı.. Bana göre değildi. Zaten bana göre olan bir iş şu an icat edilmedi.
Ne diyordum AÇIK OFİS. Adında da anlaşılacağı üzere, gizlisi saklısı olmayan, herkesin herkesi gördüğü, sevgilinizle, eşinizle, arkadaşınızla olan konuşmalarınızı herkesin duyduğu, akşama hangi fasulyeyi hangi tencerede pişireceğiniz, kimin düğününe gideceğiniz , hangi takıyı takacağınızın tüm arkadaşlarınızca bilindiği Amerikan sisteminde bir çalışma yeridir.

GAZ PROBLEMLİ OLANLAR

Gaz problemi olanlar için nasıl bir işkence olduğunu tahmin edebiliyorum. Kimse fark etmesin diye asansöre binip,  sekiz kat aşağıya inmeniz gerekebilir . Asansör kimi zaman bi aşağı bi yukarı çıkar, osurma hevesiniz de geçer gider. Kimi zaman asansöre tek başına binersiniz ' ay bir osurayım aşağı inene kadar'  dersiniz, o neee... Aman Allah'ım!  Dördüncü katta toplantıdan çıkmış koca göbekliler geliyor. Hay Allah! Benden başka kimse de yok ki... kimin üstüne atacağım şimdi? '  diye ölürsünüz stresten. Adamlar içiri girer;  minicik etek, topuklu ayakkabı giymiş ve bol  osuruk kokan bir kadınla karşılaşırlar.' Ben yapmadım, o yaptı' demek gelir içinizden ama yok öyle biri. Tek dileğimiz o adamlarla bir daha karşılaşmamanız...

KAVGA ETMEYE HASRET OLANLAR

Akşam sevgilinizle, eşinizle, annenizle kavga ettiniz, sabah da birbirinizi görmeden işe geldiniz. Bir iki saat sonra ofisinize telefon ediyor kanlınız. Nasıl bağırıyor , 'Sen akşam masayı bile toplamadan yatmışsın, zaten evin kirasını ben ödüyorum , sen akşama kadan alışveriş yap, parfüm al. başka bildiğin yok,  bıdı bıdı”, söylenir durur.  Siz de tam okkalı bir cevap vermek üzereyken nasıl oluyorsa herkes sus pus olur o anda." Ulan bi konuşun da ben de şurada adama küfür edeyim rahat rahat. Bi printer açın, fax çekin, telefon edin. N'oldu,  beni mi beklediniz susmak için?"...

Kibar davranmak, kısık sesle konuşmak zorunda kalırsınız, oysa içinizden nasıl küfürler geçiyordur. Dişlerinizi sıkarsınız. “Akşama ben seninle konuşacağım canım” dersiniz. Eşiniz/sevgiliniz ” aaa.. demek bana kızmamış, gayet yumuşak geliyordu sesi, ee sonunda anladı haklı olduğumu “ diye havalara girerken.  siz afiyetle bisküvinizi yersiniz.(nasıl afiyetse...)


CEP TELEFONUYLA KONUŞMA ARZUSU;

Açık ofislerde cep telefonuyla konuşmak için  uygun yer bulmak da çok zor . Nerede konuşacaksınz? Tuvalette mi? Tuvalette işeyen işeyene. Bir dakika kıçını tutamaz şu kadınlar da , hayır hepsi mi sistit oldu bunların?  Diyelim  kimse yok tuvalette. Adama bir de çiş sesi mi dinleteceksin?  ..Aaa vallahi olmaz, bu kadar terbiyesizliğe katlanamam. (Gerçi bizim iş yerindeki hatunlar tuvalette müşteriyle konuşuyorlar. Geçen gün gördüm “çok ayıp ama “ dedim. “Sana ne” deyip kızdılar bana. ) ...

 
BAĞIRA BAĞIRA KONUŞANLAR;

Bu ortamlarda insanlar nasılsa “karşıdan beni duyar” diye telefon kullanmaktan vazgeçerler. “Ayşe Hanımmm... rapor tamam mı?” “Tamam bacım, tamam getiriyorum”  "Yanında yiyecek bir şeyi olan var mı?"... Akşama kadar avaz avaz bağırırlar. Mahalle ve Amerikan kültürünü iç içe yaşarsınız.
Kulaklık takayım falan dersiniz; kulaklarınızın haşatı çıkar akşama kadar müzik dinlemekten.

VELİ EFENDİ HİPODROMU;

Hele yerler halı kaplı değilse, akşama kadar Veli Efendi Hipodromu gibi tak taka tuka tuka seslerinden midenize kramplar girer. Şu sesler bir bitse de rahatça çalışsam dersiniz ama ne konuşmalar biter, ne telefon görüşmeleri ne de topuk sesleri...

AÇIK İNTERNET:

Girdiğiniz sitenin ekranda cıs cıbıldak görülmesi de çok rahatsız edici diğer unsurlardan. (Adam gözlerini diker ekranınıza “hımm kadına bak.. arkadaş arıyor, chat yapıyor, zilli, kesin bu adamlardan biriyle yatacak akşama, Allah bilir seksli mesajlar yazıyor,  kimbilir belki de sanal seks yapıyordur) diye yazdıkça yazacaktır kafasında. Hani siz sonunda”Buyrun, siz de katılın hep beraber okuyalım , ne var ne yokmuş “ demek istersiniz..

HÜMKÜRENLER...

Hele kış mevsimindeyseniz,  burnunu kanalizasyon borusunu boşaltır gibi boşaltan mı ararsın, kedi gibi 'hapşiiiiii 'diyen arkasından yüz tane”çok yaşa” ve “sen de gör” diyaloglarının defalarca tekrarlanması mı dersiniz , yoksa mikrobun size bulaşma olasılığının garanti olduğu ortam mı dersiniz, ne derseniz deyin.


TUVALET MESELESİ...

Bunların tuvaletleri de ayrı bir olaydır zaten. Üstü de altı da açıktır kapıların.. Osursan osuramazsın, sıçsan sıçamazsın. Tam tuvalete girdiniz genel müdür orada. ” Merhaba “ diyorsun kadına. Onun çıktığı tuvalete doğru gidiyorsun, onun biraz önce oturduğu klozete oturuyorsun, içerisi leş gibi kokuyor.

“Aaaa sıçmışsınız, taze taze “ ...Maşallah ne yediyseniz böyle, içinize ceset kaçmış sanki" falan demek ister canınız. O lavaboda ellerini yıkar, gayet rahat bir şekilde, sonra da tak taka tak seslerle masasına döner. İnsan bi utanır di mi sıçtı diye, kokuttu diye, ben olsam yerin dibine geçerim. Yok anam bu yeni nesil pek bir rahat bu konuda. Umurlarında değil hiçbir şey .

Yerime geçtikten sonra o kişiyi hep o iğrenç kokuyla hatırlarım. Şirkette bir hatun vardı mesela, maşallah kürklü koyun gibi götü vardı. Tam ikiye on kala girer, gayet rahat bir şekilde çıkardı. Ben arkasından koşa koşa giderdim tuvalete. Böğğğhhk. Sanki sıçan o değilmiş gibi ellerini gayet rahat yıkar, bir de sohbet eder yanındakilerle.
Arkamdan giren ne der, burda sıçmasam da evde sıçsam,  insanlar rahatsız olmasa gibi bir sorun yok , oooohh öyle rahat ki...
Bazen dakikalarca beklersiniz içeride rahatça çiş yapmak için, ne mümkün. Ne giden biter, ne gelen o tuvaletlere. Akşama kadar sıkarsınız kendinizi..

Bir bok sanırlar plazada çalışmayı ama “beni öldürün, plazalara koymayın” derim. Haa piyasası epey boldur, o ayrı mevzu. Çeşit çeşit hatunlar, taş gibi erkekler...Karar sizin, ne diim valla. Ben evde ayıcıklı pijamalarla çalışmayı hayal ettiğim için hani pek cazip gelmiyor oraları. Piyasayı da yapmayayım canım n”olcak. Hadi eyvallah ben yattım. Sütüm bi kenarda beni bekliyor.
Bayyy



13 Eylül 2011 Salı

YUVA YAPICI ŞADİYE TEYZE

Eş dost akraba talukatı taktı bana bir ara. Herkesin de bildiği “iyi bir erkek” varmış nasılsa  benim için. “Yaaa, yok, olmaz öyle şey, ben tanışmam öyle, görücü usulü mü kaldı bu zamanda Hele bana,  hiç uyar mı?, Yapmayın Allah aşkına, şu tipime şu duruşuma bakın bir. Ben kafası estiğinde evden çıkan, bazen eve gelmeyi unutan, yalnızlığa alışmış, tek başınalığı seven bir kadınım. Ne işim olur benim iyi aile çocuklarıyla “ desem de, yediler bitirdiler beni .."İlle de görüş, belki aşık olursun". Yok be, ne aşkı canım, sırf kırmamak için kaç kişinin bulduğu erkekle görüştüm ben,  biliyor musunuz?
İlk buluşmada beni beğenmeyip, kaçsınlar diye en çirkin halimle gittim. Makyaj yapmadım, saçımı yataktan nasıl kalktıysam aynen öyle toplamadan gittim. Ağzıma sakız attım , cak cak çiğnedim görüşme boyunca.. Bir de hiç alışkanlığım olmadığı halde çat çut sms attım millete.
Of,  offf !! O harcadığım dakikaların hepsinin hesabını soracağım bir gün sizden....


“Ay, n”olur...tanış bak. ben gördüm o çocuğu, sana çok yakışır.  Akşamları asansörde karşılaşıyoruz, selam veriyor , halimi hatırımı soruyor .Valla isterim öyle biri ailemize katılsın” diyor benim uzaktan akraba.
Onun apartmanında oturan bir arkadaşının erkek kardeşine yapacak beni. Şadiye teyze ve bu kadın.

“Hııı,,” dedim ben, Kim bilir neye benziyor?  hayat tarzı nasıl?  yoksa hiç tanımadığı biriyle neden görüşmek istesin adam ? Etraf kum gibi kız kaynıyor, Esmeri sarışını hamaratı ,bakımlısı, mutfakta döktüreni, tatlı dillisi. Ben ne tatlı dilliyim, ne hoş sohbetim. İkinci cümlede adama laf sokmaya başlarım. Tanıştığına bin pişman olur adam.”...

Yalvar yakar yine ikna ettiler beni. Gökten yağmur yağmıyor,  sanki yırtıldı gök anasını satayim. O nasıl bir yağmur.

“Saat 5 gibi benim büroya gel, çocuk da oraya gelecek, mahsustan haberi yokmuş gibi olacak her şey.”

Zaten bu durumlarda hep insanlar birbirinden habersizdir. İki taraf da bal gibi de bilir ama hep habersiz habersiz görüşürler işte.

“Doğal oldu tamameennn, bir arkadaş ortamında tanııışştttıkk, o geldi yanıma, beni çok beğenmiiişşş...”
Nah!  doğal oldu. Koca koca diye ölüyordun kız. Arkadaşlarına yalvardın" nolur,  birini bulun bana"  diye de,  arkadaşların mecbur kaldı birilerini toplayıp getirmeye. Doğal olmuş ..yaaaaa...

.
Neyse benim saçlar o zaman böyle bukle bukle, pırıl pırıl, gözler boncuk boncuk, ten desen pürüzsüz, göt göbek yok ,incecik bacaklar;)) Buluşmalara giderken nasıl da güzelleşirim var ya, hani yedi kuaför getirsen, yaşam koçu getirsen, makyöz getirsen böyle olmaz.. Allah tarafından nur geliyor bana ....İstemiyorum ya ondan. Heh,  ne dedim. Gözlerime uyan açık mavi bir body, dapdaracık bir kot, upuzun çizmeler. Çocuk,  aile çocuğu ya,  beğenmesin diye mahsustan  onun yanında dominant olacağım . "Ay, ben bu kızla yapamam"  falan” desin, “Çok züppe desin, çok havalı” desin...diye.

O yağmurda şemsiye sekiz parçaya ayrıldı mı, . O,  bukleli saçlar yağmuru yedi mi, o ıslak saçlarla ben bir seksi oldum mu, dudaklar kiraz, gözler boncuk oldu mu, o açık mavi body de biraz ıslandı mı; ben oldum mu sana bir Live Tyler ya da Monica Belluci.(Gerçi ikisi de  çok farklı ya)
(O yuva yapmaya çalışan kadın hala söylermiş anneme "O gün  ne kadar güzeldi bu,  Betty" diye(Betty demiyor tabii))

Ben bu güzellikle,  basit,  küçük,  izbe bir emlakçı dükânındayım. Dükkanın camlar buğulu, içeride birileri var ama seçemiyorum, göz gözü görmüyor yağmurdan, bir yandan da küfür ediyorum , eğer bu çocuk bi çirkin olsun, yaktım alayınızı..


İçeri girdim, aracı olacak kadın mucuk mucuk öptü, “Hayatım, ne kadar güzelleşmişsin sen” . Salak karı! Ben hep güzelim de sen malı göster bakalım. Bana layık mı çok övdüğünüz adam. Hemen gelini yaptı beni kaşla göz arasında.
Şöyle baktım yarı loş dükkanın içine. Ayakta biri dikiliyor “ Kesin,  bu” dedim. Boylu poslu, lacivert montlu , dar kotlu, poposu da bana dönük, oh popo da taş,35 yaşlarında biri. Kızım,  oldu bu sefer, taş gibi herifi ayarladın bak, iyi ki gelmişsin dedim. Ben adama gülümsedim, o da bir garip baktı gülümsedi yandan yandan, Baştan aşağı süzüyor, heh şimdi vücuduma bakıyor, eti butu yerinde mi diye. düşünürken ben, “Betty ,Betty, çay içer misin?” dedi süslü Şadiye teyze gibi olan o aracı kadın. “Yok, sağol” dedim.
Meğer bana ayarladıkları adam o değilmiş. Müstakbel enişteniz, o kenarda sümsük sümsük oturan, asker renkli gocuklu , gözlüklü , hafif kamburu çıkmış,düz taban çocukmuş, Kaş göz etti kadın “bu” dedi dünyanın sekizinci harikasını gösterirmiş gibi. Ben de bu arada boşuna adamla oynaşmış oldum. Adam ev alacakmış zaten olayla bir bağlantısı yokmuş.
O yöne doğru baktım, hani olur ya kader bu, birden gözlerim parlar, içine alasın gelir adamı, taş gibi popolu biri çıkar. “Yaa , dışaradaki kızlardan sıkıldım ben, nerden geldiği belli olan, ailesi köklü aile olan bir kız istiyorum. Aşık olmak istiyorum, ben de aşkı bulamadım bu sahtekar dünyada” falan düşünüyordur. Olur mu olur. Hayır, olmazmış!!
Sinirden bütün dişlerimi göstererek acayip büyük bir gülümsemeyle gülmeye başladım. Sürekli gülümsüyorum ; “ay ıslandım, çok yağmur yağıyor “ benim ağız eşek ağzı gibi yanaklara kadar gidiyor. Sinirlenince bana böyle gülme krizi gelir. Beni tanımayanlar “ne kadar pozitif ne kadar güleç ne kadar mutlu bir insan ya rabbim “ der.


Nah...!!!

Bu adamsı çocuk denen şey ayağa kalktı, belli belirsiz gözleriyle bana baktı. Gözlükleri buğulanmış, hababam sınıfındaki öğretmenlerin gözlüğünden zaten , koskocaman . Gözlük camından anlaşılmıyor ama ben minicik, birbirine yakın gözleri hemen fark ettim. (Allah affetsin, birbirine yakın , küçük gözlü insandan oldum olası haz etmem, oldu mu benim ki gibi olacak, araba farı gibi)

Ben çocuğa büyük bir sevgiyle bakıyorum, aracı kadın benim onu çok beğendiğimi düşünerek (e tabi bir kız neden böyle gülsün ki ağzı kulaklarında, ) “Hadi siz gezin, dışarıda biraz” dedi. Salak, sanki anaokulu çocuğuyuz gidin misket oynayın der gibi. Hödük Şadiye yaaa.

Ben şimdi bu adamla ne yapayım? Ne konuşayım? neresinden tutayım?

Kısa kısa adımlarla penguen gibi yürüyor yanımda. Gittiğim yerde caddeye yürüyerek 20 dk falan. Ayağımda dünyanın parasını verdiğim Derimod Çizmelerimle bu salak beni yakın mesafe, para vermeyelim boşuna diye yürüttü. Evet ilk cümle bu “ paramıza yazık olur.”..

“Heh tamam” dedim “harika eğleneceğiz”
“Nereye gidelim?” dedi bana. Gittim cadde deki en kazık kafe ismini söyledim buna. “Hııı” dedi “sen de bayağı sosyeteymişsin”.

Allah belanı vermesin, oraya bizim kapıcının kızı doğum gününde erkek arkadaşı tarafından götürüldü.

“Ne içersin?” dedi bana (o anda siyanür)

“ben çay içerim” dedi. Cümleler aynen böyle yalnız, kısa ve kesik, tonlama yok. Ben saçlarımı savurarak “türk kahvesi ve yanında baileys” dedim. Bu yutkundu. Ben başladım sormaya buna, “ne iş yapıyorsun.?”

Aramızdaki konuşma aynen şöyle geçti

“Muhasebeciyim ben”

“Seviyor musun işini bari?”

“Bilmem, hiç düşünmedim ,ekmek parası sonuçta”

İşten gelince ne yaparsın , spor, yürüyüş, bar, sinema ?

Valla ben işten gelir gelmez pijamalarımı giyerim hooop TV karşısına geçerim. 12 gibi yatarım (aferin iyi bok yedin, bi de söyle, söyle..)

“Ben mi? ben gezerim buralarda işte belli olmaz”

Ben şimdi cevabını çok iyi bileceğim soruları soruyorum buna.”Ben seyahat etmeyi çok severim ya sen?” dedim, “ne yaparsın h.sonları. yaz tatillerinde filan?. Araba kullanmayı sever misin uzun yolda ? vs,,

“Valla ben her sene Temmuz ayının ilk haftası Ablamın çalıştığı bankanın kampına giderim, bir ay önceden alırım otobüs biletini. Orda yer içeriz sabah öğle akşam yemek bedava valla”.

(Tam hayal ettiğim gibi)

Bu konuşmaların devamını yazmıyorum. Hesap geldi ben kendi kendimi yiyorum Bu çocuğu bana nasıl ayarlamaya çalıştılar diye. Hesap bana göre normal ve/veya biraz üstü. ona göre ultra ultra korkunç bir rakam. Neyse paranın yarısını ödeyip diğer yarısını da ‘sen verir misin?’ dedi bana. Atacaktım parayı suratına. O sinirle çıktım dışarıya.” Ben taksiye atlayıp gideyim eve burdan “dedim. Hayatımın gerçekten ama gerçekten en sıkıcı ve zor 2 saatini geçirmiştim.

“Yok, biraz yürüsek? seni biraz daha seyretsem ? “ dedi yarısı kırık dişleriyle gülümseyerek. Allah ‘ın hıyarı bedavadan seyredecek, buldu güzel kızı. ‘Yok ‘dedim, ‘gideyim. biraz hastayım ben.’

Allah ‘ın cimrisi beni taksiye bindirdi. arkamdan melun melun baktı. Muhtemelen eve gidince hayatının en güzel rüyasını görmüştür gece beni sayıklamıştır kadının ayaklarına kapanmıştır benimle tanıştırdığı için dememe kalmadı. kadın aradı. ‘Nasıl geçti falan .curt curt.’ Bu aracı kadın çocuğun akrabası aslında. Birinci dereceden.

‘Konuştuk. çay içtik falan’ dedim. ‘Kısmet... Allah”ım inşallah olur’ dedi. “Sen de gözlerini ayıramadın ondan, hep yüzün gülüyordu yakaladım bakışlarını, anlarım be bu işleri, siz birbirinize çok yakıştınız “ demez mi...

İki üç gün geçti aradan, benim akrabayı da sıkıştırmış. Ne var ne yok gibi. Bizden hiçbir ses yok . yani ne çocuğu beğenmedim ne de beğendim,  hiçbir şey demedik, anlarlar herhalde dedim.

Ertesi günü annem kapıyı açtı işten gelince. Gülmekten gözlerinden yaş geliyor. “  N’oldu anne?” dedim.

“Şadiye Abla aradı, ben Betty’i çok severim, öyle çok isterim ki bize gelin olsun. Nasıl üzgünüm, nasıl” demiş, “Tabiii. anladılar çocuğu beğenmediğimi sonunda” dedim. “Hiç o uyar mı anne bana, mantıklı düşün. Akşam eve gelir gelmez pijama giyiyormuş. Allah bilir çizgilidir” dedim.

Annem kahkaha atıyor, gözlerinden yaşlar geliyor resmen, takma dişleri fırladı fırlayacak. “Yok kızım, öyle değil.
Çocuk diyor, çocuk diyor, ikinci cümle yok. "Anne, çıkar şu takma dişlerini de rahat gül bari”

“Çocuk senden elektrik alamamış. !!!!! Şadiye teyze çok üzgünmüş, çocuk adına özür diliyor...

6 Eylül 2011 Salı

ESRA'YA BİR ERKEK BULDUK MERSİN'den

Tarih fi ..

Hayatımın en büyük hatası olan ilk ilişkim. “İş kuracağım, zengin olacağım, tekne alacağım “ diye hayaller kurar, beni de ona inanmam için ikna ederdi.

İlişki sallantıda, bitti bitecek, sebep arıyorum. Yolun başında ben küçüktüm, bir şey bilmiyordum, o benim için herşeyi bilen , tecrübeli bir adamdı. O ne derse doğruydu. Ancak ilerleyen yıllarda ben büyüdüm, onun aslında hiçbir şey bilmediğini öğrendim.
Şehir dışına gitmiş. Portakal ticareti yapacak Mersin”de. Ve tabii zengin olacak. Acayip mutlu, sesi mükemmel geliyor telefonda. Hı hı deyip geçiştirdim. “Bak” dedi, “Bu sefer yanımda bir arkadaşımı getireceğim , senin o Zargana Esra”ya ayarlamak için , kız da kurtulsun artık yalnızlıktan' dedi.
Esra iş yerinden arkadaşım. Kısa saçlı, uzun boylu, düzgün vücutlu, kibar, aklı başında, modern dansla ilgilenen, hani güzel denmese de, ortadan biraz daha üstün bir kız benim gözümde. O dönem “sevgilim yok sevgilim yok , yapayalnızım” diye başımı yiyiyor. Ben de bu telefon üstüne Benimki İstanbul”a gelirken bir arkadaşını getirecekmiş, seninle tanıştırmak için “dedim. Epey sevindik, heyecanlandık.
Ben İstanbul'da epey bilinen bir Sosyal Tesiste çalışıyorum. Organizasyonlarla ilgileniyorum; Sinema, tiyatro, seminer, konserler filan. Tesis gerçekten Türkiye”nin elit insanlarından oluşan özel bir tesis. İnsanlar beni az çok tanıyorlar . O gece açık hava sineması var, Sefiller oynayacak. Biz de bunları bekliyoruz.

Benimki (maalesef) benden epey büyük ve alakasız duruyor yanımda. “Boyfriendim” demiştim bir arkadaşıma tanıştırdığımda da, kız arkasını döndüğünde “ne boyfriend”i, bu resmen manfriend” deyip dalga geçmişti. Öyle işte. Nerden buldum ettim sormayın, kısmet ...

Film başladı başlayacak, bunlar yok, Esra heyecanlı. “Sen git” dedim, “ben onlarla beraber gelirim yanına.” Esra sinemaya gitti. Biraz bekledim yok, biraz daha bekledim. Baktım karşıdan sırıta sırıta geliyor benimki(maalesef)

Yanında da bir anlam veremediğim, iri yarı. neredeyse benim 3 katım bir adam. Allah Allah dedim. Bu ne alaka bir durum? Yaklaştı bu , ben hala gözlerimi kısarak bakıyor, yanında getireceği adamı arıyorum. Sarıldı falan. “Nerede arkadaşın?” dedim. “Gözükmeyecek kadar küçük mü ?” dedi gülerek.

Baktım, tekrar benimkine(maalesef), soru sorar gibi, nasıl yani der gibi, anlamaya çalışır gibi baktım. Dondum kaldım. Güvenlik görevlileri, tesiste çalışan insanlar da gözlerini bize çevirmişler merakla bakıyorlar. Benimki zaten alakasız bir tip de, yanındaki için ne diyeceğimi bilemiyorum.

“Bu” dedi, “benim çok yakın arkadaşım Adnan. Dünya iyisidir bu” dedi. Ben herhalde portakal kamyonunun şoförü diye geçiriyordum içimden." Memnun oldum "demeye çalıştım ama bir türlü ağzımdan çıkmıyor o cümle, insanlar bana bakıyor bu kadar iki alakasız adamla ne konuşuyor diye. Giyinmişim şım şıkır.

Adam 2 metre var, kilosunu tahmin edemiyorum, hani var 140 150 bilemiyorum tam olarak. Yeşil takım elbise giymiş, iki yakası asla kapanamayacak cinsten. Göbek çıkmış, taşmış. Pantolunun paçaları kısa, ayakta beyaz çorap, siyah makosen çamurlu ayakkabı. Adam kömür gibi kara.

“Adnan bu mu dedim? “

“Evet, Nerde Esra” dedi. Yanında dünyanın en uygun adamını getirmiş gibi bir edayla.

“Esra”mı? Esra biraz rahatsızlandı falan filan “diyerek birşeyler gevelemeye çalıştım. “Benim de gitmem lazım aşağıdan bekliyorlar” dedim. Ama nereye kaçacağımı nereye sığınacağımı bilemedim.

Tamam mutlaka çok iyi bir insan olabilir, mutlaka sana çok yardımı olabilir ama Esra o adamı görseydi benimle arkadaşlık etmezdi bir daha. Apar topar onları gönderdim oradan. Esra”ya da adam gelememiş işi çıkmış dedim.

Ertesi gün telefonlaştığımızda “ ya sen deli misin” dedim, “nasıl getirirsin o adamı, Esra onunla çıkar mı Ya yapma gözünü seveyim” dedim. Kendini o kadar inandırmış ki bu olaya, “Esra da sıskanın teki, sanki çok mu güzel?” dedi. Ya ne söylenir ki, ne diyeyim ki, “gözün kör mü senin?” dedim. Dalga geçti bir de benimle. Onu bırak, adam evli 4 çocuğu varmış. “İnanamıyorum sana” dedim .

“Eee ne olacak, Esra bir iki gün takılırdı, evlenecek halleri yok ya” dedi.

“O adamın nesine takılacak Esra?”

Tahmin edeceğiniz gibi bu onunla son konuşmam oldu. Bir daha ne aradım, ne aramak istedim, yıllar geçti Facebooktan mesaj atmış, görünce elim ayağım dolandı o anı yaşadım. Hemen sildim yok ettim, engelledim.

Herkesin hayatında bir daha asla görmek istemeyeceği biri vardır değil mi?
İş yerindeki güvenlik görevlileri ertesi gün “ ya Betty Hanım, o iki adamı biz almayacaktık aslında ama sizin arkadaşınız olduklarını söyleyince gönderdik. Gerçekten arkadaşınız mı onlar sizin?” Dedi...

Sustum..ne deseydim...

10 Ağustos 2011 Çarşamba

SELİM...


Fena terk edilmiştim. Şuursuz  bir şekilde çantamı hazırlayıp, kafamı dinleyeceğimi düşündüğüm Ayvalık taraflarında güzel bir adaya biletimi almıştım.Yolculuk ağlaya zırlaya geçti ...
Bitmişti..Onunla her yere gitmeyi göze aldığım, sevdiğim, tutkuyla bağlandığım adam, başka bir sevgiye yelken açmış, kıçıma fena bir tekme atmıştı. İstanbul'da kalmak, onun izleri olan her yerden uzaklaşmak, kaçmak istiyordum.
Kendime kalacak bir yer bakınmaktan yoruldum, Temmuz güneşi tepemde , kavurmuştu beni.
Biraz soluklanmak için Ege”ye özgü şirin kafelerden birine attım kendimi. Of, pof derken hemen yanıma geldi, “Bir bardak su vereyim mi?”
Uzun boylu bir genç , nasıl zayıf,  nasıl zayıf ... kollarındaki etlerle kemikler ayrılmış, dökülüyor sanki. Alın kemiği dışarı fırlamış, adem elması fırladı fırlayacak. Gözleri o zayıf , kemikli suratında iki kocaman ampul... Bir başka bakıyor gözleri bu çocuğun. İçine içine insanın, ardımda bir şeyler görmek ister gibi; “beni gör” ya da” ben de buradayım, bak” der gibi..tuhaf..adlandıramadım bir türlü ...

Bana uzattığı buz gibi suyu içtim. Gölge güzel gelmişti, düşen tansiyonum normale dönmüştü.
“Ayran da yapayım isterseniz” dedi. Bunu bir garson edasıyla değil: bir arkadaş, candan bir arkadaş gibi sormuştu. İkisi arasındaki farkı kim olsa anlar.

Arkasından baktım; üzerindeki pantolon düştü düşecek, hani neredeyse ardından” dur, sen yorulma, ben alırım” demek geldi.

Uzun ,kemikli elleriyle buruşmuş sigara paketini uzattı bana,
“İçer misin?”
Elleri titriyordu , gözüm takıldı. Göz göze geldik, aldım bir tane. Arada bir içerim sigarayı;canım sıkıldığında, keyiflendiğimde, kahve ve rakıyla beraber. Uzattığı eli geri çeviremedim, aldım bir tane.
“Yeni mi geldiniz?”
“Evet, kalacak yer bakıyordum"
“Bak, şu mavi boyalı evi görüyor musun?  güzel bir pansiyondur,  kalanlar memnun. Sanırım boş yeri de var, tanıdıktır. Hemen gidip bakayım istersen”
“Yok, yok. biraz dinleneyim, gider bakarım ” dedim. Bu kadar yardımsever oluşundan kuşkulanmıştım açıkçası.
Tost yaptı bana, çay içtik. Gazetemi okurken, “İstanbul”dan mısın? Dedi.
“Evet, ne yazık ki”...dedim. Gülümserken eğri büğrü, sigaradan sararmış, bir kısmı dökülmüş dişlerine baktım gayri ihtiyarı.

O İzmir”liymiş. Bir süredir buradaymış. “Gece  ikiye üçe kadar çalışıyorum, sonra da  burada yatıyorum” dedi , içerideki küçücük yeri göstererek...

Pansiyona yerleştim sonunda. Denize giden yol  onun çalıştığı kafenin önünden geçiyordu. Benim denize gidiş saatlerimi biliyor, kafenin ön kapısında dikiliyordu. Sabahları “ gel, çay içelim , yeni demledim, sigara da var” diyordu. Gözümün içine öyle ince ince bakıyordu ki; onu kıramıyor, bir iki saat oturuyor, öyle gidiyordum denize. Elindeki sigara hiç sönmüyor ve sürekli demli çay içiyordu Selim.

Ben de” çok sigara içiyorsun, hadi biraz kahvaltı edelim, yemek ye,” diye baskı yapıyordum. O her seferinde “boş veeerrr” diyordu. Günde neredeyse bir öğün bile yemek yemiyordu. Sigara, çay, sigara, çay...

Bir sabah” Hadi, sen de gel , denize gidelim"  dedim. "Yok,  sevmiyorum denizi, canım istemiyor artık. Bu kadar gelir giderim bir kere girmedim” dedi.
“ Allah Allah! ne ilgin, ben de sudan çıkmayı sevmem" dedim.
Okuduğum kitaba bakıp yorumlar yaptı. Sevdiği kitaplardan , şairlerden bahsetti. Arada bir satır aralarında bana küçük, güzel şeyler söylüyordu. “Makyaj yapmıyorsun, ne güzel, çok doğal duruyorsun vs vs..”

Gitmeme bir gün kalmıştı. “Mailini ver, dönünce yazışırız.  dedim. “Yok, mail kullanmıyorum. Telefonum var, mesaj  atmayı da sevmem. Benimle iletişim kurmak istiyorsan, mektup yaz “ dedi.
Güldüm, hoşuma gitmişti. Mektup yazmayı çok severdim zaten ama artık yazacak kimsem yoktu ki...

“Yarın gidiyorum” dedim. Yüzü donuklaştı, sustu, gözlerini yere doğru çevirdi. Yüzümde salak bir gülümsemeyle kaldım. Sustu, sustu...

“Gitmesen” dedi, “bir iki gün daha kalsan keşke sana alıştım, her sabah seni beklerken mutlu oluyordum”

“Çok isterim ama maalesef işe başlayacağım “ dedim.

Bir sigara bir sigara daha yaktı. Kızdım en sonunda. “Yeter artık ya, yemek de yemiyorsun , kendini neden böyle zehirliyorsun, bak hastalanacaksın” dedim

Bu sefer yüzünde hep bildiğim o sevgi dolu ifade sertleşti. Ağzını açtı, dudakları titredi. Gözleri büyüdü. Eyvah dedim kötü bir cümle geliyor. Ama toparladı kendini. Biraz daha yumuşattı yüzünü , korktuğumu, şaşırdığımı hissetmiş olacak.
“Biliyor musun?” dedi. “Ben yıllarca hapis yattım. Suçluluğum ispatlanmadan hem de. Üniversitedeyken eylemde yakalandım. Bir çok suçu üstüme yıktılar. Hemen her türlü işkenceyi gördüm, kaburgalarımı kırdılar, şimdi ciğerlerimde sorun var ve hiç iyileşmeyeceğim. En yakın arkadaşımla kaçarken,  ben paçayı kurtarmıştım ilk seferinde ama onun beyninin parçaları on metre ötemdeydi. O orada kaldı, ben hapiste. Anlıyor musun neden yemek yemediğimi?  İsyan bu benim için. Bu kadar olay yaşanmışken, oturup da zevk içinde yemek yiyemiyorum.  Şimdi zayıf olsam ne olacak, şişman olsam ne olacak, sen ne söylüyorsun bana “

Kendimden öyle nefret ettim ki o an. Salaksın kızım sen dedim. Kocaman bir salaksın. Biliyordum Selim”in ilginç bir hikayesi olduğunu ama anlatmasını beklemiştim.

Tekrar uzaklara daldı gözleri: benim darmadağın  olmuş yüzüme bakıp, söylediğinden biraz mahcup,” bir çay söyleyeyim sana” dedi. Dudaklarım titreye titreye , yüzüm şişene kadar ağladım o tahta masanın başında. Ağladık..."Ben de anlatacağım" dedim," benim de var anlatacaklarım  Selim , ama şu anda değil "...

Tekrar gitsem oraya onu bulacağımı biliyorum. Oradadır...gündüzleri çay, sigara, geceleri de o sıcak, karanlık odada uyuyordur ya da uyumaya çalışıyordur...
Bu sabah ona benzeyen bir çocuk gördüm yolda da aklıma geldi ...(Çocuk dediğime bakmayın siz, eskiden kalma bir alışkanlık. Otuz üç, otuz dört yaşlarındaydı Selim.)

29 Temmuz 2011 Cuma

İŞYERİNDEKİ PİSLİK TÜRLERİ ve CİNSEL HAYATLARI (2)

IT MANAGERLAR/BİLGİSAYARCILAR VS; Heh” geldik şimdi işyerinin en götü kalkık, en rahat, en snop müdürlerine. Dünyayı bunlar yaratmış anacığım. Bilgisayarın bozulur, çağırırsın, “ hemmmeeen geliyorum” der, akşama kadar zor gelirler. Sen bekle ki adam gelsin, bilgisayarını düzeltsin. Hep meşgullerdir, hep işleri vardır, hep bir program yapıyorlardır. Sürekli insanlarla olan sosyal iletişiminizi kısıtlarlar. “Kerem bey, ben msn kuramıyorum. “Yasak maalesef, yurtdışı yapıyor, bizimle ilgisi yok” ,”Kerem bey, ben gtalkta konuşuyordum eskiden ama şimdi giremiyorum.” Yurtdışı engelliyor, yapacak bir şey yok”. Ne bok olsa yurt dışına atarlar. Halledemediğiniz çok basit bir şey olduğunda” hahha salağa bak, bu kadar basit şeyi beceremiyor” diye pis pis , yandan çarklı gülerler.
Şirkette masa masa gezip, hatunlarla fingirder, onun bunun böreklerini, keklerini götürürler.
Son derece aktif insanlardır, akşamları orada burada içerler, sabah geç gelirler. Kolay sıkılırlar, uzun süre aynı iş yerinde kalamazlar. Blue jean, üstüne rahat t-shirt giyip, gelirler işe. Herkesin onlara muhtaç olduğunu düşündüklerinden yürümeleri bile bir hoştur; şirket içinde kendine özgü stilleriyle dolaşırlar, ellerinde sürekli kraker, simit parçası vs. olur.. Çok acıktınız; kimde yiyecek bir şey var acaba diye düşündünüz, adres belli. IT’cileriniz.

Cinsel Hayatları; Hatunlardan gelen ” ay , şu programı kuramıyorum, bana yardımcı olur musun Serkan?” lu telefonlarla başlar ilişkileri...

Bunlar için sevgili bulmak pek kolaydır. Kendilerine haddinden fazla güvendikleri için “hatun bulamayacağım “ diye strese girmezler. Bu yüzden de rahat rahat bir dolu sevgilileri olur. Zaten sosyal çevreyle pek haşır neşirdirler, mutlu mutlu gezerler. Taa ki işyerinden atılan ve bilgisayardaki tüm bilgilerine el koydukları bir arkadaşıyla karşılaşana kadar...

Sizle beraberken laptopunu, telefonunu vs. yanında getirmemesini rica edin. Yoksa yataktan kalkıp kalkıp, program çalışıyor mu diye kontrol etmekten, sevgililerine konsatre olamazlar. Fazla gururunu okşamayın, iltifat etmeyin, başa çıkamazsınız sonra...


SATIŞ MÜDÜRLERİ; Şirketi onlar kurtarır, onlar olmasa diğer departmanlar maaş alamaz.

Şirketin verdiği araba da benzin de bedava ya, bu haklarını gezmekten tansiyonları düşüne kadar kullanırlar.

En güzel toplantılara onlar giderler. Uludağmış, Kartalkaya’ymış, Mavi yolculukmuş, Tayland, Rusya’ymış hep onlarındır. İki tane satış yaptılar diye göt göbek kasıla kasıla yürürler. Kocaman sandalyelerinde döne döne konuşurlar sizinle, gıcık olursunuz. Ellerinde de kalem olur; konuşurken evirirler, çevirirler, ara sıra ağzına sokarlar Şirketin kadınlarının peşinde gezmekten, müşteri ziyaretlerini unuturlar. Özellikle yurt dışı toplantılarında ilk gittikleri yer masaj salonları ve striptiz klupleridir. Nasıl olsa sevgilisi/eşi burada değil, ee adamlar da tamamen İŞ amaçlı oradalar. Tarihi, turistik yerleri gezecek değiller!!! Yurtdışına gidip de boş dönen satış müdürüne rastlamadım. Hepsi mutlaka kafesten kaçmış maymunlar gibi kadın milletine saldırırlar. Gıcıklar..Şirketin verdiği araba da benzin de bedava ya, bu haklarını gezmekten tansiyonları düşüne kadar kullanırlar.


Cinsel Hayatları; Pek bir verim beklenmez.Ön sevişmelerinden bi hayır gelmez. Sizle beraberken telefonun sesini kısar, (müşteriler arar hayatım, kapatsam iyi olur, rahatsız etmesinler bizi der) Siz de yersiniz. Oysa ki başka kızlar da arayacaktır adamı, ne ondan ne sizden vazgeçmek ister..
Ararsınız ” dışarı çıkalım mı ?” falan filan diye. “Ay şekerim, rapor yetiştireceğim , genel müdür lavuğunla toplantımız var” der, sizi kandırırlar. Takip edin, peşini bırakıp bu yalana kanmayın.

Mükemmel olduklarını düşünürler. Müdür ya adı. Tatminsiz insandır bunlar. Sürekli hayalindeki kadını bulamadığından dert yanarlar ama etrafındaki bir sürü kadını da görmezden gelirler. Bunların istediği tamamen çeşittir anacağım, sen inanma ağlamalarına. Birkaç yıl sonra genel müdürlüğe soyunurlar sonra hiç bakmazlar yüzünüze. Yüz vermeyin şu sümsüklere....

21 Temmuz 2011 Perşembe

İŞYERİNDEKİ PİSLİK TÜRLERİ ve CİNSEL HAYATLARI

Hiç bir zaman müdür olmak gibi bir arzum olmadı. Aman Allah göstermesin; bir araba, bir cep telefonu verecekler diye o kadar sıkıntıya katlanamam. Anlamsız anlamsız toplantılara koş , sürekli seyahat et, elalemin adamlarıyla sabah sabah toplantı yapacağım diye leş gibi kokan ağızlarına katlan, kokuya konsantre olmaktan ne dediklerini anlama, başka ülkelerde otellere tıkıl, şehri gezemeden dön. ” Ay, aman, yok! ” dedim; ” ben müdür falan olmak istemiyorum”
Ben Tiyatrolar bitirmiş, Sosyoloji”lerde okumuş, Bir sene İşletme eğitimi almış (birinci dönem sonunda eyleme daha fazla vakit ayırmak için kaçmışım) da hiç işim yok, sizin götten şirketinizde müdür olacağım. Ay aman, istemem. Zaten şirkette belli saatlerde çalışmak, benim gibi bir insana verilmiş en büyük ceza...Şu anda masamda bir sürü iş var, ben kahvemi içiyorum, yazımı yazıyorum, bitsin yazım öyle başlayacağım işe...Anlayın siz...
Hadi geçelim bu şirket denen anlamsız yönetimde ikamet eden insan tiplerine..

1) CEO’lar or GÖTLER ; Bunlar zamanında ezilmiş, “Ben Müdür olacağım(böyle sert bir tonda aynaya bakarak, yüksek sesle, yan profilden durarak konuşurlar) milletin ağzına sıçacağım, koskoca odam kocaman masam olacak, çayları kahveleri masamı getirecekler, insanlar odama girerken kapıyı tıklatacak, el pençe divan duracaklar, bacaklarımı açacağım götümü gere gere koltuğa kurulacağım” diye hayal kurmuş, canını kıçına takmış tiplerdir. Erkek olurlar genelde tabii ki. Kadınları CEO yaparlar mı, mazallah Regl sancısı tutar, bunalıma girer ,çocuğu hastalanır, Pms dönemi, menopoz dönemi sorunu çıkartır, verimli olamaz diye hayatta yapmazlar.
Ben neden olamadım sanıyorsunuz...

Cinsel hayatları; (Yok öyle birşey!)

Bu adamlar var ya bu adamlar; hepsinin cinsel sorunları var bunların. Ya çükleri ince ve kısa, ya da kalkmıyordur. Yatakta seviştiğini sanırlar, genelde koca göbekli oldukları için pozisyon sıkıntısı çekersiniz. Pipilerini uygun ortama getirmek için göbeğini oraya buraya attırırken kan ter içinde kalırlar, bazen gözlüklerini çıkartmazlar...

Romantiklik ve duygusallık beklemeyin sakın bunlardan. Bunlar ekonomi, işletme okuyacağım, ingilizceyi “ohh yeaah “ tarzında Amerikan aksanıyla konuşacağım diye tüm güzelliklerdan mahrum kalmışlardır zamanında.
Küt, düz, standart ve android adamdır bunlar zaten beden dilinden anlarsınız bunları. Ses tonları yükselmez, hep aynı ruhsuz tonda olur. “Getir, tamam, geldim, oh, ! “ gibi çok standart kelimeler kullanırlar. Arabaları da kocaman olur, iri ve sevimsiz. Şoförleri olduğu için arka tarafa malak gibi yayılıp gazete okurlar; o kadar sıkıcı görüntüleri olur ki o takım elbise içinde böyle soyasım gelir onları.

Yemeğe çıktığınızda sizi çok klasik balık lokantalarına götürür bunlar. Boğazdadır bu mekan, pahalıdır ama yemek işte, simit yesenizde doyarsınız çok mu önemli sanki?
Her hareketi son derece kontrollüdür. Hani böyle hoplasın, zıplasın, sıkıştırsın istersiniz sizi ama yok! Adam kazulet gibi oturur, klozet gibi kalkar, hayatı duruşu standartlara konumlanmıştır. Kıvrılmazlar, bükülmezler, kamburunu çıkartmazlar.
Bilirsiniz şirkette götleri müdür yaparlar. Paralı erkek istiyorsanız buyrun .


2)FİNANSMAN MÜDÜRLERİ /MUHASEBE MÜDÜRLERİ; Erkekler için; Kısa kollu gömlek modasının öncüleri bunlardır. Hep bunların altından çıkmıştır kısa kol uygulaması. O kısa kollu gömleklerinin altından böyle kıvrım kıvrım siyah kıvırcık kılları olur. Siyah çerçeveli gözlükler takarlar. Saçı olmayanların mutlaka tepeleri keldir. Tamamen dazlak olanına rastlanmaz. Siyah, ucunda küçük askısı olan deri çantaları olur, sallaya sallaya şirkete girerler. Yemeğe çıktığınızda konuşacakları konu; Muhtasar Beyannameleri, Vergi Daireleri, BABS ler,icmaller, mutabakatlar, cebir defteri ay sonu raporları gibi çok çekici ve tahrik edici konulardır. Diğer bildikleri de siyasettir. Atar tutar memleket kurtarırlar. Öğle yemeğine saatinde çıkarlar, hata yapmaktan acayip korkarlar. Bu tarz adamlar salla başı al maaşı zihniyetinde çalıştıkları için müdür olmuşlardır. Herhangi bir konuda çıkıntılık yapmazlar, tepki vermezler, genel müdür ne derse doğrudur. Genelde bu adamların ilk girdiği işyeridir ve oradan direkt mezarlığa giderler. Başka iş arama, yeni açılımlar yapma gibi bilgileri yoktur. Finans müdürü adı altındakiler ise bunların bir üst versiyonudur. Elini sallasanız finansçı zaten.Bence dünyanın en sevimsiz işlerinden biri bu finansçılık. Şirkete nasıl kar ettireceğim diye maymun olurlar, habire toplantı yaparlar. Departman müdürlerini çağırıp onlara fırça atarlar. Şirketin en ukalalarından biri de bunlardır. Egosu yüksek ikinci adam da bunlardır.Para adamların elinde ya dersin IMF de görevli. Renksiz giyinirler. Çok yer gördüğünü sanıp havalara girerler. Bir kadınla çıktıklarında çok klasik anlayışları vardır. Şarabı önce kendisi tadarlar mesela, genelde beğenirler.. beğenmezse n'olacak beş şişe açtıracak değil ya) sonra da "hımm.güzelmiş." diyen tiplerdir bunlar. Mutlaka yolda durup bankamatikten para çeker ya da benzin alırlar. Bunları asla sizle yemeğe çıkmadan önce yapmazlar. Jilet gibi ütülü pantolon giyerler. Azıcık salaş olsun, yayılarak otursun diye gözüne bakarsınız ama, ıııhh..olmaz...Size ilk yemekte parayı ödetmez ama başka yerlerden çıkartmaya bakarlar. Kendilerini vazgeçilmez ve çok zeki olarak görürler. Hele de kurslarda , y.dışında ingilizce öğrenmişlerse eblek eblek kelimeleri cümle aralarına sıkıştırırlar. Siz salaksınız ya, hiç dil bilmiyorsunuz ya..

Cinsel hayatları; Çok yapıyormuş gibi görünürler ama külliyen yalan; sevişecek birilerini buldum mu sevinçten ayakları götüne vurur. Evine gittiyseniz, sizi sürekli kontrol ederler bir yeri karıştırıyor mu diye. Kontrolcüler ya.

“Asla evlenmem oğlum, ne evlenmesi , bir kadınla yapamam ben, çeşit olmalı” diye bas bas bağıran tiplerdir. Ama akşam olup oturdum mu koltuklarına, yalnızlıktan ağlarlar da kimse bilmez. En iyisini daha güzelini daha zenginini bulmaya çalışırlar. Önünde “manager” ünvanı olmayan kadınlara hesapta yüz vermezler. Ama Genel müdürden, departman müdürüne, şefe, sorumluya, sekretere en son da tezgahtara kadar düşer de kimseye bahsetmezler. Cümleleri şöyle başlar etrafta” İşte benim kız arkadaşım var, ehmmm.. Amerika”dan döndü, şu anda bilmem ne şirketinin ..managerı” olacak ..Ulan ne manager”ı ? Kız Amerika”nın çölünde dil öğrenmeye gitmiş karşı apartmandaki Hatice teyzenin koyun postu gibi saçlı kızı Gülay. Ne manageri? muhasebede fiş girmeye bile razı kız, yeter ki sigortası olsun.- . Siz zaten o sevgililerini hiç göremezsiniz. Hep vardır ama gizlerler. Çünkü yeterince ünvanlı değildir onlar. Çok afedersiniz adamı zker bırakır bunlar duygusuz oldukları için. Çünkü ertesi gün daha ünvanlı bi kız bulacağını düşünürler bu yüzden orta sınıftan hatunlara değer vermezler. (Sonra da bok gibi de abazan abazan dolaşırlar etrafta.))Ohhh..!!!!