24 Nisan 2017 Pazartesi

ZİGOT TERK



Yeterince geç kalmıştım, biliyorum. Ben zaten neyi vaktinde yapmıştım ki ? Kafam neden on  sene geriden çalışıyordu ki…
Bu yüzden oturup ağlamak sızlamak anlamsız. Vakti zamanında girişecektim bu işe. O zamanlar da ayakta durmaya çalışmakla meşguldüm. Ne işimi ne kendimi ne geleceğimi düşünemeyecek kadar hastaydım.

Geçenlerde birinin çocuğunu sevmeye kalktım da,  kadın “dokunmayın çocuğuma” dedi. Öylece kalakaldım. Hanımefendi, benim de var,  benimki bundan da güzel deyip,  kocaman gözlerimde misket kadar yaşlarla kaçtım oradan. Ağladım, ağladım, böğürdüm sonra. Gözlerim kurbağa gözü gibi oldu. Sonra da kustum.  Öyle utandım ki kendimden…
Yoktu çocuğum; durumu kurtarmak için onu söylerken ağzım nasıl da yamulmuştu, hiç inandırıcı değildim bence...

Doktor muayeneden sonra “ yerinizde olsam hiç uğraşmam” dedi. Milyonda belki de milyarda bir ihtimal dedi. Ama diyelim hamile kaldınız, üç ay sonra düşük yapma ihtimali yüksek. Diyelim üç ayı geçirdiniz, altıncı ayda yapılan testlerde çocuğun mongol (burada tıp terimi kullandı tabiisi mongol demedi) olma ihtimali çok yüksek. O zaman aldırmanız gerekecek. Diyelim testlerde sağlıklı çıktı, doğumda sizin için risk çok yüksek, çocuğu canlı olarak eve götürme ihtimaliniz çok çok çok (burada ne kadar çok dedi hatırlamıyorum bile) düşük dedi. İleride otistik olma riski de çok yüksek dedi. Dedi de dedi, dedi de dedi. Yüzüme öyle bir kızardı ki,  dersin ateşlerde yanıyorum. Doktor çok kocaman bir adamdı, sözleri daha da kocamandı;  sindiremedim. Zorla gülümseyerek, teşekkür edip çıkışa doğru sürünerek gittim.

Her yer dönüyordu, her yer karanlıktı ve ben kimseyi seçemiyordum. Kulaklarımda Çok zor, çok çok zor, milyarda bir, yerinizde olsam denemem, boşuna ümitlenmem diyordu kocaman doktor kocaman cümleleriyle…
Bekleme salonu çiftlerle doluydu. Kimisi genç, kimisi daha yaşlı, umut içinde bekliyorlardı. Sanki içerideki konuşmayı hepsi duymuş, bana acıyarak bakıyorlardı. Yazık, diyorlardı. Kimsenin yüzüne bakamadım. Bir taksiye bindim, nereye gideceğimi bile söyleyemedim. Kalbimde fil oturuyordu…
Ağlamayacaksın diye bağırıyordum içimden , ağlamayacaksın. Bir doktora daha gidersin;  hem hayatta mucizeler de var, ve neden bu bir milyon kişiden biri ben olmayayım ki…

İkinci doktor daha yumuşaktı. Şimdiye kadar benim yaşımda doğuran hastası olmadığını ama her kadının bir kere de olsa denemeye hakkı olduğunu söyledi. Yine yalnızdım, yine tek başınaydım…
Elime bir reçete tutuşturdu. Bu iğnelerden gün aşırı karnına yapacaksın dedi. Ben mi, karnıma mı, iğne mi?,  dedim.
Yumurtalar büyüyecek de, büyürse onları alıp dışarıda dölleyecekler de, üç gün içinde döllenirse, çoğalacak da,  tekrar bana o yumurtaları koyacaklar da, sonra hamile oldum mu olmadım mı diye bekleyeceğim de, hamile kaldıktan sonra birkaç ay daha bekleyip bebeğin kalp atışları var mı diye kontrole gideceğim de, yoksa o bebek doğmadan alınacak da….Kadın olmak ne zor şeymiş be doktor, bir çocuk yapmak ne kadar zormuş be doktor bey.

İşe gider gibi her  sabah gün doğmadan yollara düşüp, karıncığıma iğneleri saplayıp, ay hadi hayırlısı diye diye doktora kontrole gidiyordum.  Orada onlarca benim  gibi bir umut bekleyen kadınlar vardı. Herkes birbirine “ hadi bakalım, inşallah” diyordu. Orada en çok kullanılan cümle buydu.
İğneler birazcık yakıyordu, karnım delik deşik olmuştu, ama olsundu, bir kere deneyeceğim demiştim. Böyle böyle benim yumurtalar büyüdü ablası. Doktor dedi ki,  iki gün sonra gel,  onları toplayacağız. Anestezi falan istemem ben,  dedim. Canlı canlı olsun. Peki,  benim cesaretli hastam, dedi.
Hay Allah, ayaklarım nasıl da titriyor, kalbimin atışı hasta önlüğünün üstünden belli oluyor. Kulaklıklarımı takıp sandalyeyle gittim operasyon mahalline. Ne dinliyorsun,  dedi doktor. Bolero dedim.  Islık çalarak eşlik etti. Dayan kızım,  dedi. Çok kısa sürdü. Evvet,  ikisini de aldık ama bir tanesi olgunlaşmış, dedi. 
Neyse,  bitmişti artık işin en zor kısmı. Üç gün bekleyecek laboratuvarda senin yumurtacık, spermle birleştirip döllenip döllenmeyeceğini göreceğiz dedi. Biraz canım yanıyordu ama bitmişti,  bunun üzerine boğaz manzaralı bir yerde kahve içmek hakkımdı…

O üç gün nasıl geçecekti. İğneler bitmişti, sırada üç gün bekleyiş vardı. Yumurtalar döllenirse döllenecek, döllenmezse ben bay bay çocuk,   diyecektim,

Ertesi gün aradılar yumurta döllendi,  dediler. Çığlık attım telefonda. Şimdi bunların bölünmesini bekleyeceğiz iki gün dediler. Yani o artık benim gibi 46 kromozomlu  bir canlıydı. Canlanmıştı benim parçam. Birleşebilmişti. Bunu becermişti.  O sadece mikroskopla görülebilen varlığı o kadar sevdim ki  gidip sarılasım geldi. Onu laboratuvarda bırakmıştım; tek başına . Soğuktur orası şimdi, gece yalnız kalır. O  bir canlıydı ablası, anlıyor musun, senin benim gibi, Napolyon, Madam Curi, Frida gibi bir canlıydı.  Laboratuvarda bıraktığım bir sıvı parçası değildi. Benim orada çocuğum duruyordu. Ona bağlanmıştım. Gözlerimin önüne  o hücrenin bölündüğünü,  üçe beşe ayrıldığını getiriyordum. Adeta mikroskobun altındakiyle bütünleşmiştim uzaktan uzağa…
Aklım oradaydı hep. Ne yedim ne içtim. Gözüm telefonda sürekli. Arayacaklar mı ne diyecekler diye.
Anne dedim, onu çok merak ediyorum. Ne yapıyor orda, nasıl canlanmaya çalışıyor acaba, yumurtam beni utandırmadı. Bir tane yumurtam büyümeyi  basardı, üstelik döllendi. Nasıl akıllı, nasıl güçlü bir yumurta o. Onunla nasıl gururlandım…İçi boş çıkabilirdi, döllenmeyebilir di ; ama o bunu becerdi, anlıyor musun anne, iki aşamayı da geçti dedim. Annem kardeşim ve ben öyle ağladık ki, onlar bana ağladı, ben yumurtamın azmine…
Onu nasıl seviyordum, nasıl. Gece yarısı kalkıyordum, ne yapıyor acaba orda. Kim bilir hangi tüpte, kimin kontrolündeydi. Canlanmaya , bölünmeye çalışıyor muydu. Benim dualarımı hissediyor muydu?
İnşallah onu bir kenarda unutmazlar, ya ilgilenmezlerse onunla, ya o ölürse orada. Bir ilaç filan verseler ona, vitamin filan, ne bileyim güneş ışığı alabileceği bir yere götürseler, ferah, sıcak bir yere,  belki hızla bölünür…
Aradan tam iki koskocamaaaaan gün geçti. Pazartesi sabah arayan soran yok, dışarı bile çıkamıyorum telefon gelir diye. Dokuz, on, on bir, arayan yok. Yoksa benim zigot bölünemedi mi, unuttular mı bir kenarda, yoksa çok meşguller de beni mi arayamıyorlar…
Sokağa çıkıp dolaşmaya karar verdim. Ararlarsa yolda, arabada, otobüste öğrenecektim her şeyi. Kardeşlerim,  annem benden gelecek haberi bekliyorlarmış heyecanla  evde. Onlar  benden daha heyecanlıymış, sonradan söylediler. Kimse kımıldayamıyormuş yerinden. Eğer  demişler haber iyiyse annemlerde kutlarız, haber kötüyse o nereye isterse oraya gideriz. On iki de çalan telefonumda hastanenin numarası. Evet,  dedim. Telefondaki ses sakin sakin,  iki gün içinde bölünmesi gerekiyordu, ama olmadı dedi. Yaaaa dedim.
 Öylece kalmış yani. Bunu iptal ediyoruz o zaman, onaylıyor musunuz dedi. Tamam , teşekkürler dedim sonra da  şoföre buradan bir tane Erenköy … Aklıma orası gelmişti, kardeşimin evinin oralar.
Gidecek bir yerim yoktu, koca dünya küçülmüş ben daha da küçülüp bir hücreye kapatılmıştım. Dudaklarım titrer ağlamadan önce. İlk sinyaller geldi. Pıtır pıtır kucağıma döküldüler zigotum için…
Yavrum bölünememişti, çok denemişti ama olmamıştı. Öyle çok mücadele etmişti ki ilk günden beri, ama kaybetmişti.
Zigot”um beni terk etmişti.  Üstelik onu çöpe atacaklardı şimdi. Yavrum benim o yaa, yavrumu çöpe atacaklardı. Adam iptal ediyoruz dedi. İptal ettiler yavrumu. Karnıma girmeden iptal ettiler. Kim bilir ne güzel bir bebek olacaktı o. Olamadı. Denedi ama yapamadı. Benim hayatımın özeti gibiydi; Denedi ama olmadı.

Bir süre rüyalarıma çeşit çeşit bebekler girmeye başladı. Annneee diye ağlıyorlardı.Bir gece sarışın bir kız bir gece melez bir erkek, bir gece Afrikalı çikolata gibi parlak yüzlü bir bebek. Uyanıyordum gecenin bir yarısı, gökyüzüne bakıyordum…Olmadı işte , olmadı. Ne yapabilirim ki ben, Her şeye geç başladığım, her şeyi geç fark ettiğim, her şeyi  geç yaşadığım, her şeyi geç bulduğum içindi bu ceza. Ben anne, anneanne olamayacaktım. Yarım kadındım; tamamlanamadım; tıpkı zigot”um gibi…

10 Haziran 2016 Cuma

MAHALLEDEN BİR KADIN

Mahallede sürekli bisikletinin kornasına basan bir çocuk var. Tam fırınlı aygazımın kirlenmiş kapaklarını kulak çubuğuyla tek tek derin bir hassasiyetle temizlerken dıt dıt çalıyor; delireceğim. Hayır, orada konsantre olmuşum, önemli bir iş yapıyorum tüm dikkatimi vermişim; dıt dıt… Ayyy, çıktım balkona, üzerimde sabahlığım, ayağımda benden büyük filli terliklerim,  tam bir mahalledeki cadaloz kadın. 

 Bana bak,  çalıp durma,  burada hasta var,  tamam mı,  aşağıya indirtme beni diye çığırtkan bir sesle bağırdım. O hasta ben oluyorum üstelik(ruhsal).

Çocuk yukarı baktı baktı, tuhaf geldim ona belki de. Bu mahallede böyle bir kadın hiç bağırmamış ona belli!
Sonra birkaç saat geçti annesini yanına almış aşağıdan benim olduğum daireyi işaretle gösteriyor. Hanfendi, çocuğunuza söyleyin lütfen, kornasını çalmadan bisiklete binsin, burada hasta var ve çok kötü durumda dedim, bir elimde sigaramla. Kadın da başını tamam,  peki cadaloz hanfendi , anlamında salladı. Bunların hiç saygısı kalmamış aygaz kapağı temizleyen kadınlara.

Neyse oradaki çok önemli işimi bitirdikten sonra elime bir mala aldım(sanırım adı mala). Bizim beceriksiz boyacı duvarları boyarken parkelerin içine sıçmış. 
O lekeler parkelerin üzerinde durdukça canımı sıkıyor, gece uykum kaçıyor aklıma geliyor temizlesem mi diye.

Aldım  malamı elime kazımaya başladım, ama olmadı; kazıyamadım.  Sanırım malayla olmayacak bu iş, tiner gibi bir şey lazım.






Alt kattaki komşu geldi sonra; Ben Almanya”dan geldim, kapımı kimse çalmıyor, yalnızım dedi. Ha,  öyle mi? olsun,  hepimiz yalnızız.Bak,  ben bütün gün aygaz kapaklarını siliyorum, parkedeki boyaları temizlemeye çalışıyorum. Bunu yalnız başıma yapıyorum,  ne kadar büyük bir yük altındayım,  farkında mısınız, diyerek, postalıyorum onu kapıdan.
Aşırı stresli işlerimi yaparken aşağıdaki müziği dinliyorum, başka türlü nasıl konsantre olabilirim ki...

Parkeleri kazıma görevimden sıkılınca yarıda bıraktım işimi ve kitaplığımdaki kitapları yazar adlarına göre alfabetik sıraya dizdim. Biraz da tozunu aldıktan sonra kitaplığım temizlenmiş oldu.Bunlar gerçekten çok önemli işler, yoksa siz yapmıyor musunuz??Aaaa, hiç duymamış olayım
Zil çaldı, komşum havuç istedi. Neyse kendinden geçmiş bir havuç buldum buzdolabında, verdim kendisine. Umarım seveceğim bir yemek yapar da getirir bugün  bana da.

Apartmanın bazı dairelerinin önüne ayakkabı koyduklarını gördüm bir iki kez, Dur şunları yöneticiye şikayet edeyim,  dedim. Meğer o dairede oturan yöneticiymiş. Bir iki kere söyledim koymayın ayakkabılarınızı kapının önüne, diye ama ayakkabılar hala kapının önünde duruyor.  Ben de geçen sabah bir iki terliği ayakkabıyı  aşağıya fırlattım. 







Hayatım çok değişik çok entelektüel ve çok bohem çizgiler arasında geçiyor anlayacağınız. Mesela dün karnım acıktı, o kadar meşguldüm ki aşağıya inemediğim için aç kaldım.

Dur bir sigara yakayım, bunca sorun arasında dertlendim vallahi. Hem insan ara vermezse sürmenaj olur, maazallah. Kafayı da arada bir boşaltmak lazım.  Ohh, iyi geldi vallahi. 
Birazdan enginar yapacağım.  Haftada bir enginar yapıyorum ve kocamın dediğine göre öyle güzel yapıyormuşum ki annesigil bile hiç öyle yapmamış.
Tanesi 3TL. 4 tane alınca 12 tl oluyor, cık cık,,, işsiz insan için fazla pahalı geldi nedense.

Bu arada  sporumu aksatmamam, vücudumu diri tutmam lazım . Şu İsbike'a  üye olayım dedim. Kartı çıkartırken 10 TL veriyorsun. Ben ondan sonra bedava biniyorsun  zannetmiştim. Bir saati 2.5 TL dedi görevli çocuk.  Aaa, ne kadar pahalı dedim. Görevlinin yanında sevgilisine mesaj gönderen çocuk başını kaldırdı ve 2,5 TL? dedi, Soru  sorar şekilde. Evet,  pahalı dedim. Ailecek üç kişinin bindiğini düşün 7.5 TL. Caddede bir kahve parası. Oysa ben bir sene önce bekârken beğendiğim kıyafetin etiketine bile bakmadan alırdım. Eve gelen doğal gaz elektrik su faturalarına bakmazdım, otomatik talimatımdan tıkır tıkır ödenirdi. Oysa simdi, elektrik saatinin sayacını bile kontrol ediyorum.Ah, ahhh…


Evde sürekli kendi kendime beddua okuyorum.  Sürekli bir yerlere çarpıyor, sürekli bir şeyleri kırıyorum. Geçen hafta kırk yıllık aile yadigârı  porseleni kırdım. Arkasından Allah senin gibi beceriksizi kahretsin, emi, insanım diye yaşıyorsun, heee? Senden bir bok olmaz,  diye söylenirken sesim kendime geri çarptı. Sonra da elektrik süpürgesine  takılıp ütü masasının üzerine düştüm. Ütü yere düştü. Kırıldı. Ütü masası yeni diktiğim saksıların üzerine devrildi, yerler  toprak oldu. Oysa tam da tertemiz yapmıştım her yeri; elimde bezle kan ter içinde evde oda oda geziyordum sabahtan beri. Bacaklarım ve kollarımda morluklar, ellerimde yanıklar var. Yemek yaparken çoğu kez buhardan yanıyorum, eldiveni unutup fırından yemeği çıkartmaya çalışıyorum; bunuyorum, bunuyorum…

Geçen gün kocam mutfakta kullandığım el bezlerini eski bir tencere içinde kaynattığımı görüp, kızdı.  Bunu ilk kez görüyorum,  dedi. Aaa, olur mu, bizim bütün sülale haftada bir kez yapar bunu, dedim. Vallahi ilk kez görüyorum, midem bulandı dedi.(Annesi pasaklıymış bence) Yenisini alsana bunlarla uğraşacağına dedi. Sorun yenisini almak değil ki, çöp atımını engellemeye çalışıyorum dedim. Cık cıkladı.

Bir gün kardeşimin evine gittik beraber,  mutfakta çay içerken eski tencereye ve içindeki el bezlerine  takıldı gözü benimkinin.  Aaaa,  bu da yapıyor,  dedi. Ben sana dedim kocacığım, bizde aile geleneği bu diye. Cık cıkladı şekilsiz .


Sizin de eşiniz işten gelir gelmez mutfaktaki tencerenin kapağını kaldırıp bakıyor mu, ne pişirdiniz diye. Bir gün yaptığım yemeği buzdolabına koydum. Bu mutfağa gitti, mutfak boş. Ne var hayatım bu akşam yemekte,  dedi. 
Krem şantili Beti götü,  dedim. Yüzü güldü; fantezili bir şeyler yaptığımı  sandı canım benim. Buzdolabını aç dediğimde, bir tencere kemikli kuru fasulyeyle karşılaştı.

Bu kadar yoğunluk içinde sırf beni özlediniz diye alelacele bir şeyler yazdım. Okuyun, benden öğreneceğiniz çok şey var ciciklerim. Öperim.Kirlenen el bezlerinizi kaynatır,  lekelenmiş parkelerinizi itinayla silerim. Siz yorulmayın anacığım.

Edit: kurtarın beni ya da bırakın böyle kalayım.

 

7 Nisan 2016 Perşembe

ÖYLE YOĞUNUM ÖYLE YOĞUNUM Kİ BİLEMEZSİN


Tam altı  aydır iş hayatından uzaktayım. Bir zamanlar çalıştığımı unutmuş gibiyim. Sabah erken kalkmalar,  laptop çantamı kamburumu çıkartarak  ayaklarımı sürüyerek servise mahalline gitmeler, pastanedeki kahvaltılar, iş arkadaslarımla bahçe sohbetlerimiz, genel müdüre takındığım tavırlar, finans servisine gidip iki üç cümleyle ortalığı dağıttığım anlar, kimin toplantısı olursa olsun hiç utanmadan kapıyı açıp "kusura bakmayın,  böldüm ama bu çok aciil"  diye hallettiğim işler, gece yarısına kadar kaldığım mesailer,  yeni sisteme alışmaya çalışmak için verdiğim mücadele, hepsini unuttum sanki. Kafamın bir kenarında" aa,  evet bir zamanlar böyle şeyler yapıyordum, bir işim vardı"diye sabitlenmiş bir kısım var; hepsi bu.

Ofis hayatından çıktıktan sonra neler yaptım, neleri fark ettim, neleri değiştirdim mesela.
Kahvesi ucuz diye Beltur"a takılmalar, ücretsiz seminerleri toplantıları takip etmeler, pazara gidip taze sebzelerle tanışmalar, çok ender kullandığım otobüs için kart çıkartmalar  ve ev kadınlarının yaşantısı hakkında detaylı bilgiler. Apartmanla ilgili sorunlar, bahçe düzenlensin mi, alt kata kedi yavrulamış beslemek lazım vs.vs.

 En güzeli de gömlekler ceketler etekler ve topuklu ayakkabılardan, her sabah makyaj yapmaktan kurtulmak oldu. Ya eşofman ya da kotla çıkıyorum ve öyle rahatım ki...

En çok özlediklerim arasında sabah uykusu vardı. Bacak kadar çocukken sokaklara düşmüş ve bir daha doğru dürüst uyumaya fırsat bulamamıştım. Vücudum artık isyan ediyordu; tertemiz nevresimler,  yastıklar  dünyadaki en çekici objelerden biriydi benim için, Ortama uyum sağlamak, ev kadını havasına girmek için bir de pufudak bir sabahlık edindim. Evet, ne diyordum,  sabah uykusu ne güzel şeymiş diyordum. Artık erken kalkmak zorunda değilim. (Külliyen yalan. Kocam için saat yedide kalkıp süper kahvaltılar  hazırlıyorum. Ara sıcaklar her gün değişiyor. Kimi zaman fırında yalancı pizza, kimi zaman hiç yumurta yemediğim halde omletin farklı çeşitleri, sigara börekleri) Ben önceden yemek yapmazdım, sadece canım isterse orjinal yemekler yapardım. İlk defa düzenli olarak yemek yapıyorum.

Bazı sabahlar canım hiç istemiyor kalkmak; o zaman uyuma numarası yapıyorum, horluyorum filan. , Kocam da beni uyandırmaya kıyamayıp sessizce gidiyor. Ohh,  ne güzel oluyor o zaman. Ceşit çeşit rüyalardan sonra (Tayyip"in korumalarının çıkardığı ses gibi) ses çıkartarak  evin içinde geziniyorum. Yuh,  saat on olmuş, Çok hafif bir kahvaltı ediyorum.Haberlere bakıyorum, gazete varsa onu okuyorum. Yarım saat sonra kahve saatim geliyor. Havalar güzel şimdi; Sigaramı alıp balkona çıkıyor ve kelimenin tam manasıyla hiç bir şey düsünmeden adalar manzarasına bakıp kahvemi içiyorum. Birkaç saat süren bugün ne pişirsem stresinden sonra evdeki malzemelerden bir şeyler çıkartmaya çalısıyorum, yok olmazsa, altı katlı asansörsüz evimden üşene üşene markete gidiyorum. Eski oturduğum evde alt katta market vardı ve ben bakkala gitme konusunda hiç problem yasamıyordum. Sepeti salıyordum,, hooop her şey iki dakikada elimde, Bu açıdan büyük sorun yaşıyorum. 84 basamaklı merdiveni in,  sonra tekrar çık,  yarım kilo eriyorum. Sonra yemek pişirmeye başlıyorum. Saat oldu mu üç. Eyvah!  gün bitti diye panikliyorum. Boşum, yararlı işlerle uğrasmam lazım ya...

Sonra sahile doğru yürüyorum,  açlıktan gebersem de tek başıma olduğum için öğle yemeğini yemek istemiyorum. Sahilde kitabımı okurken tekrar bir Türk kahvesi içiyorum. İyice yürüdükten sonra tekrar eve geliyorum. Yabancı dizilerden birini bulup, izliyorum. Bir de kaktüs yetiştirmeye merak saldım bu aralar belki tasarım kaktüsler yapıp, satarım,  zevk için tamamen.

Hayatımda ilk defa, hiç bir hedefim yok, Streslendiğim,  olacak mı olmayacak mı diye kendimi yediğim bir konu yok. İnanamıyorum ama durum böyle. Mevsimlerin geçişini izlemek isterdim hep çalısırken. Ağaçtan son yaprak ne zaman düşecek, çiçekler ne zaman açıp meyveye dönecek, kiraz, arkasından dut,  ayva,  bunlar nasıl olacak,  tek tek gözlemlemek isterdim. Diktiğim bir fidenin sebze vermesini,  günbegün gözlemlemek isterdim. Bunu çok istiyordum;  evet,  oldu. Hiçbir acelem olmadan günün,  anın tadını çıkartmaya çalısıyorum. Korkusundan, komedisine, savaşlısından, dramına kadar vakti zamanında izleyemediğim ne kadar film varsa izliyorum. Her güne bir film, her haftaya bir kitap kuralı koydum. İndirimlerden ilk haberi ben alıyorum; işime yarar bir şey varsa üşenmeden gidip sakin sakin alışveriş yapıyorum.

İnsan neler neler öğreniyor yaaa, Mesela dünyanın parasını vererek çatlak topuklarım için aldığım krem yerine, bildiğiniz 3 TL lik sirkeli suya ayaklarını koyunca bebek poposu gibi olduğunu, lavaboları çamaşır suyu yerine sirkeli suyla temizlersen çok daha hijyenik olacağını, kemik çorbasının bir sürü hastalığa iyi geldiğini, evlenmek isteyen kadınların koca adayından üzerine bir ev yapmak şartıyla evleneceklerini....Boya yapmayı bile öğrendim. Mutfağı boyadım,  çok şahane oldu..


Komşularıma gelince,  süper insanlar. Bir tanesi her cümlesinden sonra " anladıııınnnn?"  diye sorup, memelerime vurmasa daha iyi olacak ama... "Teyze, çürüttün benim memeleri üç ayda sen"  dedim de sonra toplarladı hatun.

Tam ne pişireceğim bugün yaaaa diye düşünürken zil çalıyor, bir tabak zeytinyağlı, börek, mantı Allah ne verdiyse çıkıyorlar karşıma, mutluluktan havalarda ben. Karşı komşum sağır, iletisim kurmakta zorlanıyorum. Avazım çıktığı kadar konuşuyoruz kapıda,  alt kattakiler dışarı çıkıyor, kavga mı var diye. Kahve sevdiğimi öğrenmiş,  sürekli kahve içmeye çağırıyor beni. "Sevişmeyi çok sevemedim, sevsem kocam beni el üstünde tutar"  diyor. Seviş be teyze, n'olcak"  diyorum.

Bizim akrabalar çalışmadığımı öğrenmişler. Aaa, bak şu mağazada şunu unutmuşum, sen boşsun benim için alıp getirir misin. Sabah kahveye gel, nasılsa boşsun.Annemin kontrol zamanı geldi,  sen boşsun bir götürüver. Arabanın bilmem ne taksidi var,  sen boşsun yatırıver,  demeseler iyi olacak. Aaaa, boşsam o kadar da boş değilim, düşünüyorum ben mesela.

Bizim bir köyümüz var bir aya kadar oraya gideceğim.Domates biber patlıcan ekeceğim. Belki koyun ve keçi de almak istiyor kocam. Bildiğin köy hayatı yaşayacağız dört beş ay. Belli olmaz. Harika bir iş teklifi alırsam (ki öyle bir şey olmaz, biliyorum) dönerim yine. Evimiz burada dursun diyorum, canımız sıkıldıkça geliriz İstanbul'a. Bir deneyeceğim,  yeter yıllardır şehirde yaşadığım. Becerebilirsem buyrun ziyaretime gelin. Salça yaparım, turşu kurarım, pekmez yaparım. Orada ne ararsan var.

Siz bu yazıyı okurken ben film festivalindeki bir filmi seyrediyor olacağım.Çalısın siz, sakın bana özenmeyin. Çalışmak sizi kurtaracaktır dostlarım. 

Görüldüğü gibi gerçekten çok meşgulüm, korkunç yararlı işlerle uğraşıyorum,  sakın bana mail atmayın, okuyacak vaktım yok.

7 Mart 2016 Pazartesi

SAMİ İLE NURİ ARASINDAKİ FARK



Nuri “nin psikolojik sorunu yoktur; parası bitince çalışır, parası varken sürekli içer. İçince tam bir deliye dönüşür. Sağa sola küfür eder. En çok da milletvekilleri ve sistemle ilgili küfürler eder.
Sami; Sözcü gazetesi okur, ağır şizofrendir; küfür bilmez (en azından bana etmedi)  içki içmez. Sabah 6 gibi kalkar, balkona oturur ve işe giden herkese “hanfendi/beyefendi hayırlı işler” der. Onu tanımayanlar korkarlar.
Nuri; sokaklarda yatar, içki içtiği geceler arabaların önünü kesip sigara ister, sigara yoksa Allah belanı versin,  der ve dayak yer. Geceyi genelde karakolda geçirir.

Sami şizofren bir erkek kardeşi ve babasıyla yaşar. Sabahları yürüyüş yapar, son derece dikkatlidir. Kahkül  kestirdiğimi annem fark etmezken o kaç metre öteden “Saçların çok yakışmış, çocuksu yapmış seni “ der.

Nuri”yle Sami”nin ortak yanı ; ikisi  de çok sigara içer.

Nuri içince Laz türküleri söyler, caddenin ortasında horon teper, elinde taşıdığı bir radyosu vardır, ondan ayrılmaz. İçmediği zamanlar inşaatta günlük işlerde ya da apartmanların bahçelerinde çiçek ekme, toprak belleme gibi işlerde çalışır. Gayet güzel sohbet eder. Halini hatrını sorar, dua eder,  taaa ki içkiyi eline alana kadar. Bir yerlerden bulduğu çay bardağına rakı koyar, bir de litrelik su şişesiyle kaldırımda mekan kurar kendine. Bazen de arabamı park ederken sağ sol der, elini uzatıp eee her işin bir bedeli var, at bakalım şuraya bir şeyler deyip avucunu uzatır.

Sami bir zamanlar beyaz eşya fabrikasında depoda çalışmış ama hastalığı ortaya çıkınca bırakmak zorunda kalmış .

Bavullarla kapıdan çıkarken gördüğünde karşı apartmandan bağırır, Tatile mi, ne güzel. Sen de git Sami,  derim. Yok benim ailem göndermiyor,  boğulurum diye, hastayım ya,  der. Sami 55 yasında. Nuri 60

Nuri”yi uzun zaman görmediğimde; nerelerdeydin derim; abla polislerle basım dertte devamla içeri alıyorlar der.
Sami”ye sorduğumda annemin üstüne yürümüşüm ambulans çağırmışlar, hastaneye yatırmışlar; çok üzülüyorum, anneme bunu nasıl yaptım, oysa o çok iyi bir kadın der beni üzer.
Onlarsız mahalle pek bir yavan gelir bana.





16 Aralık 2015 Çarşamba

İSSİZ, EVLİ VE KARMAŞIK

Offf of..
Ne çok olaylar oldu,ne çok
İnsan kaynakları odasına çağırdı ve "yeniden yapılanma sürecindeyiz, bu süreçte sizinle çalışmayı düşünmüyoruz" dedi. Yaaa , dedim,  ağzımı hep yaptığım gibi yana çarpıtarak.Siz kimsiniz karar veriyorsunuz;  düşünmüyorsanız ben de düşünmüyorum dedim içimden. Ama ellerim ve 38 numara ayaklarım tıttırı tıttırı titriyordu. Hafif göz karaltısı,  İK müdürünün görüntüsünün giderek silikleşmesi. "Ama isterseniz yıl sonuna kadar kalın, yılbaşı ikramiyesini de verelim,(çocuk kandırıyor) "  bıttırı bıttırı.
Eee,  o zaman tazminat yok mu?
EEe..siz çıkmış oluyorsunuz ya.
Kardeşim, sen beni işten çıkartıyor musun, çıkartıyorsun. Eee o zaman ben nasıl bu moralle yıl sonuna kadar kurbanlık koyun gibi kalayım şirkette. Maksat tazminat vermemek ve dava açmamı engellemek mi? yok,  o zaman siz beni paşa paşa işten çıkartın ben de biraz ağlayayım , sızlayayım, beyaz yakalı arkadaşlarım,  aman betty'cik,  üzülme, bunlar hep böyle zaten, konuyu kişiselleştirme filan deyip moral versin.

Ergenlikten beri o şirketteyim, düşünsene,  sabah kalkmışım,  aynı yerden servise binmişim, aynı insanlarla çalışmışım. Evimden çok orada kalmışım ve 18 yaşından beri hayatımda hiç boşluk olmamış, Neyse; olayları akışına  bırakacaksın,  vardır bunda da bir hayır diyerek.
Hemen çekmecelerimi topladım.  (Zaten o çekmeceleri, eşyaları hemen ayrılacakmış gibi düzenleyeceksin, her an gitmeye hazır olacaksın.) Karton koliye doldurmam çok uzun sürmedi. Psikolojim bozuldu diyerek bir  hafta rapor aldım.O esnada düşündüm, sakinleşmeye çalıştım, avukatımla görüştüm(evet benim bir avukatım var, zenginim)
Döndüğümde hemen bir kagıt imzalattırdılar, vedalaşarak(genel müdür hariç) evime döndüm....

Hoş geldin yeni, issiz, ıssız  hayat.

İşten ayrıldım. Söyle bir köyümüz var
Oraya gidip şöyle işler yaptım bir süre. Telefon yok, internet yok.





















 İyi de geldi. Bakarsın belki oraya yerleşirim. Saçlarımın hepsi beyazlayana kadar orada kalırım, giyim kuşam derdi de olmaz, bol bol kitap okurum, hayvan bakarım filan dedim.








Haaa, bu arada ben nişanlıyım. Sürekli kavga ettiğim bir nişanlım var ve iş nereye varacak belli değil. Bir kavga ediyoruz, ben sinirlenip aldığım çeyizleri birilerine hediye ediyorum, nasılsa evlenmeyeceğim bu adamla diyerek. Böyle böyle aldığım bütün çeyizler suyunu çekti mi. Tam o sırada alelacele gün almaya karar verdi  mi benimki,  yoksa ayrılacağız yazık olacak ilişkimize diyerek.
Nikahıma iki hafta vardı ve benim halihazırda hiçbir eşyam, programım vs.yoktu. Hızlı hızlı gelinlik baktım. Hep karşı olduğum kına gecesini de arkadaşlarımın zoruyla yaptım. Her şey çok hızlı ilerliyordu, bu yaştan sonra gelin olacaktım.
İşe gitmiyordum, kafam allak bullaktı. Yıllardır evde üç  kişiyle yaşıyordum, onlara alışmıştım, oturduğum semt değişecekti. Her şey her şey değişecekti hayatımda. En önemlisi yeni evimin altında bakkal yoktu ve ben yıllardır sırf bakkala sepet salarak her şeyimi alıyorum diye o evden taşınamamıştım. Sonra mahalledeki bütün esnaf beni tanıyordu, İki yüz metrelik  yolda on kişiyle konuşuyordum. Şimdi git kendini yeni esnafa tanıt, hay Allah'ım ne zor işler bunlar.

İse gitmiyorum diye temizlik, yemek ütü işlerine de mi  ben bakacaktım yoksa. Bunları hiç düşünmek istemiyordum.Önce şu gelinliği bir halledelim de, gerisini sonra..

Bir iki gün gelinlikçilerin sadece vitrinlerine baktım, içeriye girmeye utandım. Çünkü ben yaşlı  bir gelindim. Gelinlik bakanların hepsi  yirmili yaşlardaki kızlardı ve yanlarında genellikle  kaynanaları vardı. .U- TA- NI- YOR- DUM. Benim yaşındaki kadınlar kızlarına  gelinlik bakıyordu , bense kendime.
İlk kez gelinlik giyecektim üstelik. Bu zamana kadar bir kere bile gelinlik  denememiştim evlenmek istemediğim için. Beyaz olursa çok mu genç işi olur, sade bir elbise yeter bence, yok yok,  kırık beyaz olsun, ay kırık beyazı dullar giyer kızım, sen ilk kez evleniyorsun  bıdı bıdıları içinde kafam karışmasın diye girdiğim üçüncü mağazada gelinliğimi seçtim. Buydu işte,  tamamdır , dedim.
Ama iş öyle bitmiyor. Bunun duvağı var, ayakkabısı var, buketi var. ve zamanım çok az.
Davetiyeler, nikah şekerleri, kına gecesi kostümü, makyajdı, eldivendi derken 2 kilo vermişim.
Gelinlik provasına her gittiğimde gelinlik daraltılıyor. Bu arada nişanlım fazla dekolte olmasın diye sürekli beynimi yiyor. En edepli olarak bunu buldum.




Annem henüz gelinliği görmemişti,  görse bayılabilirdi, Alıştıra alıştıra göstermek lazımdı.Önce eldivenleri gösterdim, kadın yıkıldı. Gelinlik için üç gün süre tanıdım, Sakinleştiricileri alıp gelinlikçiye öyle  gel anneciğim, dedim. Yaaa... anneler böyle, en çirkin gelin olsan da seni o kadar beğenirler  ki, kendini prenses gibi hissedersin o gelinliğin içinde,

Şımarabildiğim kadar şımarabilirdim şimdi. Kardeşim, ablam, arkadaşlarım, komşular elinden gelen her türlü desteği verdi. Eeee,  kolay mı,  Kırklık gelindim ben. Ağır toptum.Mahalle yıllardır beni bekliyordu.Ölmeden önce seni gelinlikle görmeliyim diyen en az on kişi vardı. Bu arada nikaha iki gün var ben ateşlendim, yatakta yatıyorum. Saç ve makyaj provası var yataktan çıkamıyorum. Hastaneye gidip serum aldım da nikaha öyle gittim.Burnumun kırmızılığını kapatmak için az uğraşmadık.

Nikah salonuna böyle girdik.







Bir salon dolusu insan bana bakıyor, ben bayıldı bayılacak. İnsan silüetleri gözümün önünde uçup gidiyor, sesleri duymuyorum. O sırada nikâh memuru" gelin hanım, adın ve soyadın" diye sormuş,  ben salak salak etrafa bakıyorum. Yukarıdaki videoda var. Salonda sessizlik,. Benim nikah memuruna dönüp "Bana bir şey mi sordunuz,  demem, salonda kahkahalar ve alkışlar.


 Soru tekrar sorulduğunda mikrofondan çıkmayan bir adım soyadım .......sonra tekrar salonda kahkahalar, alkışlar...Neyse, bir tören de böyle bitti. Altıma işeyecektim. Her şeyi şaşırdım.Evlenme cüzdanını almadan gitmeye kalktım ama kocamı almayı unutmadım.






Bu kadar eğlenceli bir nikah görmedim diyen komşular vs.vs..Ama altınlar takılmaya başlayınca kendime geldim çok şükür.



Kara listeye aldıklarımla daha sonra hesaplaşacağım.
Evimdeyim, kahve ve sigara içiyorum. rapor yok, satış yok, genel müdürle toplantı yok, seyahat yok. erken kalkmak yok.
Ütü var, yemek ve tatlı yapmak var, bol kitap bol yürüyüş bolca düşünce var.
Hem işsiz, hem evli, hem karmakarışık ben.










16 Ağustos 2015 Pazar

Bİ FENOMEN'E ÇAKIP, ÇIKACAĞIM.

Biraz önce hep yaptığım gibi  instagram ve twitter”da gezindim. Fenomenlerin, ünlülerin, medyatik insanların, köşe yazarlarının  twitlerine baktım. Zamanımı almasın diye yorumlara bakmak  adetim değildir. Okurum, geçerim ana başlıkları.  Tesadüfen yorumları da okumaya başladım bugün.

Annaaam, o ne? Allah beni takipçilerin şerrinden korusun. Adamı çürütür onlar, nazardan çatlatır, kör kuyularda merdivensiz bırakır, zona yapar, iki uçlu kişilik bozukluğuna (bipolar) sokar, vücutta kistler çıkartır, ameliyat parası verirsin. Sigaraya,  içkiye başlatır,  hastaneye yatırtır, intihara meylettirir.

Yapmayın yavrum, yapmayın,  etmeyin böyle. İnsan evladı onlar. Ya bu insanların anneleri babaları, sevgilileri, eşleri var. Bu yazılanlar nasıl bozuyor ilişkileri, yazık değil mi? Her gün anana, babana sevgiline, kardeşine, kalçalarına, gözlerine bakışlarına küfretseler n’aparsın?

Bir boş verirsin, iki boş verirsin ama onlar her bir köşeden çıkıp sana bok atmaya,  seni bir karafatma gibi görüp ezmeye çalışırlar. Amaç ne? Hiç. Bok at, rahatla. Zavallılığını, hastalıklı kişiliğini, öfkesini ve tüm ezilmişliklerinin acısını çıkartmak için en uygun yer sosyal medya ve fenomenleridir.

 Sevgilin seni terk mi etti, annen yemek yapmamış mı bugün, yine kotun içine giremedin mi, hava çok mu sıcak?  Gir internet'e , saldır fenomenlere. Çirkinsin de, evde kaldın de, at suratlısın de, bu kızın nesini beğeniyorlar de, sen edebiyatçı mısın de, senin neyini takip ediyorlar anlamadım de, rahatla. Bunu sıçman için en uygun yer de burası; hem de besbedava. Sıç, batır, kirlet; yüzünde pis bir joker gülüşü kalsın. Yolda görseler boynuna sarılacaklar, “sana bayılıyorum, canııımmmm"  diyecek kişiler internete girince vampirleşiyor, adamın kanını emiyorlar. Biz böyleyiz,  biz sevdiğimizi siken milletiz.

Hiçbir şey bulamadılar mı  seni karalayacak? Yok canım, mümkün değil. Üşenmiyorlar, facebook adresinizi buluyorlar. “Ay,  bu  bilmem kimmiş;  ne çirkin,  di miii? ”  diye ortalara salıyorlar fotoğrafınızı.(tabi en kötü çıkanını) Akşam kamerayı aç,  diye ayaklarına kapanan takipçilerin, kamerayı açıp yüzünü gösterdiğinde , ertesi gün sabah namazından önce kimliği belirsiz memeler ve götlerin  altına. ‘Bu,  onun götü,  akşam bana gösterdi  sonra da verdi,   diye ifşa ediyorlar Ve o tanımadığın  götü , memeleri sahipleniyor, onlarla yaşamaya başlıyorsun...Diyelim kamerayı açıp kendini göstermedin tüm ısrarlara rağmen , illa ki  bir yolunu bulup seni orospu, aşüfte, kıl, çirkin karı diye yaftalıyorlar. Şeytani işlere  kafaları çok hızlı çalışıyor bunların. İtiraf etmeliyim, sosyal medyayla çok içli dışlı olmaya başladığında aynen onlar gibi davranmaya, bu davranışları normal karşılamaya  başlıyor ve bu iğrençliğin bir parçası oluyorsun.

Ben iki kitap yazdım,  bin küsur takipçim var, bloğum da eh işte ara ara okunuyor. Bu kadar kısıtlı elemanla bu kadarcık şöhretle bile(!) baş edemiyorsam, onlar ne yapsın?  Ne imla bozukluklarım kaldı, ne seviyesizliğim, ne karakterini kişiliğini bulamamışlığım kaldı, ne ezikliğim. Birisi de “bu, kadın düşmanı”   diye beni hedef gösterdi. Elim ayağım titredi okurken. Yavrum, eski kuşağım ben, alışık değilim böyle suçlamalara, ne denir,  ne cevap verilir bilmem. Küfrü bile burada öğrendim. Bilmediğim ne kadar kötü yönlerim varmış, sağ olsun takipçilerim sayesinde biliyorum artık. 

Aman, uzak durun kuzucuklarım buralardan. Buralar tehlikeli.

Bir ara uyku uyuyamıyordum laf sokmalar yüzünden. Özel mesajlarla” canımsın, çok şekersin” diyen erkekler, birkaç güne kalmadan en sevmedikleri,  en çok dedikodusunu yaptıkları kızlarla sevgili oluyorlar, hatta evleniyorlar. Ne diyeyim şimdi onlara?  Ulan bu adam arkandan az atıp tutmadı desem,  “hadi,  hoşt, sen kimsin,  kıskanıyorsun,  di miiiii” diyecekler. 
 Aman kızım, sen uzak dur bunlardan dedim kendime.  Evimde kahvemi, sigaramı içip karşı apartmandaki emekli Hayrinussa ablayı çağırırım . Sağ olsun, her regl olduğunda balkondan işaretlerle anlatır bu durumunu. ‘ Ölüyorumm, gidiyor, akıyor” diye belinden aşağısını gösterir. Ben de “Allah vergisi n’apcan, hepimizin başında bu sorun” der,  geçiştiririm. Hadi gel bir kahve içelim, rahatlarsın diye davet ederim. Kocasının tuvalete işedikten sonra temizlemediğinden, ıslak bornozu yatağının üstüne attığından filan bahseder. En azından onları dinlerim. Ya da tanesi 1 tl olan limonu Bim'de 50 kuruşa bulduğundan bahseden Nezahat hanımla sohbet ederim.  
Her geldiğinde  “ay,  benimkiler tutmuyor bir türlü,  diye sardunyalarımdan çıt çıt dal kopartan Hanife hanım'ı çağırırım. Kimseyi bulamazsam balkonları filan yıkarım, vadesi dolmuş ilaçları, ketçapları mayonezleri atarım. Bir işe yararım. Liseli arkadaşlarla buluşur ;elle tutulur, gözle görülür hatıralardan bahseder, uzak dururum  bu sanal dünyadan.

Ay,  uğraşamam ben, hastanelik olurum. “Saçını atkuyruğu yapmış 40 yaşında kadın, seni kim incitti” diye tweet  atmışlar. Elimi saçıma attım,  at kuyruğuydu. Altımda da beli düşük şalvar pantolon vardı, üzerimde I’M SO YOUNG yazılı t-shirt. Ben şimdi bu kıyafetle selfie çekip koysam instagrama ,  beni gazeteye çıkartır bunlar, linç ederler. Yırtık kotumu korkudan giyemez oldum. Mango’ya, Zara’ya,  Berchka ‘ya zaten yaklaşamıyorum; çık bu mağazadan,  burası gençlerin diye kovarlar beni bunlar  mazaalah.

Ne yapsan etsen ezmeye çalışıyorlar seni. Dünya güzeli olsan, amaan,  kaprislinin teki,  olursun. Burnun kalkık, dudakların dolgunsa estetikli olursun. Yaşından genç gösteriyorsan , botokslusundur. Hayvanlara yardım etmekten bahsetsen, dikkat çekmeye çalışıyorsundur. 

Öldürülen PKK’ li kadınla ilgili  haberin  altına “Bu insanlık değil” yazsan , vay terörist!, alın şunun adresini, yayın, imansız,
Şehit olan askerlerle ilgili haberin  altına “yine terör yine terör, analar artık ağlamasın" desen, pis ulusalcı, , bizimkiler ölürken neredeydin”
Gündemden uzak tweetler attığında " insanlar ölüyor,  senin umurunda mı ?"
Sevgilini yazarsan ,  görmemişin sevgilisi olmuş ondan bahsediyor, başka hiç sorun yokmuş gibi,
Siyaset yazarsan , “sen bir boktan anlamıyorsun,  yazma komik oluyorsun”  
Kitaptan bir cümle paylaşırsan , “ay,  sen edebiyattan ne anlarsın?”  diyorlar. Dİyorlar, diyorlar, ağızlar hep konuşuyor...

 Geçen gün sosyal medyanın ilk fenomeni olan kız  bir fotoğraf koymuş instagrama, altına döşemiş de döşemişler. ‘Ne kadar sığsın, ne kadar basitsin’ diye.  Ya, kız ne yapsın, kendi kendine blog yazıyordu. Ünlü olmak gibi niyeti yoktu. İnsanlar sevdi, beğendi, o da yazdı. Kimse beğenmese kendi kendine ünlü olacak hali yoktu. O sessiz sessiz yazıyordu, içini döküyordu. Keşfedildiyse suçlu mu? Bırakın da insanları belki hayatı boyunca bir kez gelen şansı değerlendirsin, mutlu olsun. Açıkçası ben bile özenmiştim başta ona. Ay,  ne güzel, insanlar bir tweeti için benim bir aylık maaşımı ödüyorlar, ofise gitmesine de gerek yok. İmza günü için otobüsler kalkıyor, ne hoş,  herkes kızı gördüğünde üstüne atlıyor. Tam istediğim iş diyordum ama şimdi hangi fotoğrafı koysa, yemediği küfür, duymadığı hakaret kalmıyor. Allah yardımcısı olsun, bunlara cevap versen de bitmez.
 Boş ver diyorum kendime,  otur oturduğun yerde;  ne fenomeni, ne ünlüsü. 1600 küsur takipçin  neyine yetmiyor. Normal ve sıkıcı hayatına devam et sen.  Bu çekirge sürüsüne cevap yazacağım diye yemeden içmeden kesilirim, uyku uyuyamam, dağlara kaçarım, izimi kaybettiririm. Ay, Allah korusun sizi bunların şerrinden .Ya hiç girmeyeceksin sosyal medya işine ya da kimliğini yüzünü gözünü koymadan yazacaksın. En azından tipinle ilgili yorumları okumak zorunda kalmazsın. 

Benim kitabın haber yapıldığı gazetede yorum olarak  “ ay, çok klişe, bir de ben yazayım da görsünler” diyen gazeteci hanım kızımızı da çok ayıpladım valla. Sen koskoca (!) gazeteci olmuşsun, oturduğun yerden ona buna laf sokuyorsun. Minyon(!) yüzüne hiç yakışmamış canım o tarzın. Eleştirileceksin tabii ki, ama onu da mahalle kadınları kavgasına benzetmeden yapacaksın . İşte tam da bu durumda yapılan “eleştiri” değil, küçümseme, ezikleme, başkasını mutsuz edip bundan mutlu olma isteğine dönüyor.

Yapmayın evlatlarım! Evinizde reçel yapın, seyahate  çıkın, kitap boyayın ama şiddet nefret hakaret sözleriyle doldurmayın sayfanızı. Sevmediğiniz yazarları da okumayın. Nasıl gidip Jose Saromago’ ya,  ulan sen de sübyancıymışsın he, karını da aldatmışsın, kitapların da çalıntıymış(tamamen örnek) deyip,  sosyal medyada hakaret edemiyorsan, onlara da atma. Elim varmışken deyip geçmeyin o klavyenin başına. En azından eleştirileriniz de tutarlı, seviyeli olsun. Pis kusmuklarınızı bulaştırmayın buralara. Temizlemesi zor oluyor; rica ediyorum.
Ben gidip  mercimek çorbası pişireyim. Aşağıdaki kız yeni evlenmişti. Bebeği yirmi beş günlük daha.Kocası kırkının çıkmasını bekleyemeden aldatmış onu. o da kızını alıp annesinin evine gelmiş; ilgileneyim biraz.


EKSİK OLMAYIN Bİ DE ŞUNU DEMİŞSİNİZ. Çakma Pucca’ymışım, onu taklit ediyormuşum. Varsın, öyle bilinsin, belki onu çok okuduğumdan, okurken eğlendiğimdendir. Siz öyle bilin.

2 Haziran 2015 Salı

İSTEMİYORUM, YAPMAYIN, YAPTIRMAYIN.


Herhangi bir şeyden kombin yapmak istemiyorum.                                  

Kimseyle kaliteli zaman geçirmek istemiyorum.

Organikle gezen tavukla kafayı bozmayın.

“Ama çok hesaplı oluyor, bence bu elbiseyi kaçırmayın” (kaçırın bence)

“Ama o ithaaaalll” (beni ilgilendirmiyor, yerli de olabilir)

Mağazada gezerken pesimde gölge gibi yürümeyin

Çözünürlüğü yüksek kamera yapmayın, telefonun 15.modelini çıkartmayın,

Saçıma gölge yapmak konusunda ısrar etmeyin

Cumartesi Pazar hala ve hala iki adımlık yere özel otonuzla gitmeyin.

Serpme kahvaltı reklamı yapmayın(evimde yeterince serpilecek kahvaltılık var benim)

Bağıra bağıra konuşup dalgaların sesini bastırmayın(sizi herkes görüyor; çok akıllısınız, çok güzelsiniz, çok kültürlüsünüz,  biliyoruz; biz sizi keşfederiz zaten)

O tencere tıngırtısı gibi müzikleri mağazanızda çalmayın! çalmayın, çalmayın! Bıktııımmm,
En romantık en güzel ortamlarınızı selfie çekerek mahvetmeyin.
“Bugün böyleyim”, “düğün çok güzeldi”, “hava çok güzel” metni altında kendinizi gösterdiğiniz fotoğrafları koymayın; çok avam!

Çok güzel görünmek için bu kadar çaba harcamayın; güzelsiniz zaten; ya da güzel olmak zorunda değilsiniz; cahil olmayın yeter.

Bir gün arayan, ikinci aramayı bir hafta sonra Cuma gecesi saat on birde  gerçekleştiren erkeğe zaman harcamayın; bunların kimseyi mutlu ettiği görülmemiştir; etse ben mutlu olurdum.

Birinin sevgilisi olmak istiyorsanız; önce sizi arkadaşlarıyla tanışıp tanıştırmadığına, yolda elinizi tutup tutmadığına bakın; sevgilimsi şahıslarla tali yola dahi çıkmayın. 

Paranızı 300 TL' lik parfüme değil kitaplara yatırın; sizin doğal kokunuz daha güzel.

Arabanızın önünde fotograf  çektirmeyin; zira artık herkesin arabası var.






Kulaklık takıyorsanız amacınız müziğinizi kendi duyacağınız kadar açmak olsun; çevreye yayın yapmayalım.

Caddenin ortasından değil, kaldırımdan yürüyün(varsa eğer), hele kulağınızda kulaklık varsa mutlaka kaldırımdan. Yoksa arkadan güzel popolarınıza tampon değdirmek zorunda kalıyoruz.

Spor salonuna takma saçla gitmeyin; spor yapmak için gidin. Takma saçla makyajla gidip, fit olan kimseye rastlanmamıştır.

Form tutmayın; fit olun.

“…adına” yapmayın,” “…. İçin” yapın.

Taytın altına ip külot/string/tanga  giymek zorunluluğu henüz anayasada belirtilmedi; Rahat olun







Gaz yemeyin; gazlanın.

Birisi size çok canım sıkkın dediğinde “ hayırdır” demeyin; hayır olsa canı sıkılmaz.

Gaz/cop gibi şiddet araçlarına maruz kaldıktan sonra selfie yapıp instagrama koymayın; Show yapmayın.

“Sakın yanlış anlama”lı cümle kurmayın; genelde yanlış anlamayı severiz

Tartıldığınızda 55'i görmeyin, 55 kilo olun.
.
Birisi sizi rahatsız ederse beni arayın

Hadi çüüüüs bıcırlarım.