16 Ağustos 2015 Pazar

Bİ FENOMEN'E ÇAKIP, ÇIKACAĞIM.

Biraz önce hep yaptığım gibi  instagram ve twitter”da gezindim. Fenomenlerin, ünlülerin, medyatik insanların, köşe yazarlarının  twitlerine baktım. Zamanımı almasın diye yorumlara bakmak  adetim değildir. Okurum, geçerim ana başlıkları.  Tesadüfen yorumları da okumaya başladım bugün.

Annaaam, o ne? Allah beni takipçilerin şerrinden korusun. Adamı çürütür onlar, nazardan çatlatır, kör kuyularda merdivensiz bırakır, zona yapar, iki uçlu kişilik bozukluğuna (bipolar) sokar, vücutta kistler çıkartır, ameliyat parası verirsin. Sigaraya,  içkiye başlatır,  hastaneye yatırtır, intihara meylettirir.

Yapmayın yavrum, yapmayın,  etmeyin böyle. İnsan evladı onlar. Ya bu insanların anneleri babaları, sevgilileri, eşleri var. Bu yazılanlar nasıl bozuyor ilişkileri, yazık değil mi? Her gün anana, babana sevgiline, kardeşine, kalçalarına, gözlerine bakışlarına küfretseler n’aparsın?

Bir boş verirsin, iki boş verirsin ama onlar her bir köşeden çıkıp sana bok atmaya,  seni bir karafatma gibi görüp ezmeye çalışırlar. Amaç ne? Hiç. Bok at, rahatla. Zavallılığını, hastalıklı kişiliğini, öfkesini ve tüm ezilmişliklerinin acısını çıkartmak için en uygun yer sosyal medya ve fenomenleridir.

 Sevgilin seni terk mi etti, annen yemek yapmamış mı bugün, yine kotun içine giremedin mi, hava çok mu sıcak?  Gir internet'e , saldır fenomenlere. Çirkinsin de, evde kaldın de, at suratlısın de, bu kızın nesini beğeniyorlar de, sen edebiyatçı mısın de, senin neyini takip ediyorlar anlamadım de, rahatla. Bunu sıçman için en uygun yer de burası; hem de besbedava. Sıç, batır, kirlet; yüzünde pis bir joker gülüşü kalsın. Yolda görseler boynuna sarılacaklar, “sana bayılıyorum, canııımmmm"  diyecek kişiler internete girince vampirleşiyor, adamın kanını emiyorlar. Biz böyleyiz,  biz sevdiğimizi siken milletiz.

Hiçbir şey bulamadılar mı  seni karalayacak? Yok canım, mümkün değil. Üşenmiyorlar, facebook adresinizi buluyorlar. “Ay,  bu  bilmem kimmiş;  ne çirkin,  di miii? ”  diye ortalara salıyorlar fotoğrafınızı.(tabi en kötü çıkanını) Akşam kamerayı aç,  diye ayaklarına kapanan takipçilerin, kamerayı açıp yüzünü gösterdiğinde , ertesi gün sabah namazından önce kimliği belirsiz memeler ve götlerin  altına. ‘Bu,  onun götü,  akşam bana gösterdi  sonra da verdi,   diye ifşa ediyorlar Ve o tanımadığın  götü , memeleri sahipleniyor, onlarla yaşamaya başlıyorsun...Diyelim kamerayı açıp kendini göstermedin tüm ısrarlara rağmen , illa ki  bir yolunu bulup seni orospu, aşüfte, kıl, çirkin karı diye yaftalıyorlar. Şeytani işlere  kafaları çok hızlı çalışıyor bunların. İtiraf etmeliyim, sosyal medyayla çok içli dışlı olmaya başladığında aynen onlar gibi davranmaya, bu davranışları normal karşılamaya  başlıyor ve bu iğrençliğin bir parçası oluyorsun.

Ben iki kitap yazdım,  bin küsur takipçim var, bloğum da eh işte ara ara okunuyor. Bu kadar kısıtlı elemanla bu kadarcık şöhretle bile(!) baş edemiyorsam, onlar ne yapsın?  Ne imla bozukluklarım kaldı, ne seviyesizliğim, ne karakterini kişiliğini bulamamışlığım kaldı, ne ezikliğim. Birisi de “bu, kadın düşmanı”   diye beni hedef gösterdi. Elim ayağım titredi okurken. Yavrum, eski kuşağım ben, alışık değilim böyle suçlamalara, ne denir,  ne cevap verilir bilmem. Küfrü bile burada öğrendim. Bilmediğim ne kadar kötü yönlerim varmış, sağ olsun takipçilerim sayesinde biliyorum artık. 

Aman, uzak durun kuzucuklarım buralardan. Buralar tehlikeli.

Bir ara uyku uyuyamıyordum laf sokmalar yüzünden. Özel mesajlarla” canımsın, çok şekersin” diyen erkekler, birkaç güne kalmadan en sevmedikleri,  en çok dedikodusunu yaptıkları kızlarla sevgili oluyorlar, hatta evleniyorlar. Ne diyeyim şimdi onlara?  Ulan bu adam arkandan az atıp tutmadı desem,  “hadi,  hoşt, sen kimsin,  kıskanıyorsun,  di miiiii” diyecekler. 
 Aman kızım, sen uzak dur bunlardan dedim kendime.  Evimde kahvemi, sigaramı içip karşı apartmandaki emekli Hayrinussa ablayı çağırırım . Sağ olsun, her regl olduğunda balkondan işaretlerle anlatır bu durumunu. ‘ Ölüyorumm, gidiyor, akıyor” diye belinden aşağısını gösterir. Ben de “Allah vergisi n’apcan, hepimizin başında bu sorun” der,  geçiştiririm. Hadi gel bir kahve içelim, rahatlarsın diye davet ederim. Kocasının tuvalete işedikten sonra temizlemediğinden, ıslak bornozu yatağının üstüne attığından filan bahseder. En azından onları dinlerim. Ya da tanesi 1 tl olan limonu Bim'de 50 kuruşa bulduğundan bahseden Nezahat hanımla sohbet ederim.  
Her geldiğinde  “ay,  benimkiler tutmuyor bir türlü,  diye sardunyalarımdan çıt çıt dal kopartan Hanife hanım'ı çağırırım. Kimseyi bulamazsam balkonları filan yıkarım, vadesi dolmuş ilaçları, ketçapları mayonezleri atarım. Bir işe yararım. Liseli arkadaşlarla buluşur ;elle tutulur, gözle görülür hatıralardan bahseder, uzak dururum  bu sanal dünyadan.

Ay,  uğraşamam ben, hastanelik olurum. “Saçını atkuyruğu yapmış 40 yaşında kadın, seni kim incitti” diye tweet  atmışlar. Elimi saçıma attım,  at kuyruğuydu. Altımda da beli düşük şalvar pantolon vardı, üzerimde I’M SO YOUNG yazılı t-shirt. Ben şimdi bu kıyafetle selfie çekip koysam instagrama ,  beni gazeteye çıkartır bunlar, linç ederler. Yırtık kotumu korkudan giyemez oldum. Mango’ya, Zara’ya,  Berchka ‘ya zaten yaklaşamıyorum; çık bu mağazadan,  burası gençlerin diye kovarlar beni bunlar  mazaalah.

Ne yapsan etsen ezmeye çalışıyorlar seni. Dünya güzeli olsan, amaan,  kaprislinin teki,  olursun. Burnun kalkık, dudakların dolgunsa estetikli olursun. Yaşından genç gösteriyorsan , botokslusundur. Hayvanlara yardım etmekten bahsetsen, dikkat çekmeye çalışıyorsundur. 

Öldürülen PKK’ li kadınla ilgili  haberin  altına “Bu insanlık değil” yazsan , vay terörist!, alın şunun adresini, yayın, imansız,
Şehit olan askerlerle ilgili haberin  altına “yine terör yine terör, analar artık ağlamasın" desen, pis ulusalcı, , bizimkiler ölürken neredeydin”
Gündemden uzak tweetler attığında " insanlar ölüyor,  senin umurunda mı ?"
Sevgilini yazarsan ,  görmemişin sevgilisi olmuş ondan bahsediyor, başka hiç sorun yokmuş gibi,
Siyaset yazarsan , “sen bir boktan anlamıyorsun,  yazma komik oluyorsun”  
Kitaptan bir cümle paylaşırsan , “ay,  sen edebiyattan ne anlarsın?”  diyorlar. Dİyorlar, diyorlar, ağızlar hep konuşuyor...

 Geçen gün sosyal medyanın ilk fenomeni olan kız  bir fotoğraf koymuş instagrama, altına döşemiş de döşemişler. ‘Ne kadar sığsın, ne kadar basitsin’ diye.  Ya, kız ne yapsın, kendi kendine blog yazıyordu. Ünlü olmak gibi niyeti yoktu. İnsanlar sevdi, beğendi, o da yazdı. Kimse beğenmese kendi kendine ünlü olacak hali yoktu. O sessiz sessiz yazıyordu, içini döküyordu. Keşfedildiyse suçlu mu? Bırakın da insanları belki hayatı boyunca bir kez gelen şansı değerlendirsin, mutlu olsun. Açıkçası ben bile özenmiştim başta ona. Ay,  ne güzel, insanlar bir tweeti için benim bir aylık maaşımı ödüyorlar, ofise gitmesine de gerek yok. İmza günü için otobüsler kalkıyor, ne hoş,  herkes kızı gördüğünde üstüne atlıyor. Tam istediğim iş diyordum ama şimdi hangi fotoğrafı koysa, yemediği küfür, duymadığı hakaret kalmıyor. Allah yardımcısı olsun, bunlara cevap versen de bitmez.
 Boş ver diyorum kendime,  otur oturduğun yerde;  ne fenomeni, ne ünlüsü. 1600 küsur takipçin  neyine yetmiyor. Normal ve sıkıcı hayatına devam et sen.  Bu çekirge sürüsüne cevap yazacağım diye yemeden içmeden kesilirim, uyku uyuyamam, dağlara kaçarım, izimi kaybettiririm. Ay, Allah korusun sizi bunların şerrinden .Ya hiç girmeyeceksin sosyal medya işine ya da kimliğini yüzünü gözünü koymadan yazacaksın. En azından tipinle ilgili yorumları okumak zorunda kalmazsın. 

Benim kitabın haber yapıldığı gazetede yorum olarak  “ ay, çok klişe, bir de ben yazayım da görsünler” diyen gazeteci hanım kızımızı da çok ayıpladım valla. Sen koskoca (!) gazeteci olmuşsun, oturduğun yerden ona buna laf sokuyorsun. Minyon(!) yüzüne hiç yakışmamış canım o tarzın. Eleştirileceksin tabii ki, ama onu da mahalle kadınları kavgasına benzetmeden yapacaksın . İşte tam da bu durumda yapılan “eleştiri” değil, küçümseme, ezikleme, başkasını mutsuz edip bundan mutlu olma isteğine dönüyor.

Yapmayın evlatlarım! Evinizde reçel yapın, seyahate  çıkın, kitap boyayın ama şiddet nefret hakaret sözleriyle doldurmayın sayfanızı. Sevmediğiniz yazarları da okumayın. Nasıl gidip Jose Saromago’ ya,  ulan sen de sübyancıymışsın he, karını da aldatmışsın, kitapların da çalıntıymış(tamamen örnek) deyip,  sosyal medyada hakaret edemiyorsan, onlara da atma. Elim varmışken deyip geçmeyin o klavyenin başına. En azından eleştirileriniz de tutarlı, seviyeli olsun. Pis kusmuklarınızı bulaştırmayın buralara. Temizlemesi zor oluyor; rica ediyorum.
Ben gidip  mercimek çorbası pişireyim. Aşağıdaki kız yeni evlenmişti. Bebeği yirmi beş günlük daha.Kocası kırkının çıkmasını bekleyemeden aldatmış onu. o da kızını alıp annesinin evine gelmiş; ilgileneyim biraz.


EKSİK OLMAYIN Bİ DE ŞUNU DEMİŞSİNİZ. Çakma Pucca’ymışım, onu taklit ediyormuşum. Varsın, öyle bilinsin, belki onu çok okuduğumdan, okurken eğlendiğimdendir. Siz öyle bilin.

2 Haziran 2015 Salı

İSTEMİYORUM, YAPMAYIN, YAPTIRMAYIN.


Herhangi bir şeyden kombin yapmak istemiyorum.                                  

Kimseyle kaliteli zaman geçirmek istemiyorum.

Organikle gezen tavukla kafayı bozmayın.

“Ama çok hesaplı oluyor, bence bu elbiseyi kaçırmayın” (kaçırın bence)

“Ama o ithaaaalll” (beni ilgilendirmiyor, yerli de olabilir)

Mağazada gezerken pesimde gölge gibi yürümeyin

Çözünürlüğü yüksek kamera yapmayın, telefonun 15.modelini çıkartmayın,

Saçıma gölge yapmak konusunda ısrar etmeyin

Cumartesi Pazar hala ve hala iki adımlık yere özel otonuzla gitmeyin.

Serpme kahvaltı reklamı yapmayın(evimde yeterince serpilecek kahvaltılık var benim)

Bağıra bağıra konuşup dalgaların sesini bastırmayın(sizi herkes görüyor; çok akıllısınız, çok güzelsiniz, çok kültürlüsünüz,  biliyoruz; biz sizi keşfederiz zaten)

O tencere tıngırtısı gibi müzikleri mağazanızda çalmayın! çalmayın, çalmayın! Bıktııımmm,
En romantık en güzel ortamlarınızı selfie çekerek mahvetmeyin.
“Bugün böyleyim”, “düğün çok güzeldi”, “hava çok güzel” metni altında kendinizi gösterdiğiniz fotoğrafları koymayın; çok avam!

Çok güzel görünmek için bu kadar çaba harcamayın; güzelsiniz zaten; ya da güzel olmak zorunda değilsiniz; cahil olmayın yeter.

Bir gün arayan, ikinci aramayı bir hafta sonra Cuma gecesi saat on birde  gerçekleştiren erkeğe zaman harcamayın; bunların kimseyi mutlu ettiği görülmemiştir; etse ben mutlu olurdum.

Birinin sevgilisi olmak istiyorsanız; önce sizi arkadaşlarıyla tanışıp tanıştırmadığına, yolda elinizi tutup tutmadığına bakın; sevgilimsi şahıslarla tali yola dahi çıkmayın. 

Paranızı 300 TL' lik parfüme değil kitaplara yatırın; sizin doğal kokunuz daha güzel.

Arabanızın önünde fotograf  çektirmeyin; zira artık herkesin arabası var.






Kulaklık takıyorsanız amacınız müziğinizi kendi duyacağınız kadar açmak olsun; çevreye yayın yapmayalım.

Caddenin ortasından değil, kaldırımdan yürüyün(varsa eğer), hele kulağınızda kulaklık varsa mutlaka kaldırımdan. Yoksa arkadan güzel popolarınıza tampon değdirmek zorunda kalıyoruz.

Spor salonuna takma saçla gitmeyin; spor yapmak için gidin. Takma saçla makyajla gidip, fit olan kimseye rastlanmamıştır.

Form tutmayın; fit olun.

“…adına” yapmayın,” “…. İçin” yapın.

Taytın altına ip külot/string/tanga  giymek zorunluluğu henüz anayasada belirtilmedi; Rahat olun







Gaz yemeyin; gazlanın.

Birisi size çok canım sıkkın dediğinde “ hayırdır” demeyin; hayır olsa canı sıkılmaz.

Gaz/cop gibi şiddet araçlarına maruz kaldıktan sonra selfie yapıp instagrama koymayın; Show yapmayın.

“Sakın yanlış anlama”lı cümle kurmayın; genelde yanlış anlamayı severiz

Tartıldığınızda 55'i görmeyin, 55 kilo olun.
.
Birisi sizi rahatsız ederse beni arayın

Hadi çüüüüs bıcırlarım.





3 Mayıs 2015 Pazar

O SERVİSTE KİMLER VAR, KİMLER.


Kimi zaman dedikodu merkezi, kimi zaman kütüphane kimi zaman kahve kimi zaman izdivaç programı kimi zaman siyaset meydanı. Bu kadar farklı insanı bu kadar küçük alanda bir daha da zor görürsün anacağım. Bak bakalım kimler var orada...

DAİMA UYUYANLAR;

Bunlar servisin en kıdemli personelidir. Genelde en uzak mesafeden gelen tiplerdir. Uykusunu alamadıkları için hem işe gelirken, hem eve giderken daima uyuklar pozisyondadırlar. Serviste kimler var, yol üstünde hangi binalar, duraklar, köprüler var, servis nerelerden geçer, kimleri alır, bilmezler.
Genelde kendiliğinden,  bazen yakın arkadaşları  tarafından omuzuna şefkatle dokunulmak suretiyle uyandırılırlar. Horlayanlarına sıkça rastlanır. Genel görüntüleri hafif toplu ve /veya şişmandır, zayıflarına pek rastlanmamıştır

DAİMA GEÇ KALANLAR;

(Ben)  Ay, dur,  makyajımı da yapayım, parfümümü de sıkayım, biraz çay içeyim, ayakkabımı sileyim, ay osurup da öyle çıkayım derken bir türlü evden çıkamayan tiplerdir.
Hep servisin erken geldiğinden, onu görmediğinden, beklemediğinden dert yanarlar. 

Her zamanki durağına gelmiştir bugün, ama ortada ne servis ne bir canlı vardır. Belli ki gitmiştir servis kalabalığı yara yara. Arkadaşları şimdi fosur fosur uyuyorlardır. Hemen bir taksiye atlayıp şoförü arar, "neredesiniz? heh, E5 de mi, benzincinin orada mı?  tamam, üç dakikaya geliyorum” der, kan ter içinde, atkı  bir tarafta, lap top bir tarafta, cüzdandan tek elle para çıkartmaya çalışırken çantanın içindekileri döke saça taksiyi tam servisin önünde durdurur  "Günaydın arkadaşlar, beni görmediniz herhalde " deyip suçunu kamufle etmek isterler.  Kimsenin cevap vermesini beklemeden devam ederler. "Saatim çalmış ama duymamışım, başım çok ağrıyordu uyanamadım, tam çıkmıştım bi baktım telefonum yok , geri dönmek zorunda kaldım. Karşıdan karşıya geçerken de vakit kaybettim,  o yüzden de geç kaldım" gibi onlarca defa uydurdukları bahaneleri sıralarlar. On dakika sonra nefesleri normale döner. Tam sakinleşmeye başlar,  servis şirketin kapısının önüne varır. Ama zararsız tiplerdir onlar, endişelenmeyin. Tüm zararları taksiciye para vermekten dolayı kendilerinedir.

MESAJLAŞANLAR; 

Defalarca söylenmesine rağmen bip bibe bip bip dik dike dik dik. mesaj sesiyle yazdıkça yazarlar, güldükçe gülerler, yüzleri asılır kimi zaman ama bir gram da rahatsız olmazlar dıt dıt öttü diye telefonları. Taa ki benim gibi biri çıkıp da”kısar mısın o sesi “diyene kadar. Gençtirler; hayattan beklentileri çoktur, yeni flört edinmişlerdir, akşamları yeme içme eğlence organizasyonunda lider onlardır.

AĞIZ İSHALİ OLANLAR; 

Bunlar genelde şoförün arkasına otururlar ki, konuşacak kimse bulamazlarsa en azından şoförle konuşsunlar diye  en ön koltuğa yapışıktırlar, Arka koltuğa oturanına rastlanmamıştır. Yol boyunca  hatalı giden şoförlerle ilgili yorumlar yapmak, trafik sıkışıklığından bahsetmek, şoföre “valla,  işiniz zor bu trafikte”  demek onların görevidir. Bunlar sabah insanıdır. Kafalarında  filler tepişmemiş gibi rahat ve huzurla uyanır, servise vaktinde gelir ve hep normal ruh halinde olurlar; sinirli ya da aşırı neşelilerine rastlanmaz; stabil insanlardır. “Eee , Hülya hanım, n'aptı sizin kız , sınavı nasıl geçmiş?”,
“Eee , Arzu hanım,  buldun mu giyecek bir şey nişanda. Bak, sana bir adres vereyim Nişantaşı’nda,  oraya git mutlaka, hem ucuz hem de çok güzel elbiseler var, benim selamımı söyle” cümleleri hep onlara aittir. Durmadan konuşurlar. Benim migrenim tutar, onlara bir bok olmaz.

KLİMAYI AÇ/KAPACILAR: 

Kışın "ısıtıcıyı açar mısın,  kaptan" , biraz ısındım mı da "kapatır mısın kaptan"cılardır. Genelde şirketin en yaşlı personelidir bunlar. "Şoför bey çok soğuk, neden ısıtıcıyı açmıyorsun" diye seslenir arkalardan yaşlı bir ses. "Ya,  yanıyorum ben,  ne ısıtıcısı"  der arkalardan iri kıyım genç bir erkek. Ama kadın kıdemlidir, yaşlıdır, mecburen ısıtıcının açılmasına ses çıkartamazlar. Yazın klima açıksa hemen kapattırırlar. "Ay, dışarısı 32 derece, gerek yok ki klimaya, camları açsak yeter" diye. Yazın sıcağında olsa bile mutlaka yanlarında şalları olur ve güzel güzel sarılırlar onlara. Şal genelde boyun bölgesi ve kürek kemikleri arasına konuşlanır.


SERVİSE HER GÜN BAŞKA YERDEN BİNENLER; 

Yine bu gruba giriyorum. Akşam Topkapı servisine biner, sabah Kadıköy'deki servisi arayıp, nerede kaldınız, der. Haftanın hemen her günü sabah başka akşam başka servise binerler. Bazen de hangi servisin kaçta, hangi, durakta beklediğini karıştırırlar.
Ee, şimdi hatunun her semtte bir arkadaşı var, ne yapsın, sosyal hayattan mı kopsun.
Genelde bavuldan az hallice çantalarla gezerler. O çantanın içinde, atlet, külot, ince çorap, yedek body ne ararsanız vardır.

SADECE KAR YAĞDIĞINDA GELENLER;

İşte en gıcık olduğum tipler. Bacaklarını yaya yaya arka koltuk cam  kenarına otururlar. Hiç utanmazlar bunlar." Eeee, Murat, sen hiç gelmezdin servise ne oldu, senin araban yok muydu" derim. "Kar var bugün". "Doğru, var; ne olmuş?"
"Eee,  çıkartamadım arabayı".
Ulan, deyyus,ulan mal! Hafta sonları götünü gezdiriyon o arabada ama. Millet tır çıkartıyor karda , sen göt kadar arabayı nasıl çıkartamadın. Ezik! Korkak!
Hem ayrıca sen bizim eve çok yakın oturuyorsun. Bir kere de ne eve bıraktın, ne işe. Beni niye almıyorsun şirketin sana verdiği, beş kuruş benzin parası ödemediğin  o arabaya.  Şimdi ben de seni şu servisten götüne bir tekme atıp o çıkamadığın karlara atsam nasıl olur? 
(Neyse, yeter bu kadar eziyet hadi,  adam binmiş bir kere)

SERVİSİN GÜZERGAHINI DEĞİŞTİRMEK İSTEYENLER,

Bunlar aynı yoldan gitmekten aşırı sıkıntı duyan insanlardır. Mesela E5 yönünde trafik sıkıştı hemen alternatif önerirler. "Kaptan, hemen sahile doğru kır, denize bakarak gideriz. Buradan girmeye kalkarsak ancak  gece 10' da evde oluruz".  Ne yazık ki önerdikleri  alternatif yollar hep  daha da sıkışık olur bu talihsizlerin. Böyle durumlarda servisteki personel tarafından linç edilmeye çalışılırlar.
Erkektirler, orta yaş ve üzeri olurlar; serviste tek gazete okuyan kişi onlardır.

SERVİS ARACININ DEĞİŞTİRİLMESİNİ İSTEYENLER;

Bunlar gizli gizli çalışırlar. Çalışmaktan kastım kimseye çaktırmadan şoför ve servis aracı hakkında derin araştırmalar yaparlar. Acaba bu seferki servisin sorunu nedir, İlk başta büyük bir araç gelmişti ancak çoğu kimse onun çok sarstığını, sert manevralar yaptığını ve midelerinin bulandığını söylemişti.  Sonra gelen serviste de koltuklar çok küçüktü ve havalandırması kötüydü. Bir sonrakinde şoför çok laubaliydi. Onun bulunduğu servis en kalabalık ve en çok personel alan servisti. Başka servislere bölselerdi ya onları, cık cık cık. Bunlar işten daha çok servisle uğraşırlar. Apartmanda yönetici,  iş yerinde de servis sorumlusu olurlar. Ömürleri servis değiştirmekle geçmiştir. En kısa zamanda emekli olup, kendi iş yerini açacak olan, kır saçlı,  gözlüklü, devlet dairesi grisi takım elbisesi giyen tiplerdir.Genellikle siyah küçük kol çantası ayarında ne üdüğü belirsiz deri  çantaları olur.

SERVİSİN TEK ERKEĞİ; Allah kimsenin başına vermesin . Yazık, günah lan buna. Yayılsa laf olur, sıkışıp otursa laf olur, konuşmaya kalksa kadınlara asılıyor olur. Genelde varlıklarıyla suç olur bunlar. Şirketin araba vereceği hedef kitlesinde değildir. Eee, muhasebedeki kadınlar topluluğuna da dahil değildir, kalabalık ofis katında çalışmadıkları için serviste konuşulan gündeme yabancıdır. Öyle orta bir yerde orta bir iş yaparlar. Bina- tesis işinde, teknik arıza bölümünde filan. 


12 Temmuz 2014 Cumartesi

EYVAH 40!


Güvenle sarılacağım kimse kalmamıştı. Sonra bu geldi. Hoş geldi!

Arkadaş aşağıda, sizlerle tanışmak istiyor.Umarım siz de seversiniz onu. Ben çok sevdim çünkü.
Pazartesi tüm kitapçılarda  sizlere  merhaba diyecek. Hadi, siz de sarılın ona; bana sarılmış gibi olacaksınız; hissedeceğim.

NOT: Ara sıra soruyorsunuz, Kitap blogla ilgili değildir, bilginize






3 Temmuz 2014 Perşembe

GÜLÜMSE BİRAAAZZZZZZZ


http://youtu.be/5yCx_YR791Q


Masalarının  üzerine kara sinekler konmuş, küçük bir lokantanın önünden geçerken bu şarkı çağırdı beni. Hızlı adımlarım birden yavaşladı;  bir iki saniye lokantanın önünde durdum, ayrılmak istemedim. Aklıma o kız gelmişti işte...

İbrahim Tatlıses de Sevilay da çok genç, her yerinden buram buram yaşam sevinci salıyorlardı o zaman.
“Gülümse biraazzz “ diye mahalleyi çın çın çınlatıyordu  İbrahim Tatlıses yaz sıcağı sesiyle.
"Dinle bak,  dinle, çok seveceksin" diyordu, kendisine bir yandaş ararmışcasına.

Ağustos”un onunda gelen ve üç  haftalık iznini  minicik  bir balkonda geçiren,  genç sarısı saçları mavi gözleriyle çok şahane bir kızdı o.
Arabeskti.
80"lerin en sıcak hatırasıydı
Almanya’dan sarı Mercedes"in arkasındaki  karavanla gelen kızdı o !  
Bir sürü bebekleri olan,  gözlerinin mavisini çalmaya niyetlendiğim güzel bir  kız.
Hayatını ölesiye merak ettiğim , sırlarla dolu kız!

Aynı bu fotoğraftaki gibiydi. 




Yıllar sonra Türkiye'ye yerleşti. 
O Almanya'da yaşarken güzeldi gözümde, farklıydı. Buraya yerleştiğinde kokusunu da saçlarındaki yıldızları da kaybetti.
Kokusu değişti ilk önce.
Sonra gözlerinin mavisi.
İstanbul'da yaşayan mutsuz , ne yöne dönse boşluğa çarpan kadınlar gibi oldu; soldu, pustu, sindi, kahverengiye karıştı.
Ama  en çabuk değişen de benim kocaman yüreğimdeki sevgisi oldu;  uçup gitti yeni yetme yüreğimden, beni boşluğa bıraktı.
Ergenlik çağımda kalbime konan bu minik, rengarenk kelebek, kanatlarını toprağa verdi bir gece aniden. Saman sarısı da deniz mavisi de bahar  kokusu da kara bir toprağa karıştı;
Öldü mü, öldürüldü mü, ölmeyi mi  seçti,  bilemedim. Bilemedik.
Zaten onu kimse de merak etmedi...
Sık sık rüyamda görüyorum;  bembeyaz elbiseler giymiş yaz kumaşlarından, saçları güneş vurdukça parlıyor, ayakları çıplak, ayakları hep çıplak. Ayakları hep toprağa yakın.




































23 Haziran 2014 Pazartesi

ÇOK KARIŞIK MEVZULAR


Fonda Tanju Okan var. Sever misin? Ben çok severim.

"Benim en iyi dostum içkim sigaram
Onlar da terk eder, olmasa paraaaaammm..."

Bir hiç uğruna zaman harcıyorum,  biliyor musun
Aşk hiçtir çünkü; elinde hiçbir şey kalmıyor.
Bomboş kalıyorsun, bomboş, sonra da seni bombok hissettiriyor, bombok!
Aşk hiçbir şeydir; ömrünü böyle bir duygunun varlığına inandırarak bütün zamanını harcıyorsun.
Önce şair oluyorsun, sonra yazar; olmuyor; oyuncu oluyorsun aşkı iliklerinde hissetmek, hissettirebilmek için,
Ama sonra şiir de kitap da oyun da bitiyor.
Aynada kendini hep tek başına görüyorsun; hep tek.
Oysa beş yasından beri kandırılmışsın bu duyguyla, elinden tutmayınca kimse,  eksik oluyorsun. Yürürken hafif kambur,  ayaklarını sürüyorsun. (aşıkken nasıl yürüyordun,  hatırlasana)
Kahve pişirecek biri olsun diyorsun; iki kişilik  fincan takımı  alıyorsun. Birini kırıyorsun bir gün,  ikincisiyle yine kendin içiyorsun.

Onun için kek tarifleri kurabiye tarifleri alıyorsun birilerinden , süslü sofralarda sunuyorsun O'na. Hep veriyorsun, hep veriyorsun; nasıl bir kaynaksa bu, tükenmiyor.

Kadın bu! Isıtılmak  istiyor işte. Kendi kollarıyla kendi gövdesine sarılmaktan bıkıyor.Kadın bu! Sık sık gözlerinin içine bakılsın istiyor. Kadın bu! Kucaklanıp döndürülmek istiyor yaşı ne  olursa olsun, kilosu kaç olursa olsun.

Ayrılığın acısını sigaradan , içkiden çıkarmaya çalışıyorsun; olmuyor. Çare olacağını düşündüğün dayanakların hepsi  çaresizliğin oluyor.
Aşk bu canım, aşk!  Senden başka kimseye zararı olmuyor.
Geçtiği yollardan geçerken buruluyor buruluyor göğsün;  tıkanıyorsun, konuşamıyorsun değil mi?
Bilirim,  bilmem mi.
Onu görürsün belki diye saçını başını topluyor,  onun en sevdiği renkteki elbiseni  giyiyorsun,  değil mi?
Bilirim,  bilmem mi...
Bir sigaranın dumanı bir rakının beyazı bile sadece onun gülen güzel dudaklarını hatırlatıyor,  değil mi?
Bilirim,  bilmem mi.
Kopsun artık diyorsun değil mi, kopsun bitsin, yaşam nereye kadarsa.
Daha fazlasını yaşamak daha çok parçalanmak, daha çok bölünmek, daha çok çatlamak değil mi?
Yaşıyorsun işte,
Yaşıyorsun be gülüm.
Yarım, kırık, topal,  flu  ama yaşıyorsun işte. Zaten en acımasız olan da bu değil mi, zorla yaşatıyor seni Tanrı, zorla!
Bakalım nereye kadar diyorsun,
Ciğerin bir yanda, ellerin ayakların bir yanda, göğsün bir yanda...

Ha,  göğüs dedin de aklıma geldi,
Fındık kadar bir şey fark ettim göğsümde, oha!  Bu ne lan,  diye yüksek sesle konuştum, kendim duydum o sesi yani.
Bastırdım elimle,  evet,  orada bir "şey" vardı. Ruh gibi gezdim evde sabaha kadar. Bakalım daha neler olacak dedim. Ertesi gün doktora gittim;  filmler filan çekildi, amaaan,  dedim,  memen mi var derdin var. Doktor gülümsedi. Sıkıp sıkıştırıp makinenin içine koydular zavallıcıkları, şekilden şekile girdim. Canım yandı. Kapalı yer fobisi olduğu için kadına  yalvardım  yakardım  kapı aralık kalsın diye. Odanın kapısını aralık gören yakışıklı bir doktor girdi içeri,  ama göreceği bir şey de yoktu zaten. Abuk subuk bir poz vermiş, yarı çıplak bir kadın işte.

Bir de ultrason filan çekildi işte.  Doktor,  "çok mutlu oldum, kötü bir şey değilmiş" dedi.
Zamanı geldiyse ve gerekliyse mamografiyi sakın ihmal etmeyin hatunlar.
Ne zaman üzülsem vücudumun bir kenarından bir şeyler fırtlar. En çok da göğsüm acımıştı terk edilince.
Orda çıktı acısı.

Tüm bunlar olup biterken, bugün yayıncım mesaj atmış. "Akşama baskıya giriyor kitap" diye. Ne güzel gülümsedim bir bilseniz.
Bazen oluyor işte, güzel şeyler de oluyor.
Kitabımı raflarda görünce ilkinde yaptığım gibi yapacağım; ona sarılıp uyuyacağım.
Dünyanın en kötü kitabı olsa da umurumda değil; o benim, ben yazdım, benim sevgilim o.

Hadi eyvallah , kalın sağlıcakla. 

22 Mayıs 2014 Perşembe

HER BAŞARILI ERKEĞİN ARKASINDA






Her başarılı erkeğin arkasında...







Onun tüm stresini çekmiş, cevapsız çağrıları 300 ü bulmuş,
Beklerken tırnaklarını yemiş, bitirmiş
Saçları dökülmüş
Paket paket sigara içmiş
Kadeh kadeh rakı tüketmiş
Beklemiş
Üşümüş,
Sağ elini sol eline destek yapmış,
Cenin pozisyonunda yatıp kendine sarılmış,
Her gece uyanıp, mesaj atmış mı diye uykusunu bölmüş
Onun işi iyi gitsin, hedefine ulaşsın diye ağrılarından bahsetmemiş,
Ateşi çıktığında kendi kendine geçirmiş
Ağladığında yorganın altına girmiş,
Özlediğinde gömleklerini koklamış,
Buluşacağı günleri takvimde koskocaman işaretlemiş
Beraber gezdiği yerlerdeki fotoğraflara bakmaktan eskitmiş,
Çorbayı, çayı, kahveyi tek başına içmiş
Bir saat görebilmek gözlerine bakabilmek ve o gözleri bir dahaki buluşmaya kadar  hatırlamak için kilometrelerini ve saatlerini harcamış,
Toplantıda keyfi kaçmasın diye özlemi yüreğini delmişken bile gülümsemeli mesajlar atmış
Hep onu mutlu etmeye çalışmış,
Ve bu çabalarının hiçbiri görülmemiş
Ve yalnız kalmış
Bir kadın vardır.
Ne kadını?
Kadın filan yoktur. Adam onu başarısı için ezmiş, yok etmiştir.

Başarılı bir erkek profilini oluşturup arkasında bir enkaz bırakmıştır.




Yılmaz Özdil yazısı gibi oldu sanki.