25 Nisan 2014 Cuma

ÇİYAN



Manikürcüleri pedikürcüleri bilirsiniz, her çeşit kadını göreceğiniz yerlerden biridir. Emekli öğretmen de gelir, ergen öğrenci  de, bankacı da gelir, sanatçı da, oyuncu da gelir, mimar da.
Bir de bu tip dükkanların müdavimleri olur. Haftada minimum üç gün  buraya gelirler, müşterilerle sohbet ederler, boş boş konuşurlar, mutfağa girip kahvelerini yaparlar. Dükkânı istediği gibi kullanırlar anlayacağınız. Hani elinden gelse beğenmedikleri müşterileri dükkâna sokmayacaklar. 




Manikürcümle kardeş gibiyiz neredeyse , yıllardır tanırız birbirimizi. Böyle bir gün, güpgüzel kırmızı ojelerim sürülmüş, kurumasını bekliyorum. Çiyan'ı daha önce bir kez görmüştüm. Bu ikinci görüşümdü. Devlet dairesinde çalısıyor bildiğim kadarıyla,  bir de kızı var. Otuz beşlerinde, saçları kızıl ve kısacık ve daima jöleli. Altında bir eşofman , spor ayakkabılar. Alıcı gözle bakınca  hoş bir hatun , vücudu da  güzel. Gözleerrrr!!!

Uzaktan inceliyorum onu; hafif kısıyor gözlerini. Mavi mi yeşil mi anlaşılmıyor. Her ne renkse de işte,  kendini o kadar beğeniyor o kadar eşsiz bir güzellikte olduğunu düşünüyor ki, hiç konuşmasanız da bunu anlıyorsunuz zaten. Gıcık oldum bu hatuna. Bu kadar kibir bu kadar şımarıklık bünyemin kaldıracağı bir olay değil. Bu yine  daldı mutfağa ağzında sigara, kahve pişirmeye başladı. Manikürcümün  minik bir buzdolabı var; oraya da dalıyor, meyve, bisküvi ne varsa sormadan yiyor. Kıza laf sokmam lazım, yoksa eve gidip huzur içinde uyuyamayacağım. Ben onu incelerken müşterilerden biri “ay,  ne kadar güzel gözleriniz var,” diye iltifat etmez mi. 
Hatun zaten kasım kasım kasılıyor
"Heh, aferin , iyi bok yedin"diyesim geldi kadına.
Bu teşekkür etti , baygın baygın süzdü çipil yılan yeşili lensli gözlerini. Ben de "güzel lens" dedim.Yanına yaklaştım, “ ama çok kaliteli , hiç belli olmuyor, gerçek gibi “ dedim.
“Yok,  değil” dedi.
"Lens, lens. Aynısı var bende, ordan biliyorum”  dedim.(Geçen sefer de bir kadın iltifat etmişti, tesekkür edip susmuştu. Lens dememişti)
“Yok ya, herkes öyle sanıyor “dedi.  
Bir kere ne olursa olsun anlarsınız lensi, evet,  bu kadındakini anlamanız zor , göz bebeği gözüküyor sadece, cuk oturtmuş şeytan karı.

Hafiften şaka yollu "Dur , ben anlarım şimdi lens olup olmadığını  deyip,  parmağımı gözüne daldırmak için bir hamle yaptım. " Aaaa, yapmayın”  filan dedi. “Lens solüsyonu var benim yanımda, yıkayayım o zaman ellerimi, mikrop kapmasın gözleriniz , sonra da çekip çıkartayım" diyorum.  “Ay , yok,  alerjim filan var” diyor bir sapığa bakar gibi bakıp.

Diğer kadınlar da bana cephe almışlar gibi “ay,  kendi gözü canıııımm, böyle lens olur mu , maasallah” demezler mi. (Sen mi doğurdun,  nereden biliyorsun? tövbe ya Rab bim)
Acayip sinirlenmiştim hepimizi aptal yerine koymasına.

Bunu unutmayacağım kadın!  elbet senin de sonun gelecek iç sesiyle evimin yolunu tuttum.

Bir hafta sonra  tekrar bir uğrayayım dedim bakalım "Çiyan" orda mı.  Evet,  oradaydı ve yine eşofmanı spor ayakkabıları,  kısacak saçları,  kendisinin olduğunu iddia ettiği gözleriyle  ortalıkta dolanıyordu.
“Merhaba”  dedim manikürcüme ve sıramı beklemek için koltuğa iliştim. Pis pis bakıp,  izliyorum onu.

O gün Tanrı”nın bana bahşettiği ender güzel günlerden biriydi. Akşam olmuş isten çıkmışım,  yarasa ayaklarıma pedikür yaptırmak  için bizim kıza uğramışım ve Çiyan orda!

Dükkân epey kalabalık. On dört  yaşlarında kapkara  bir kız oturuyor koltukta, başka müşteriler  de var. İşsiz güçsüz takımı  da orda.  Konuşurlarken baktım bizim Çiyan kara kiza " kızım, kızım” diyor. Tamam dedim, kısmet ayağıma geldi. Sonun geldi pis Çiyan! Elime öyle bir  fırsat verdin ki, istesem böyle denk gelmezdi. Çiyan tuvalete girdi o sırada. Yüzümdeki şeytani ifadeye en masum halimi oturtmaya çalışarak, Çiyan'in duymayacağı bir sesle, “aa ne güzel, demek  sen basketbol  oynuyorsun, hımm.. Ben de oynamıştım lisedeyken ama sonradan bıraktım işte. Sen devam edecek misin,  bak ne güzel upuzun bacakların var ” falandı filandı derken muhabbeti ilerlettim.Ve sonunda beni huzura kavuşturacak, uykularımı geri getirecek atılımımı  gerçekleştirdim.

“Sen de lens taksan annen gibi,  ne güzel olursun, biliyor musun. Böyle esmer güzeline ne çok yakışır mavi lensler"
“Yok ya, takamam ben öyle şey gözüme”
Dedi.
!!!
Olmuştu işte!  Birinci ağızdan duymak istediğimi duymuştum. Hay,  çok yaşa çocuk sen!
Artık kızla işim kalmamıştı. "Aslında o kadar da güzel değilsin  leylek bacaklı" deyip,  kalkasım geldi koltuktan. Çiyan tuvaletten çıkmış, bana endişeli gözlerle bakıyordu. Gözlerinin içine pis bir ifadeyle bakıp, azıcık da ağzımı Bruce Willes gibi çarpıtarak gülümsedim.

Tonlarca demir kalkmıştı üzerimden, pamuk gibiydim. Manikürcü arkadaşım müşterisinin tırnaklarıyla ilgilenirken  beni duymuş, saçlarını güldüğü belli olmasın diye yüzüne kapatmıştı. Kimselere belli etmeden, bilgiye ulaşmanın sonsuz sevinciyle ayrıldım dükkandan.  Bakalım neler olacaktı bundan sonra.

Birkaç gün sonra dükkânın önünden geçerken manikürcüm "çabuk gel, sana bir şey anlatacağım" dedi.
Çiyan olayın ertesi günü dükkâna gelmiş, vermiş veriştirmiş bana. “Benim çocuğumun psikolojisini bozdu o, çocuğu doktora götüreceğim” demiş 
“N''oldu,  yaa”  filan demiş benim kız.

“Çocuğum kaç gündür ağlıyor. Senin o arkadaşın sıkıştırmış çocuğumu, o da  bana nazar değmesin diye “annemin gözleri lens” demiş. Ben de onunla konuşunca ağlamaya başladı, çocuk kaç gündür okula bile gitmiyor üzüntüsünden" demiş. Baskı altında kalmış çocuğu!

Arkadaşım   “yok ya,  öyle birisi değildir o , neden yapsın,  neden senin çocuğunun psikolojisini bozmak istesin ki” dese de Çiyan “ben artık gelmem bu dükkâna, o kadını görürsem saçlarını yolacağım” demiş. 

Manikürcü ve ben duvarları yıkacak düzeyde kahkahalar attık; gülerken birbirimizi dövdük , çırpındık, ben birkaç kere kendi eksenimde döne döne  zıpladım, sarsıldım, saçlarım havaya uçtu zıplarken.

"Senden korkuyorum ben "dedi arkadaşım."Dediğini yaptın sonunda, sana inanamıyorum"
"Benim yüzümden müşteri  kaybettin,  çok üzgünüm" dedim. 
"Sen benim için daha değerlisin"dedi.
"Kimse bizi aptal yerine koyamaz, ama" dedim. "Koyamaz" dedi.


16 Mart 2014 Pazar

HEM İNSAN TEK BAŞINA DA EYLEME KATILABİLİR.


Çok üzgünken konuşamam,  ağzımdan kelimeler çıkamaz; tıkanırım. Yemek yiyemem,  dışarı bile çıkamam. Evdeysem  odama, ofisteysem de sandalyeme yapışırım. Ayaklarım tutmaz, yürürken sağa sola sendelerim. Bir şeyler yazayım da içimdeki yangın sönsün isterim ama onu bile beceremem. Tuşlara basacak gücüm olmaz. Sadece sigara üstüne sigara yakarım. Sigaraya bu yaştan sonra başlanır mı bilmem ama Gezi olaylarından sonra düzenli olarak içmeye başladım. Bir tek bunu yapabiliyorum  üzgünken. Dolayısıyla, yazıyı da bugüne ancak yazabildim.

O gün de sabah yedide kalkmış,  haberleri izliyordum.Yorucu bir gün  beni bekliyordu. Alt yazı geçti o anda.  Aylardır uyansın diye beklediğim küçük can ölmüştü... Elimde çay bardağı vardı. Koltuğa çöktüm. Ayaklarım titremeye, güçsüzleşmeye başladı. Bir anda seksen yaşında  olmuştum. Bütün kemiklerim ağrımaya başladı.  Göz yaşlarım biraz önce yaptığım makyajı silip süpürmüştü. Gitmiş! dedim. Gitmiş işte.! Olmadı! Aylardır ümitle bekliyordum oysa ki.
Lap topumu alıp, evden çıktım. Acıdan ölsen de işe gitmek zorunda oluşuma  bir kez daha isyan ederek hem ağladım hem yürüdüm. Sabahları uzun zamandır kademe kademe tomurcuklanışına, çiçek açışına tanıklık ettiğim bir erik ağacım var. Her sene zamanını geçirmeden patlatır minicik tomurcuklarını, sonra yavaş yavaş büyür, göze çarpmaya başlar, bembeyaz gelin gibi açar, sonra da çok lezzetli meyvesini sunar bana. Ondan anlarım ben baharın geldiğini.
Oysa baharda uyanır diye düşünmüştüm küçük çocuğum. Bu ağaçlar ne zaman eriğe dönecek, o da o zaman uyanacak diye hayal kuruyordum. Çünkü baharda büyür çocuklar;  boyları uzar, yanakları al al olur. Ancak bu bahar güzel geçmeyecekti,  anlamıştım.
Ne çaresiz anlardır ölüm haberlerini duyduğumuz anlar. Mutlaka kendimi suçlayacak bir şeyler bulurum. Yapamadım, beceremedim, onu yaşatamadım diye. Kendimi Berkin öldüğü için suçlu hissediyordum. Bir şey yapamamıştım.
O gün twitleri  ve mesajları okumakla geçti. Hastane yatağında  bir lokma kalmış çocuğun ağırlığıyla  ezilmiştim. Yapabileceğim bir tek şey vardı şu anda, acımı hafifletecek  tek bir şey ; Kadıköy'e gitmek!

Çağırdığım herkesin bir bahanesi vardı. Eski arkadaşlarım zaten burada değildi  İş yerindeyse  "hadi Kadıköy'e" diyeceğim bir insan yoktu. O halde  tek başına  olsa da gitmeliydim.

Bir panik ataklı için eyleme katılmak, yürüyüşün parçası olmak, kalabalığın içinde olmak biraz daha zordur. Ama imkansız değildir. Kendi çapımda bir karton hazırlayıp çıktım yola. Üzerimde klasik iş kıyafetlerim ve paltom vardı, sabah bunu hesaplamamıştım hiç. Meydanda bir arkadaşıma rastladım, biraz konuştuk, sonra ayrı yerlere dağıldık. Aynı amaç için gelmiş,  çoğunluğu da gençlerden oluşan bir topluluk içindeydim, tek başıma slogan atıyordum, olaylar şiddetlenirse ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Gelmiştim işte, orada olmak, sesimi duyurmak için gelmiştim.

KFC'ndan  içine girip,  fotoğraf çekmek istedim. Orası çok uygundu. Ancak polis  o anda yapacağını yaptı ve Kadıköy"e gazı saldı. Gazdan  kaçan büyük bir grup KFC'nin içine daldı. İçerisi bir anda yerlere düşen kızlar, bayılan insanlarla doldu. Görevli "içeriye  gaz giriyor,  kapıları kapatıyorum" deyince tam bir panik haline girdim. Bir yandan gözlerim yanıyor, bir yandan da boğulur gibi öksürüyordum. Bir panik ataklı için daha beter bir ortam olamazdı. Taksim'deyken  bu kadar etkilenmemiştim;  alan büyüktü, arkadaşlarım vardı, sığınacak bir sürü kafe vardı. Ama bu sefer kötüydüm; tek başımaydım. Kızlardan birisi  yanan gözlerini elleriyle silmeye çalıştı, "yapma!" dedim, "daha kötü olur, ellerini sürme". “Tamam abla” dedi.
Kalabalıktan, gazdan,  hem de burada bayılırsam beni kim kaldıracak , ailemin haberi de  yok, gözlerimi nerede açarım korkusuyla elektriğe kapılmış gibi titriyordum. O anda Ali İsmail Korkmaz'ın neler hissettiğini çok iyi anladım.
 "Dışarıya çıkmak istiyorum,  açın kapıları" diye bağırdım.Dışarıda da gaz vardı, içerisi daha beter. Benimle beraber dışarı  çıkan bir kaç kişiden birine ” ben tek  başıma geldim, kimsem yok , ne yapacağımı bilmiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Kız, elimi tuttu. "Gel,  korkma" dedi. O an yalnız olmadığımı hissettim, tutacak  eldivenli bir el ve onun da tuttuğu iki elle beraber koşmaya başladık. Sanırım komiktim. Lap topumla mantomla, topuklu botlarımla, komiktim.  Onlara yetişemiyordum,  hızlı koşuyorlardı.
Kalabalığa daldılar ama benim için korkunçtu o insan kalabalığı. Kızın elini bıraktım, ters yöne, gazın olduğu yere doğru gitmeye başladım.  Gözlerim berbat durumdaydı, kendimi kötü hissediyordum, yarım yamalak gördüğüm bir binanın önündeki gençlerin yanına attım kendimi.  Sanırım yere düşmüşüm, birileri kollarımdan tutup, talcid'li su sıktı ve içeriye aldı.

İçerisi bir stüdyoydu. Duvarlarda gitar fotoğrafları vardı. Koltuklarda benim gibi yüzü gözü şişmiş gençler oturuyor, kimisi ağlıyor kimisi de orada tesadüfen olduğunu ve ne olduğunu tam anlamadıklarını söyleyip birbirlerine sarılıyorlardı. Hepsi çok gençti ve benim yaşımda bir tek kişi yoktu.  Onlar benden küçük olduğu için yardım etmem gerekiyordu,  ama nasıl? Neyse ki  uzun sürmedi , kapı açıldı ve iğrenç gaz kokusuyla beraber benim yaşlarımda  iki adam girdi; yalnız değildim..

Güvenli bir yere sığınmanın, gazdan uzaklaşmanın huzuruyla az da olsa rahatlamıştım. İki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyordum titremekten.
Birazdan iki baygın kız daha geldi stüdyoya. Onlara yardım etmeye çalıştım. "Ben de eskiden eylemlere katılırdım,  ancak panik atak olduktan sonra biraz zorlanmaya başladım. Telaşlanmayın, birazdan geçer" diye onlara ablacılık, annecilik oynadım.

Annesinden babasından habersiz gelmiş gençler vakit ilerleyince korkmaya başladılar. Polisten korkmuyorlardı ailesinden korktukları kadar. Bir kızın babası sürekli arıyor ve kıza küfür ediyordu. Kız da babasının ettiği küfürleri aynen bize aktarıyordu. Kıza "sen dur bir,  sakin ol" dedim. "Mesele nedir anlat.
Ver şu babanın telefonunu ben konuşayım" dedim. O kargaşadan anladığım kadarıyla kızın okulu Beşiktaş taraflarındaymış. Normal şartlarda her gün aynı otobüsle gittiğinden okuldan eve evden okula gidişlerinde herhangi bir aksama olmazmış. Polis dese,  eylem dese babası hayatı zindan edecek ona.
Babasını aradım, küfür ederek açtı  "Bakın beyefendi,  ben kızınızın Emlak hocasıyım, polisler bizi eyleme gidiyoruz zannederek Beşiktaş iskelesinin orada topladı ve  bir karakolu kapattı. Ben öğrencilerimi yalnız bırakmamak için onlarla kaldım"  Dedim. Adam o sırada  telefonu eşi olduğunu düşündüğüm kadına verdi. Babadan daha sert bir ses tonuyla konuşan anne" Peki,  nasıl dönecek bu kız eve" dedi. "Ben hepsini tek tek otobüse bindireceğim" dedim.
Zoraki bir " iyi" lafından sonra kız rahatlamış ve boynuma sarılıp"size nasıl teşekkür etsem azdır" demişti. Neyse bir sorunu halletmiştik Ama sorunlar bitmiyordu.
Diğer tarafta yirmi yaşlarında bir kız sevgilisini Kadıköy"de polisten kaçıp bir stüdyoda olduğuna inandıramıyor, kendini ispat etmek için bağıra çağıra kavga ediyordu. Onu da sakinleştirmem lazımdı. Zira konu sevgili ilişkileri değildi. "Ne bağırıyorsun, herkes canıyla uğraşıyor burada " deyip,  çektim telefonu elinden.
"Bak oğlum,  sevgilin burada, yanımda oturuyor şu anda. Ben elli yaşında bir kadınım ve yalan söylemiyorum. Polisler peşimizden kovaladı ve gazladı. Biraz önce kız burada astım krizine girdi. Arzu edersen gel. Ya gaz yiyip bayılırsın, ya da polisler seni gözaltına alır, istersen adresi de vereyim" deyip o ilişkideki sorunu da hallettim.
Çocuk sakinleşti, kız boynuma sarıldı. O küçücük stüdyoda hepsinin farklı bir telaşı vardı. Bir ara dışarı çıksam başıma bir hal gelir mi diye düşünüyordum. Çocuklardan biri " abla ya,  sen çık,  seni kimse almaz bu kıyafetle" dedi. Aynada kendime baktım, çocuk haklıydı...

Gazın şiddeti artmaya, iyice içeriye sızmaya başladı. Her içeri giren  gazla beraber geliyordu. Zaten alerjik olan bünyem iyice beter olmaya başlamıştı. Yine öksürük tuttu, yine içim sıkışmaya,  nefes alamamaya başladım. "Benim gitmem lazım" dedim. Stüdyodaki çocuklardan birinin üst katta evi varmış. Tanrım binlerce defa razı olsun,  beni evine götürdü. Buraya gaz dolmamıştı. Kendimi resmen bir savaşın içinde hissediyordum.Dışarıda polislere küfür eden bir grup, polisin ateş ederek verdiği karşılık, çığlık atan kızlar.Yüzümde kırmızı kırmızı lekeler oluşmuştu.  “Burada dinlenin biraz, sonra gidersiniz “ dedi. Kardeşim facebook'taki fotoğraflarda beni görmüş, "senin ne işin bu yaştan sonra oralarda" diye mesaj atıyordu. Bir yalan uydurdum. "İyiyim" dedim.

Cesurca  katıldığım eylemleri, gösterileri hatırladım. Yirmili yaşlarım,  çılgın, korkusuz kimliğim gelip dikildi karşıma. Ben de onlar gibiydim şimdi.
Gaz maskesini takmış, dışarıda yardıma ihtiyacı olan birileri var mı diye kontrole giden  ev sahibine, "ben de eski eylemcilerdenim" dedim. "Ama yıllar insanı acemileştiriyor, korku salıyor,  gözü karalığını alıyor" dediğimde,  elinde talcid sisesiyle bana  gülümseyerek kapıdan çıkıyordu. Birazdan baygın birini bulup,  evinde misafir edecekti.
Ne güzel şeydi bu Kadıköy'lüler.  O gece evine almasalardı, biri üstüme basıp geçecekti.  Polis "ne bok işin var be kadın,  bu yaştan sonra" deyip tartaklayacaktı belki de.  Ben  " imdaatttt , kurtarın beni,  kimsem yok" diye bağıracaktım.

Hiçbiri olmadı; yalnız değildim.

Hiç tanımadığım insanların elini tutmuştum.(bu arada elimi tutan kız, bunu okuyorsan binlerce kez teşekkürler, sen elimi tutmasaydın belki bir daha sokağa çıkamayacaktım)

Bu gece benim için çok fazla heyecanlı geçmişti. Dar alanda paslaşmalar yaşamıştım. Ortalık biraz yatıştıktan sonra ciddi iş kıyafetimle Boğa"nın orada duran çevik kuvvet ekibinin ortasından, gözlerine baka baka geçip, bir taksiye bindim ve evime gittim. Gece heyecandan uyuyamadım.

Benim hiç çocuğum olmadı. O yüzden bütün çocukları,  gençleri benimmiş gibi sevmekten, ölümlerinde benim çocuğummuş gibi üzülmekten, onları yeniden doğurup, yeniden  kaybetmekten çok yoruldum.

Ev sahiplerine haftaya mantı yapıp, getireceğimi söyledim ayrılırken. Öyle şeker,  öyle güzellerdi ki, tekrar yirmi yaşlarıma dönmek  mümkün olsaydı, onlara yirmi yaşımla misafir olmak isterdim.

Kalkıp mantı, mercimekli köfte ve kakaolu kek yapmam lazım, söz verdim ama ayıp olur.




16 Ocak 2014 Perşembe

ÖLENE Mİ AĞLARSIN GELENE Mİ?


Bir düğünlerde bir de cenazelerde karşılaşılan olaylar vardır bizde. Arasan o kadar türde insanı bir arada bulamazsın.
Evde yas vardır, taziyeye gelenler sıradan bir görevi yerine getirmek için don paça gelmişlerdir. Kapıdan girer girmez ev sahibinin yüzüne bir bakışları vardır ki onların, ölmekten beter ederler seni, acını ikiye katlarlar. Hatta eğer gözlerin ağlamaktan şişmemişse seni kınar gibi bakarlar.  “Gördün mü karısını/kızını,  hiç ağlamadı vallahi. Gelenlere yemek dağıttı, sohbet etti, havadan sudan konuştu. Ne geniş insanlar var be, ben olsam  ortalığı yırtmıştım” derler.

Örtücü kişiler;  Ev sahibinin üzerinde kolsuz bir atlet, kısa kollu bir t-shirt, altında tayt ya da şort varsa örtücü teyzeler iş başındadır. Başına örtü atar, içeriden birinden yardım istemek suretiyle uzun bol bir etek ve gömlek verip  “Giy yavrum bunları, olmaz öyle, şimdi senin acın var. Gelen giden ne der hem “ deyip, sizi kapattıkça kapatırlar.

Evi derleyip düzeltenler ; Bu insanlar eğer ani bir ölümle karşılaşmış bir eve gitmişlerse dolapları, yatakları , mutfaktaki yemek masasını kontrol ederler. “Allah sabır versin kızım. Ne yapacan,  ölüm işte, hepimizin gideceği yer”  deyip,  bir yandan  sanki gece gündüz o evdeymiş yaşıyormuş gibi yatak odasına girip, eğer yataklar toplanmamışsa toplamaya, kıyafetleri katlamaya başlarlar.  Ya, dur! belki ben senin pijamalarımı, çoraplarımı görmeni, ellemeni istemiyorum. Yok öyle bir şey. Bir yandan hesapta acısını dile getirirken mutfak masasını toplar, “şu peynirler de bozulmasın, masa üstünde kalmış, “ diyerek konuşa konuşa iş yaparlar. Dolapta içki bira gibi şeyler varsa "yavrum,  at bunları çöpe, kimse görmesin. Ölü var bu evde, günah bunlar" diyerek  içkileri de çöpe attırırlar. O anda en önemli şey gerçekten o peynirlerin bozulması ve dolaptaki içkilerdir.
Bu kadınlar her taziye evinde bunu yapmayı görev bilerler. Kendilerini bu işe adamışlardır, evlerini bok götürse bile...


Bak bakalım kimler gelmiş; Bu tipler açık olan kapıdan başını uzatırlar, elinde evinden getirdikleri terlikleri vardır. Paat diye atarlar girişe. “Allah rahmet eylesiiinnn,” diye yüksek sesle yapılan girişin ardından yarı içinden yarı dışından dualar okuya okuya kalabalığa dikkatlice göz gezdirip, kimler gelmiş, kimler gelmemiş diye araştırmalarını yaparlar.  “Aaa,  Aysel hanım yok mu?” , derler mesela acılı ev sahibinin duyacağı şekilde. ( Hani senin kara gün dostundu,   bak uğramamış bile Ama ben ama ben,  bak hemen geldim, gelirken böreğimi de  ayranımı da getirdim.) diye varlıklarını belli etmek isterler.  

Destekçiler; Bu tiplerin aslında taziye evindekilerle pek bir samimiyeti yoktur. Sadece tanışıktırlar. Ama uzaktan bakan o ailenin çok yakın bir akrabası olduğunu zanneder. Ağlayan insanlara manevi destek verir, burnunu silmesi için peçete verir. Kolonyayla ellerine, başına masaj yapar, tuvalete götürür,  elini yüzünü yıkar.” Yavrum, ağlama , sen daha çok gençsin,  önünde uzun ömür var, sen güçlü ol ki, annene kardeşlerine destek olasın” diye saçlarını sıvazlarlar çatlak elleriyle. Acılı kişi de kadına bakar bakar, bir türlü hatırlayamaz. Bir yandan da  mutfaktan ayranlı börekli tatlılı bir tabak hazırlarlar. 'Ye yavrum, ye'  diye ağzına tıkıştırırlar. Bir lokma geçemez ki insanın boğazından acılıyken,  ama olsun  yemek lazımdır.

Neden geldiğinin farkında olmayanlar; Bunlar anneleri tarafından "hadi kalk kızım, bak Mürüvvet teyzenin kocası ölmüş. Baş sağlığına gidiyoruz" diye zorla getirilen çocuklardır.  “Anne yaaa, off, . Ne giyeceğim şimdi?” diye mızıldandıkça,  anneleri onları dürterek “hadi kızım , hadi,  geçir üstüne kotunu. Bak, Nermin teyzeler de geliyor hem” der. Nermin teyzenin de kendi yaşlarında bir kızı vardır. Hiç değilse onunla oyalanır. Bunu duyunca kabul eder ergen kız. Ama saçını başını toplamadan parfümünü sürmeden çıkmayacağı için dakikalarca oyalanıp annelerini çatlatırlar resmen. Düğüne mi ölüme mi gittiklerini hiç anlayamazsınız. Ev sahibi acıdan katım katım ağlarken bu ergen kızlar  film izler gibi izler onları. "Öğleden sonra denize gideceğiz, geç kalmayalım"  diye konuşurlar arkadaşlarıyla. Ya da akşam Tonguç”tan gelen bir mesajı birbirlerine göstererek kıkırdarlar. Hayat ne güzeldir o ergenlere.  

Her işi ben bilirim, çok zenginim, çok yardımseverim”ciler; Bunlar ölüm haberini alır almaz, hemen börekçilere giderler. Seri bir şekilde "abim oradan iki tepsi su böreği veriyorsun, iki kasa da ayran"  der, cebinden nakit olarak çıkardıkları tomarın içinden bir iki tanesini uzatıp, üzerini vermeye çalışan tezgahtara  "Kalsin hocam, ölmüşlerinin ruhuna gitsin" der. Heyecanla börekleri ayranları arabalarına yükletirler. Olay yerine gittiklerinde de mutlaka bir iki yardımcı bulurlar etraftan. "üçüncü kata çıkıyorsun hocam,  böyle gelin, masanın üstüne koyun ayranları, Yenge hanım buyrun, Allah rahmet eylesin" diye kendilerini bu işe acayip kaptırır, şovunu yaparlar.

Rahmetlinin tüm hayatını anlatanlar; Bu tiplerin de eşleri, akrabaları ölmüştür. Ölüm acısını tatmış insanlardır. Yüzünde -ben ne çektim, ah ah, kimleri toprağa verdim- ifadesi vardır. Onlar ölüm konusunda tecrübeli, deneyimli insanlardır. Acının ne kadar süreceğini ne zaman geçeceğini net olarak size bildirirler. Bir de" Hiç unutmam, Enver bey bizim bakkala gelmişti. Yağsız peynir istemişti. O gün parası çıkmamıştı da biz de ne olacak olur mu, biz burada komşuyuz" demiştik. Sonra ertesi sabah koşa koşa parayı getirmiş , defalarca özür dilemişti. Çok dürüst adamdı, çok. Etrafındakiler de destekler. " Çok dürüst insandı, çookk"  

Eş arayanlar; Şaşırmayın, öyle şey olur mu demeyin. Benim kaç tane tanıdığım mevlutlerde, dualarda, taziye evlerinde eş buldu. Böyle yerler tanışmak için bulunmaz fırsattır. Kafada başörtüler, siyah gözlükler olsa da "bu kim, tanıyor musun?"  diye soran birilerine çoğu zaman tanık olmuşumdur. hemen ardından cevap gelir " Aaaa,  o bildiğin koskoca banka müdürü,üstelik bekar, hiç evlenmemiş.".  Hımm.. Bu insanın yedisi var kırkı var,  senesi var, var da var. Yedisinde olmadı kırkında olur , o da olmadı evdeki mevlutte mutlaka yol kat edilir.

Yiyiciler; Bunlar taziye evinde ne çok yemek olduğunu  bilirler. Dualar okunur, herkes "Allah sabır versin " dileklerini ilettikten sonra “hadi buyurun, sofraya” derler. Bunlar genelde ailenin birinci derecede erkek akrabalarındandır ya da dini bütün adamlardan biridir.  Sofrada etlisinden sütlüsüne tatlısına kadar her şey var. Eşraftan hayli yoksul kişiler için bulunmaz nimettir ölü evleri. Bunların içinde durumu abartıp  ev sahibinin kızlarına ”yavrum,  bir kahve yapar mısın, şekersiz olsun” diyenler bile vardır ki söylenecek sözümün kalmadığı andır. Şaşırmayın şaşırmayın. Nerden mi biliyorum. Kendimden tabii ki., kendimden.

Acıyı kahkaya çevirenler; Görev yerine getirilmiştir. Gelenler bir bir dönmeye başlar.  Evden gruplar halinde çıkanlar olur. Evi en yakında olan kişi  "Gelin,  bir kahve içelim bizde” diye arkadaşlarını evine davet eder. Evine girer girmez  “Ohh be”  diyerek  başörtüsünü atar. Bir iki acı söz söylenir. “Yazık oldu ya”, “ gitti işte” diye. Sonra “yaaa, bir şey soracağım” der birisi. “O kapının  kenarında elinde tespihle oturan beyaz başörtülü kadın kimdi? Ya o kadın ne kadar komik ağlıyordu. Baktıkça gülesim geldi. Gülüyor sandım ilk önce”
 Öbür kişi de “ay,  sorma ya, başörtümü ağzıma soktum, gülmemek için” der.
“Off o değil de,  bize sımsıkı sarılan kadın köydeki teyzesiydi galiba, acayip kokuyordu”  der.  Ötekiler de kıkır kıkır “pöfff,  fark ettim ya.”
Bütün akrabalarını gördük. Çok elitim, sosyeteyim diye gezerdi ortalarda. Bir tane tipi düzgün adama rastlamadım ben “diyerek günü yarılarlar.





13 Ocak 2014 Pazartesi

BİR KIZIM OLSAYDI











Bir kızım olsaydı. Adı önemli değil, ama en çok Melek adı yakışırdı ona.


Sabah uyandığında ördekli pijamalarının bir paçası dizlerine kadar sıyrılmış olsaydı. Karnı da uyurken açılmış olsaydı.  Sıcacık olsaydı, fırından taze çıkmış ekmekler gibi. Güzel koksaydı.
Saçları biraz dalgalı olsaydı, sabah yüzüne gözüne dolaşmış olsaydı, bir de dudakları çıksaydı ortaya; Dolgun, pembe dudakları. Yanakları pespembe olsaydı bir de masumiyetinden. Ona sıcacık sarılsaydım; kimsenin sarılamayacağı, kimseye sarılamayacağım kadar içten; sahiplenircesine.
Ben onu seyrederken  annesinin yanına geldiğini hissetseydi. Kocaman gözlerini açıp, yarım yamalak konuşmaya başlasaydı uyku mahmurluğu olmadan. Tükürükleri dudaklarından yüzüme saçılsaydı. Rüyasını anlatsaydı sabahları kalın ve kısık çıkan sesiyle. Anlatırken de beyaz tombul elleriyle yüzümü gözümü okşasaydı dünyadaki en güzel kadın onun annesiymiş gibi.
Yüzümdeki makyajı görüp, “Annee, yine mi işe gidiyorsun ?”
“Evet ama akşama geleceğim”
Deseydim.
“Yaaaaa”, deyip,  şımarıkça üzülseydi.  “Ama gitmeee, her gün işe gidiyorsun, ben seni özlüyorum “ deseydi.
Özlem lafını duyunca gözlerim dolsaydı. Onun gözlerinde hiçbir aşkta kaybolmadığım  kadar kaybolsaydım. Kendimi göremediğimde, anlayamadığımda işte o gözlere bakıp,  kime ve neye benzediğimi anlayabilseydim. Kendimi izleseydim onun gözlerinde; kendi küçük kopyamı. Tam göremediğim bir türlü çözemediğim  kendimi sonunda onun gözlerinde bulsaydım.
Ben evden çıkınca pencereye koşup, dalgalı saçlarını  savura savura bana el sallasaydı. Tombik parmaklarını dudaklarına götürüp öpücük verseydi.
Hafta sonları sahilde tek başıma yürüyüş yapacağıma, onun ellerinden tutup, minik minik taşları denize fırlatsaydık. Kedilere yemek verseydik,
O da
“Annneee , kediyi tutabilir miyim?”  deseydi.  O çok istiyor diye sevmesine izin verseydim.
Yol boyunca konuşsaydı saçma sapan,  aklına geleni her şeyi. (tıpkı benim gibi.) Kimi zaman onu dinlemeden “hı hıı” deseydim  ben de.
Sonra karnı acıksaydı. Masada sigara paketimin yerine onun için dilimlediğim elma ve muz olsaydı küçük bir kapta. Minicik ağzında  dakikalarca yavaş yavaş yemesini izleseydim.  Bir yandan sandalyenin üstünde neşeyle bacaklarını sallasaydı, açık sarı bir külotlu çorabı olsaydı o gün üzerinde.  Martı geçseydi üstümüzden, biraz güneş açsaydı. Ve ben onunla olduğum için çok ama çok başka olsaydım.
İstediğim zaman istediğim kadar öpseydim onu. Başkalarının çocuklarını öptüğüm gibi ürkek, utangaç olmadan. Isırsaydım baldırlarını,  başkalarının çocuklarına anneleri kızar diye yapamadığım zamanlara inat.
Koklasaydım onu,  hiç kimseye hesap verme duygusu olmadan; bu  benim , istediğim kadar koklarım edasıyla.
Sonra küçük bir parka gitseydik. Benim kitap okuduğum ve çocuklarını salıncakta sallayan anneleri , kaydıraktan heyecanla kayan çocukları özlemle izlediğim parka. Kimi zaman annelerin  “Kızım! oraya oturma üzerin çamurlanacak, 
Oğluuuum! çıkma yükseğe, düşersin” diye söylendikleri ve benim “ bunlar da anne olmuş, bir ben olamamışım işte”  diyerek hayıflandığım parka.
Ben kızımı  salıncakta istediğim kadar sallasaydım; istediği kadar,  hiç sıkılmadan. Çünkü o çok benim. Çok sevdiğim.Çok taptığım minik varlık.
Eve gidelim mi dediğimde, “ Anneee, n”olur biraz dahaaa”  dediğinde,  parmakları soğuktan kıpkırmızı olsa da  sırf çok istiyor diye, oyunu yarım kalmasın diye, -çünkü  oyunları yarım kalan çocuklar hiç büyüyemezler- “tamam,  biraz daha”  deseydim.








Sonra çocuk kıyafeti satan mağazalara girseydim onunla.” Ne çok geçtim bu mağazanın önünden kızım , biliyor musun”  deseydim . Nasıl olsa  bir çocuğum olacak, alayım bir kenarda dursun” deyip, rengarenk tulumlar aldığım mağazaya bu sefer gururla ve mutlulukla o'nunla girseydim.  Kimi zaman hamile kimi zaman yeni doğum yapmış kadınlar  yanlarında eşleriyle beraber gelirlerdi bu mağazaya. Bense tek başıma gezerdim. İçerisi bebek kokardı; saflık, temizlik kokardı. Kasaya giderdim bir iki parça alıp. Kasiyer sorardı” hediye mi” diye.   “Hayır, kızıma”  derdim  gururla. Evde kimse görmesin diye bir kenarda saklardım onları ama bunları kızıma asla anlatmazdım. Sonra şımarık olur.

Bir gün  kızımın memeleri çıksaydı,  benim sütyenlerimi giymeye çalışsaydı. Sonra bana ilk aşkını anlatsaydı, anlatırken onda kendimi görseydim. Tıpkı benim gibi heyecanlı, coşkulu, tutkulu bir kız olsaydı. Uzun ince parmaklarıyla kendi odasında kemanını çalsaydı ve ben onu içerideki odadan ağlayarak dinleseydim. Sonra o benim gözlerimi kıpkırmızı görünce “anne,  bir şey mi oldu?”  deseydi . “ Yok canım, soğan doğradım, senin en sevdiğin yemekten yaparken”  deseydim.
Deseydim,  keşke deseydim, diyebilseydim
Ah kızım, sen olsaydın ben hiç böyle yarım, böyle melankolik ,böyle yalnız böyle sevgisiz olmayacaktım.
Yanlış kişilere hiç sarılmayacaktım. İçimdeki bu sevgi açlığını, sevilme tutkusunu  hak etmeyen insanlara hiç vermeyecektim, Senin kokunu çok farklı yerlerde aramayacaktım. Seni öperken doğru mu yapıyorum acaba, demeyecektim.
Doğmadın ki  kızım,
Doğa ma dın ki,
Benim kollarımı hiç dolduramadın ki.



1 Aralık 2013 Pazar

AFFETMEK, KÜÇÜCÜK KISACIK BİR KELİME



On yedi  yaşında ne kadar romantik ne kadar aşk dolu ne kadar çılgın ne kadar başıboş- avare olunursa ben de işte o kadardım

Gece  gündüz beraber olan dört kızız. Ben hariç hepsi model gibi hatunlar. Ben de arada kaynıyorum. Güzel değil ama sempatik ve komik kadrosundan takılıyorum. Anı yaşıyorum, yol beni bir yere götürür nasılsa. Hava güneşli, biz yüzmek istiyoruz. İstanbulda denize rahatça girildiği zamanlar. Rengarenk dört kız yoldayız; iki adımda bir kahkahalardan yerlere yığılıyoruz ve yol da  uzuyor tabii. Hedefimiz  şimdiki gibi varmak değil. Güzel erkekler bizi bekliyor plajda, biliyoruz.  Ve aşağıdaki parçayı dinliyoruz sürekli.
Denizde hoplayıp zıplarken balıklama atlamaya  çalışan arkadaşımın başına bir bakın neler geliyor.


http://youtu.be/frDiToCADS0

Güzel bir günün içine bir kaza karışıyor. İçimizdeki sarışın fıstığın (adı Arzu olsun) ayağı paslı merdivenlere takılıyor, ayak boydan boya yırtılıyor neredeyse. Günün ortasındayız, denize giremeyeceğiz diye üzülüyoruz.  Etraftaki herkes yaralı güzel kıza yardıma koşuyor. Bir şeyler bağlıyorlar ayağına ne buldularsa , her yer kan oluyor; içimiz acıyor. Ama olsun, "geçecek bu , en fazla iz bırakır, ne olur ki" diyoruz. Yardıma gelen dört yakışıklı için fırsat doğmuş oluyor. Geldiğimizden beri cephe almışlardı karşımızda zaten. Tanışmak için bundan iyi fırsat mı olur. Uzun boylu , esmer olan hayatımda duyduğum en güzel erkek sesiyle “ ama yaranız derin, hastaneye gitmelisiniz “ diyor. Gözlerimi dikiyorum belki beş dakika hiç ayırmadan. Ne güzel bir ses bu, ne kadar yumuşak.Günümüz mahvolmasın diye ben iyiyim diyor,  Arzu, denize girmesem de güneşlenirim. Canım, arkadaşım, kardeşim, her şeyim benim...

O gün uzun sürecek karmaşık bir arkadaşlığın temelini atıyoruz.  Muhteşem bir grup oluyoruz. Biz ve onlar. O, yani esmer olan, adı Boran olsun mesela, üniversiteyi kazanmış, Ankara'da okuyacak, Ona her baktıkça karnım sancıyor, kalbim anlamsızca atıyor ve yerinden çıkmak istiyor. Onun sesini duymak yetiyor aşık olmam için. Evet,  ben Boran”a aşık oluyorum. Hem de nasıl.  On yedi  yaşındayım,  başka nasıl olabilirim ki...
.
Geceleri hiç uyuyamıyorum. Sayfalarca şiir yazıyorum ona. O, hepimizle çok ilgili,  herkese eşit davranıyor. Beni sevip sevmediğini bilmiyorum. Ama seviyordur canım, neden sevmesin ki. Çok zayıf olduğum için bana sürekli "Afrika”lı ne haber, Afrikalı senin hiç etin yok" diyor ve yüreğime yüreğime bıçaklar giriyor o zamanlarda. 

O Ankara”da kim bilir nasıl üşüyordur. Kaç kişi kalıyorlar yurtta,  annesini babasını özlemiştir. Ne kadar zor durumda ne kadar da bana ihtiyacı var. Atlasam bir otobüse gitsem.
Her gün mektuplar yazıyorum ona yollamadığım, hala sakladığım mektuplarım. 

Aradan bir yıl geçiyor, ben dershaneye başlıyorum.  O çıkışlarda beni almaya geliyor. Aramızda özel bir  konuşma yok. Sevgi var da söylenmiyor gibi. Ben öyle kabul ediyorum. Her gün arıyor. Yanıma geliyor, her şeyden konuşuyoruz. Görüşeceğimiz zaman beni en şişman gösteren kıyafetleri seçiyorum. Biz bir çiftiz bence,  herhalde evleniriz çünkü çok güzel anlaşıyoruz. Allah beni çok sevmiş ki  böyle sakin birini ,  acısız bir aşkı vermiş. Annesini de çok seviyorum o da beni seviyor bence, gelini gibi bakıyor bana
Bir gün arkadaşım "hadi artık aşkını açıkla şu kıza"diye baskı yapıyor ona.Bana da telefon kulübesinden haber veriyor ". Bu akşam buluşacağız ve her şeyi açıklamasını isteyeceğim. Söz yüzüğü filan takın artık aranızda" diyor. Gülümsüyorum.

 Ben de gelecek güzel cevabı bekliyorum. Aradan bir iki üç dört gün geçiyor Boran konuşmuyor. "Açıklamak istemiyorum" demiş ve kaçmış Sonra grubun diğer elemanlarından benim  kızlardan birine haber geliyor. Beni değil, sarışını seviyormuş  ama açılmaya cesaret edemiyormuş ".Neee , Arzu'ya mı? "diyor arkadaşım.
"Ben ilk günden beri onu sevdim ona,  aşığım" demiş.
Peki neden hep Betty'nin yanındasın,  arıyorsun,  görüşüyorsun"  deyince, " ben onu kardeşim gibi seviyorum" demiş.

Apartmanın  girişindeki kalorifere yaslanmış, gelecek haberi bekliyordum .Yüzü darmadağın arkadaşımın. "Arzu'yu seviyormuş" diyor. On yedi yaşındayım ve  bundan sonra ben yaşayamayacağım.

Korkunç bir yıkım bu, her şey bitecek . Boran  benim kardeşim gibi sevdiğim Arzu 'yu seviyor. Arzuya nasıl bakacağım ben, o  ne kadar üzülmüştür bunu duyunca. Tam bir hafta ağlıyorum. Gözlerim şişiyor ağlamaktan, açılmıyor göz kapaklarım. Annem sürekli soruyor , derslerden diyorum. Yemek yiyemiyorum, iyice zayıflıyorum. Yürürken bacaklarım titriyor yere düşecek gibi oluyorum, göğsüm sürekli sıkışıyor. Teyp sabaha kadar açık, bildiğim ne kadar acıklı şarkı varsa dinliyorum. Sigara içiyorum, ağlıyorum. Artık içimi çekmekten karın kaslarım yırtılacak gibi oluyor.

Bu başıma gelecek en kötüsüydü diyorum. Daha kötü olamaz. Ama oluyormuş, kötünün de kötüsü varmış

Hahaha. Nedense bu zamana kadar bu konuda hiç konuşmayan canım kardeşim Arzu, Boran”la çıkmaya başlıyor.

İkinci bir kıyamet!Bu kadarı da üç gün içinde olmaz ki.

Nasıl ,neden, aaa , yok canım, olamaz  peki ama niye?  sorularından başka bir şey çıkmıyor benden.

On yedi yaşında bu kadar darbe çok geliyor be. Ama yine de ben arkadaşımı çok seviyorum. Bu beni etkilemez, her şey bitse de biz arkadaşız. Onu nasıl silerim ben, başka arkadaşım yok ki. Onu silmek, hayallerimi de silmek demek. Ben nasıl toparlanırım yeniden hem aşk acısı hem arkadaş acısıyla.

Telefon ediyorum Arzu'ya bir gün . Ablası; Onlar Boran'la Kadıköy'e gittiler" diyor. "Boran Ankara'dan geldi de"
Nasıl da normalleştiriyor insanlar bu kadar zor anları. Nasıl da sıradan bir şeymiş  gibi söylüyor arkadaşım bana. Aşık olduğum çocuğun , kardeşim gibi sevdiğim kişiyle buluştuğunu, flört ettiğini. Normalleşiyor her şey...

Arkadaşlığımız bu yüzden değil  ama  birkaç yıl sonra  bambaşka, osuruktan bir sebeple bitiyor. Biz dört arkadaş değiliz artık. Yürürken sokakları inleten, muhteşem dörtlü yok artık. Bitti.

Son birkaç yılda yaşadıklarım yüzünden zor toparlanıyorum. O zaman bu çocuktan ayrıldım unutmak için bununla çıkayım dönemi değil. Aşıksın ve bu acıyı çekeceksin kardeşim, bize yakışmaz hemen yeni manita yapmak.

Kalbim ikiye bölünüyor; bir tarafta Boran”ın diğer tarafta Arzu”nun bir türlü hazmedemediğim aşkları. Ağırlaşıyor kimi zaman o taraf. 
neden diyorum uzun yıllar boyunca,  neden?
Bu soruyu içimden defalarca soruyorum onlara. Küçüktük, diyorum, çok küçüktük, evet, ama onlar bana karşı çok profesyoneldi. Bense amatör aşkımla en çok hasar alan taraftım.

 Her şeyin bittiği gibi bu aşk da bitti bir gün ...Arzu başka biriyle evlendi. Boran bekardı.(bunu da çook zaman sonra öğrendim)  Bu arada ikisinden de bir haber alamadım yıllarca. Elimdeki fotoğraflara, mektuplara bakıyor, hem Arzu'yu hem Boran”ı her şeye rağmen çok özlüyordum.
Büyüdüm büyüdüm... başka bir sürü kötü aşk  yaşadım. Aptal yerine kondum sonra da yavaş yavaş palazlandım. 

Bir gün aynı yoldaydık ikimiz de...Kadıköy”de.Onunla. Yan yana. Büyümüştü o da,  evet, duruşu bakışları değişmişti. O  uzuuuunnn yıllar  derinlere  sakladığım o kesik,  onun sesini duyunca tuz basılmış yaralara döndü. Resmen varlığını belli etti. Nereden çıkmıştı şimdi bu kalp sızısı. 

Saatlerce konuştuk, eskiden, okuldan, iş hayatından. Gözlerine bakamıyordum hala konuşurken. Arzu boşanmış, haberini ortak arkadaşlardan almış. O ise evlenmemiş hiç.  "Arzu”yla evlenmem için baskı yapıyorlar arkadaşları" dedi. "İyi, evlenin tabii" dedim. Madem yıllar sonra karşılaştınız,  kaderin senin bu sarışın " dedim. Bir yandan da hayır, tekrar buluşmasınlar, bunu istemiyorum diyordum.
O gün onu gördükten sonra  evime giderken "vay be," dİyorum. "Ne aşşkmış, ne sarışın sevdasıymış bu".

Bu görüşmeden bir yıl sonra yine ortak bir tanıdıktan  evlendiklerini öğreniyorum. Nasıl olmam gerekiyorsa öyle oluyorum...

Kırıklıklar geçmiş ama şimdi daha farklı daha tuhaf bir duyguya kapılmıştım. İsmi yok...
Belki bir umut demiştim ona Kadıköy'de rastladığımda. Gözlerime çok güzel bakmıştı çünkü. Pişman  gibiydi, beni yine  sev, der gibiydi. Belki tekrar severdim onu.
Ama şimdi tekrar,  ikinci kez kaybetmiştim onu. 
İki kez de kaybedilir mi insan, be...

Bir gün telefonum çaldı. Bilmediğim bir numara. 
Alo?
Sessizlik
ALO?
Naber Betty!
....

Bu sesi unutmak mümkün olmadığı için "Aaaa. Boran,  sen misin, nasılsın filan. Ses titremesi,   dizlerin çözülmesi, nefessiz kalma olayı.
Ben ki çoktan vazgeçmiş, unutmuştum  aşkı,  aşık olmayı, birine inanmayı, birilerinin gözünün içine bakmayı.
“Akşama buluşalım,  içelim,  anlatacağım şeyler var” dedi. "Allah allah" ne alaka şimdi bu. Hem Arzu duysa bozulmaz mı benle buluştuğuna. "Boş ver sen, gel" dedi.

Karlı bir akşamdı. Kadıköy sokakları ıssızdı. Herkes soğuktan kaçıp, evlerine sığınmak istiyordu. 
Aklımıza ilk gelen yerde buluştuk. Bunca yıldan sonra, saçlarımızda beyazlar, kaz ayaklarımız ve biraz kırgın biraz yorgun olarak karşıladık birbirimizi. 
Çok değişmişti, donuktu. Gözler değişmiyor bir tek; bakışlar... ama onlar da donuktu. solgun, kırgın,  mahcup bakıyorlardı bana . Bense hala gözlerinin içine bakamıyordum. 

Evliliği berbat geçmiş, detaylarını yazamayacağım;  bok gibi ortada bırakılmış aslında.

İkinci rakımdan bir yudum alırken gözlerimde yaşlarla  taaa on yedi yaşından beri bastırdığım zavallı, yaralı, yıpranmış çocuk aşkımın sesiyle, çok zor ve kısık olarak , ona yaklaşarak ve gözlerinin içine bakmaya çalışarak “sana müstahaktır, beni çok üzmüştün" dedim. Durdu. Yutkundum. Tekrar yutkundum. Ellerimi tuttu , çekti kendine. "Çok üzgünüm, çok!"dedi.  Ben yine titreyen dudaklarımla kesik kesik "ben, ben.. on yedi yaşından beri çok üzgünüm" dedim. 
"Bu aşkınız dostluğumuzu da  bitirdi; bu daha da kötüydü. Ben hem aşkımı hem kardeşimi kaybetmiştim...Ve bunu siz flört eder eğlenirken yataklara kapanıp tek başıma yaşamıştım, kimselere anlatamamıştım. Bu büyük utançtı benim için"

Pencereden dışarı baktım, ne güzel kar yağıyordu. Ona döndüm "kaç kış ben seni hayal ettim,,  biliyor musun.  Ellerimden tutup, karlı yollarda benimle gezeceğini kaç kış hayal ettim"
. 
"Çıkalım mı?" dedi. "Hayır, artık çok üşüyorum" dedim.  Durdu, gözlerini mahcup mahcup bana sonra yere çevirdi

Meyhanede bizden başka bir masa daha vardı ve  fonda Zeki Müren “ Seni sordum yıldızlara, seni  sordum yalnızlara” diyordu. Rakı bardağımın içine  kısa bir sağanak başladı. Ağlamak, zayıf kadını oynamak istemiyordum. Arabeskleşmenin manası yok,  diyordum ama beceremedim. O çok beğendiğim ellerini uzattı, benden başka herkese dokunan ellerini...Gözümdeki yaşları sildi. “Çok üzgünüm, çok pişmanım , büyük hata ettim ben, çok büyük” dedi. "Senin değerini bilemedim ben. 

Siyah saçı yok denecek kadar azdı. Yanakları hafif çökmüştü.
“ yanlış kişiyi sevmişim ” dedi.
Sustum ben,
Sustum...Çünkü on yedi yaşındaki yerlerim ağrıyordu; çok ağrıyordu. O geceye döndüm tekrar. Beni değil, Arzu'yu  sevdiğinin  haberini aldığım geceye.  Küçüktük. Küçüktüm. İncecikti ellerim , kocaman, saf ve ürkekti gözlerim. Amatördüm aşklara, hayata.

Sessizce kalktık sonra, evlerimize gittik.. İkimiz de gözden kaybolana dek sürekli başımızı çevirip arkamıza baktık.

Birkaç gün önce mesaj attı; "senden sadece sana sarılacağım bir kaç saatini istiyorum. Sadece sarılmak.  Bu hata  bana çok ağırlık veriyor, kendimi sürekli suçluyorum"
.
”Sürüüün”  dedim,  espriyle karışık. ”Çok süründüm zaten, seçimimin bedelini ödedim” Dedi.
“Sadece birkaç saatini istiyorum senden,  hiç hakkım olmasa da;  sarılmak, unutmak, affettirebilmek için”...

"Ben esmer bir kadını sevdim
ve ona benzemek, onun gibi olmak istedim" diye bir şiir yazmış


Siz olsanız affeder miydiniz. Hem affetmek nasıl bir şey ki?  Her şey bitecek mi? Üzüldüğüm günler silinecek mi?  Her şey bu kadar kolay mı? Birini öldürüyorsun mesela,  sonra ailesine gidip "beni affedin,  ben çocuğunuzu öldürdüm" diyorsun . Mümkün mü?
Siz affeder misiniz benim yerimde olsanız?

 Affetmek nasıl da küçücük, kısacık, söylemesi çok kolay bir kelime, değil mi?

Keşke gerçekte de böyle olsaydı...


"Bana on yedi  yaşımı verebilirsen, affederim" dedim...



3 Kasım 2013 Pazar

GARİP BİR HOME PARTY

Tam bir sene önce Makedonya seyahatinde tanıştiğim bir grupla tekrar görüşmeye karar verdik. Karı koca evlerinde bir parti veriyorlar. Kesinlikle katılıyorum dedim. Ben ne zaman birine söz versem strese girerim. Ya o gün geldiğinde görüşemezsek, başıma bir iş gelir, hastalanırım da ya gidemezsem, ya da trafik tıkanır ben yollarda sabaha kadar kalırsam diye mideme ayrı başıma ayrı ağrılar girer. En stresli iştir birilerine söz vermek, plan yapmak. Ben tatile giderken bile  bir gün önceden plan yapan biriyim. Hatta iş yerine söylemeye mecbur olmasam, gittikten sonra arayıp "ben bu hafta yokum" demek gelir içimden. Zaten en erken Cuma sabahı söylerim izne çıkacağımı. Hatta bazen gidecegim yere karar veremediğim ya da yer bulamadığım için Pazartesi işe geri döndüğüm çok olmuştur.

Neyse,  gelelim home partiye. Nişantaşı”na yakın bir yerde. Öğleden sonra ailevi bir olayla ilgili sıkıcı  bir haber geldi.  Evdekilerin yanında oturup onlarla olmam lazım. Kesinlikle parti ortamına gidecek durum değil yani. Onlar orada üzülsün, ben "hadi siz üzülün ama verilmiş bir parti sözüm var" demek olmaz. İnsanlar saat  sekizde buluşacaklardı  parti evinde.

Saat 8.30 da telefonum çalmaya ,mesajlar gelmeye basladı. “Hadi gel, bak bu saatte köprü rahattır, hiç gelemezsin sonra”  filan falan diye beni kandırmaya çalışıyorlar . Ben ne telefonlara ne mesajlara cevap veriyorum. Saat dokuz oldu,  yirmi tane mesaj ve çağrı. Onlara  ailevi bir durum olduğunu, gelemeyeceğimi söylemenin nasıl  stres verdiğini  biliyor musunuz. Yüzüm kızarmaya, ateş basmaya başlıyor. La havle çekip duruyorum. En sonunda toplu mesajlarla beni taciz eden arkadaşlara,  “ailevi bir durum var, evden çıkacak gibi değilim,  utancımdan telefonlarınıza çıkamıyorum; ne olur beni affedin, bir dahaki hafta bana gelirsiniz, güzel bir parti yaparız” diyorum. Aman efendim, sen misin bunu diyen. Çekirge sürüsü gibi hepsi bir yerden saldırıyor. Biri iş telefonumdan biri kendi cebimden biri mesajlarla lafları geçirdikçe geçiriyor. “Yuuh sana, insan sözünde durur be, kaç haftadır herkese uysun diye uğraşıyoruz,  saat dokuz  olmuş ve  sen bize bunu şimdi söylüyorsun” .” Ben siliyorum seni” dedi diğer çocuk,” ya , ne olur yeterince eziliyorum zaten utancımdan, yapmayın , etmeyin” dedim.. Ailem üzgünken nasıl partiye gidiyorum derim. Çözüm anında hazır,” bir arkadaşıma acil kan vermeye gidiyorum de, çık gel” dedi biri. Öbürü de “açık açık söyle” dedi.” Söz vermiştin ama, söz “ dedi biri . Tahminen yirmi dakika boyunca tüm hakaretlere maruz kaldıktan sonra,” geliyorum a.k.” yazdım. Kızın biri de adımın soyadımın baş harflerini yazdığımı sanmış; kibarcığım...

Neyse bin bir yalanla büyük kurtarıcı kombinasyonum olan  kot  pantolonum ve siyah kazağımı giyerek, fırlıyorum evden. Bir taksi bir dolmuş tekrar  bir taksiyle parti evine varıyorum.. Ellerim bomboş,  içki alacak vaktim bile olmadı; rezil durum yani. Kapıyı çalıyorum. Salon dolu, ama kapıyı açanı tanımıyorum. ”Merhaba” diyorum. “ Hoş geldiniz efendim,çantanızı alayım” diyor beyaz gömlekli, siyah pantolonlu, siyah papyonlu çocuk.  Hoppala!.. Ne efendisi, ne çantayı alması, nereye geldim ben. “Yok canım,  zahmet olur, ne gerek var” diyorum.  İçeriden “Ooo,  hoş geldin, hayırsız arkadaş!  Saat on! Yuh beee”  sesleriyle tam tahmin ettiğim gibi kibarca! karşılanıyorum. Ayakkabılarımı çıkarmaya yelteniyorum.. “Çıkarma .çıkarma” diyorlar ki en gıcık olduğum olaylardan biridir. Görgüsüzler dedim, bir de garson tutmuşlar, oturduğu yerden hoş geldin diyorlar. Kızların altında 5 punto ayakkabılar, üstünde bol bluzlar,  gayet ciks kıyafetlerle ellerinde içki bardakları salım salım salınarak huzuruma çıktılar. Saçlar yapılmış, makyajlar okey, gözler de hafif şaşılaşmış içkiden. “Çok şükür gelebildin” fırçalarının ardından , ev sahibi arkadaş çocuğa “ıslak mendil ver hanfendiye ayakkabıları için” diyor. “Yok canım” diyorum,” ne münasebet,  ben köpek bokuna bastığım ayakkabıyla eve girmem”. deyince "Sen bilirsin" deyip,  bana banyo terliğine benzeyen mavi bir terlik veriyorlar. Ben tam bir kromançe oluyorum. Gözüm ayakta el pençe divan duran garson çocukta. Dört oda bir salon ev;  salon bizim salonun abartısız üç misli. Değişik objeler, ışıklar,  içkiler,  müzik  ve ayakta dikilip gözlerime bakan garson! “Ne içersiniz efendim”. Bu "efendim" lafından da hiç haz etmem. “Estağfurullah,  ben alırım,” deyince ev sahibi olacak adam  “Aaa , olur mu,  biz onu bu iş için tuttuk; onun işi o,  bırak doldursun” deyince nasıl utanıyorum, nasıl eziliyorum. Bir şey anlatmaya başlıyorum arkadaşlara ancak garsonu tanımadığım için haliyle rahat konuşamıyorum. Kaş göz işaretiyle kızlardan birine “ya,  kızım,  çocuk gözlerime bakıyor, lokmalarımı sayıyor sanki ben rahat edemiyorum" der demez,  daha lafımı bitirmeden ukala bir ses tonuyla, “Garsooonn, içeride dur sen , bir süre mutfakta bekle, kadın senden rahatsız olmuş, biz çağırınca gelirsin”  demez mi.” " Hay Allah cezanı vermesin, sarı kafa! Sus, ayıp!” falan derken,  o, garsonun duyacağı şekilde  “Aman kızım,  ne olacak, parasını veriyoruz, yapsın görevini”  demez mi. Ben utancımdan nereye saklanacağımı bilemiyorum" Ayıp ya, günah çocuğa, neden böyle eziyorsunuz"  dememe rağmen o sanki inatla, “Garsooon, dur gitme, hanımefendiye bir tekila ver, öyle git”  diyor. 

“Tabii efendim”, deyip,  tekila sut servisimi yapıyor çocuk. Huzursuzluğum geçsin diye üç tane tekilayı içtikten sonra partidekilere "ee, sen nasılsın,  ise devam mı ?" gibi gayet sıradan sorular sorup,  gerginliği dağıtmaya çalışıyorum.  Ama aklım hala garsonda; acıyorum, içim sızlıyor. Kim bilir hangi köyden geldi, ailesine para gönderiyordur böyle zengin, şımarık insanların evinde  çalışarak diye düşünüyorum. Ev sahibi eline eşşek zki. kadar bir puro almış, bacak bacak üstüne atmış, kalkılarak oturuyor karşımda. “Garsooonn” diyor.  Eyvah diyorum, yine bir bomba patlatacak bu adam, çocuk yine rencide olacak

“Gel gel,  bak hanfendi seni çok beğenmiş" .  Ben  "yuh artık, şımarıklığın böylesi"  derken, çocuk bozulmasın diye ağzımı zoraki gere gere gülümsüyorum. (Böylece daha da çirkin oluyorum. “Çok yakışıklısın sen, neresi memleket?“ filan diyerek,  ortamı yumuşatmaya çalışıyorum ama hala partiye konsantre olamadım. Çocuk onun halinden anlayan birine rastlamanın mutluluğuyla” Ağrı” diyor.




İki tane zibidi kız “Ağrı nerdeydi lan, Güneydoğu da mı, Doğuda mı?”  diye şuh kahkahalar atarak, elindeki şarap kadehini dökmemek için bir de ellerini  yukarı kaldırıyorlar; gözümde daha da gıcık oluyorlar. Çocuk alı al moru mor, elleri öyle ortada kalıyor ne yapacağını bilmez bir şekilde.”Sen coğrafya okumadın mı, kaç yaşına gelmişsin bilmiyor musun Ağrı'nın nerede olduğunu, Nişantaşı'ndaki barları sorsam hepsini bilirsin ama” diyerek kızı terslediğimi düşünüyorum. Kız hiç bozulmuyor  bile,  aksine bir de çocuğa “Senin pasaportun var mı garsoooon” dıye şımarkça  soruyor . Çocuk da utana sıkıla “yok” diyor. Arkadaki züppe de “ahahaha, hadi lan, yoksa hiç yurt dışına çıkmadın mı sen?"  diyor,  kazma dişlerini göstere göstere. Ben de “Ee benim var da ne oldu,  yıllarca uçak korkusundan her yere otobüsle gittim” diyorum garsondan tarafta olduğumu  belirtmeye çalışarak.
 “Ahah aha aha.. bir tek İstanbul' la Ağrı'yı mı gördün yoksa sen ” diye devam ediyor kazma dişli.  Çocuğun ayağına basıyorum  mavi tuvalet terliklerimle. “Kendine gel, terbiyesiz” diyorum.. O da yüksek sesle, “Bak A. Hanım çok rahatsız oldu, sen içeri git istersen” diyor.

“Lütfen,  gel yanıma otur, ben onun ayakta durmasını istemiyorum” diyorum.
Garson bir ev sahibine bir bana bakarak ortada kalmışlığın huzursuzluğuyla iyice geriliyor.

“ Yuh artık , kadeh tokuştur  bari garson bey” diyor  züppe ev sahibi ağzındaki purodan derin bir nefes alarak. (İnşallah boğazına kaçar o puro da geberir diye dua ediyorum, tutmuyor)  “Tokuştururum “diyorum ben de. “Lütfen  kendine bir içki koy, bir tane da bana”. “Olur mu hanfendi,  ben çalışıyorum “diyor ev sahibine bakarak. Ev sahibi adam “İyice yüz veriyorsun şu alt tabakaya “ deyince,  yuh artık terbiyesizleşti diye geçiriyorum  içimden. Elim ayağım titremeye , yüzüm iyice kızarmaya başlıyor. Çocukla dalga geçtikleri her cümlede ben ondan beter oluyorum. Garson çocuk mutfağa gidiyor. Sesimi duymasın diye kısık kısık “napıyorsunuz siz, yaaa, delirdiniz galiba, ne içtiniz böyle, kafayı bulmuşsunuz iyice” diyorum.Umurlarında bile olmuyor; yine gereksiz kahkahalar atıyorlar. Bu gece çok gereksiz olarak 300 kahkaha atıldı.

Ben kısık sesle konuştukça, onlar bilakis çocuk duysun diye, “ay, nolacak,  onlar alışık böyle partilere, para kazanıyorlar işte ” deyince. "Başlıcam paranıza heee, zengin olduğunuzu göstermek için garson tutmuşsunuz,  sürekli küçük düşürüyorsunuz , bu mi sizin eğlence anlayışınız diyorum".
 "Aman ya, amma da taktın garsona!  Al,  bu gece evine götür bari"  deyip, çocuğun duyacağı şekilde böğürüyorlar  resmen.
Ben konu dağılsın diye dj lik yapmaya başlıyorum,  yeter ki  ortam yumuşasın,  bu kafayı bulanlar garsonla uğraşmaktan vazgeçsin diye, dikkatlerini çekecek her konuda konuşmaya başlıyorum.. Şımarık ev sahibi gözlerini süze süze “ garsoon, “ şu birayı versene” diyor , masanın sadece bir kaç karış uzaktaki kısmından  (İnşallah ağzına burnuna döker o birayı da rahatlar) 
En sonunda ev sahibi, garson  çocuğu kırdığını anlamış olacak ki  insafa geliyor.. “Gel canım gel,  biz şaka yapıyoruz sana, darılmadın değil mi”  deyince garson çocuk en masum haliyle gülümsüyor. Nasıl da seviniyorum ( Ohh,  tamam, her şey düzeldi) “Gel gel,  yanıma otur,   katıl bize, sen de eğlen” diyor.
Çocuk inanamıyor duyduklarına. Kibarca portakal rengi koltuğa otururken ev sahibi olacak o pislik,  koltuğu çekiyor ve garson paldır küldür yere yapışıyor. Aman Ya Rabbim!  Çocuk bitti  derken garson çocuk ayağa kalkıyor. Kibarlığından taviz vermeden, papyonu çekip yere atıyor.
“Bu ne yaa, “üç be ş kuruş vereceksiniz diye bu yaptığınız  terbiyesizlik nedir, alın paranız da sizin olsun”  deyince benim gözlerde yaşlar ön saflardaki yerini almaya başlıyor  Ohaa ya,  diyorum;  çocuk kapıya doğru yöneliyor. Sarışın gıcık hatun “Ay, dur,  paranı al da git A... var mı üstünde 50 TL , ver çocuğa parasını alsın da öyle gitsin" diyor. Garson " istemiyorum paranızı sizin” diyor. Çantamı aldım ,sinirle kalktım ve onlara dönüp “Sizin bu kadar iğrenç ve görgüsüz olduğunuzu bilmiyordum, gerçekten çok aşağılık insanlarmışsınız,  Buraya ne zor şartlarla geldiğimi biliyorsunuz, bunu göstermek için miydi tüm çabanız"  deyip,  garsonun peşinden koşuyorum. Apartmanın kapısında elinden tutuyorum onun " sakın üzülme, gel bir yerde oturup dertleşelim ama sen ısmarlayacaksın bak,  ha” diyorum  o Türk filmlerindeki zengin yaşlı çok bilmiş kadınlar gibi. Arkamdan kapı açılıyor;  ev  sahibi. Baktım garson gülümsüyor. “Yaaa,  girin içeri “diyor gülümseyerek. Ben garsonu sahiplendim ya yedirmeyeceğim onlara. Kolunu sımsıkı tutup “Sen eğlenmene bak,  pis züppe , biz gerçekten eğlenmeye gidiyoruz.” dedim. Baktım içerideki misafirler kapıda hep beraber gülüyorlar. “Kızım nereye götürüyorsun kardeşimi, bizde kalacak o bu gece.” dedi ev sahibi.
???
???
“Ne,  nasıl yani?” dedim salak salak bakarak. “Kızım,  şaka yaptık ya, sana sürprizimiz var dedik ya, işte buydu. Bu garson marson değil, benim kardeşim". “Ağrı'lı filan değil mi? “dedim, gecenin en aptalca sorusunu sorarak. Bu sefer kahkahayla gülmeye başladılar.Garson da hayır anlamında  başını sallıyor. Ben hala çok kızgınım, çok üzgünüm garson için;  hepsinin bir oyun olduğunu kabullenemiyorum. Kalbim hala hızlı atıyor, hala çok sinirliyim.  “Yaa kızım,  gir içeri , şakaydı " deyince. "Bırakın beni ağlayacağım, çok sinirlendim. Gerçekten çok iğrençsiniz, şimdi daha da kızdım size, bu sinirim ve nefretim bir iki saatte geçmez” dedim. Sakinleşmem toparlanmam lazımdı; bana güçlü kuvvetli bir absent verdiler.






 Hala ağlamak istiyordum, hala garson çocuğu ev sahibinin kardeşi olarak düşünemiyordum. "Ya kızım, sen böyle şeyleri yemezdin, bu kadar mı safsın" diyor birisi, öbürü kendini kanepeden yerlere atıyor şaşkın salak suratıma bakarak ” Ya pisliksiniz çok pislik! Bu kadar mı güzel oynanır bir oyun” dedim. Şimdi ne yapayım? Garsonu döveyim mi, yoksa bir abla şefkatiyle seveyim mi?  Üzerine o kimliği o kadar çok uydurmuştu ki, gecenin devamında garson olarak görüyordum hala onu.
Siz siz olun  başkasına yapmaya kalkmayın bu şakayı,  hele benim gibi yufka yürekli,  saf birine:P

Yatağıma uzandığımda içim absentten alev alev yanıyordu; Dünyada neler neler oluyor beaah, ama olsun hayat bazen güzel,  baksana , Nişantaşı”ndan Bostancı”ya yirmi dakikada geldim. Daha ne olsun. Hem de Cumartesi gecesi...

22 Ekim 2013 Salı

HİÇ KIZMA, ONLARIN GÖTÜNÜ BİZ KALDIRDIK

Bu akşam başka bir konuda yazmayı planlıyordum aslında. Ancak bir arkadaşım telefon etti, sinirlendim ve hemen yazmaya koyuldum.
Bu kızın karşısına da adam gibi adam çıkamadı gitti(hah! sanki bana çıktı ya)
Bir akşam Kadıköy’de rakı balık yapıyoruz. Benim tatlı arkadaşım kafamın arkasına doğru bakıp gülümsüyor. Kıza iyi saatte olsunlar geldi herhalde dedim, yalnızlık başına vurdu, boşluğa bakıp gülümsüyor zavallım.
Bir süre sonra “Ay , senin arkanda bir kel var , bak bakalım nasıl?” dedi.  Bu klasik hatun muhabbetidir. Arkadaşın onaylarsa tamamdır, hemen oracıkta mutlu mesut bir hayat bizi beklemektedir. “Ama şimdi değil,  buraya bakıyor, dur bekle biraz, hah tamam,  şimdi bak”. Eşek gibi gözlerimle mahsusçuktan arka taraftaki çalgıcılara bakarmış gibi başımı şöyle bir çevirdim; kel bir herif yanındakinin kulağına eğilmiş bir şey söylüyor. Adamın yüzünde meymenet yok ama neyse,  arkadaşımın mutluluğu önemli; ben beğenmesem de olur, evlenecek, çocuk yapacak olan arkadaşım ne de olsa.
“Hımm.. güzeeel” dedim,  kız soğumasın kısmetinden diye.
Ayyyy. nasıl da istiyorum  kelin arkadaşımla çıkmasınııııı, kaportacı bile olur yeter ki kızı mutlu etsin.  Hemen sevgili olsunlar, haftaya buraya gelelim, kutlayalım; işte,  tanıştığınız yer diye. Neyse,  biz yine dertleştik fonda Zeki Müren çalarken. Bir arkadaşımı gördüm o sırada “biz şuradayız,  siz de gelin oraya,  hohoo” deyip,  gitti.
 Hadi,  bir de oraya gidelim deyip,  hoppidik zoppidik olduk.
Arkadaşımın aklı kelde kaldı. Ben dedim ki, yavaş yavaş kalkalım, ağır hareketlerle ki kalktığımızı anlayıp kararını versin,  tanışacaksa tanışsın. Garsondan yüksek sesle hesabı istedim. Biz gidiyoruz kel,  bilesin gibilerinden.
Sonra ayağa kalktım;  şalım düştü, bela okuyarak şalı yerden aldım, o sırada sigara paketi düştü derken kel orada artık hayatının planını yapmıştı muhtemelen…
Biz kalktık gidiyoruz konuşa konuşa. Aaa,  bir baktım,  yanımda çıplak kafalı biri mıy mıy bişi diyor arkadaşıma. Ben,  aa adam yanına geldi,  çıkacaklar bunlar, sevgilisi olacak arkadaşımın,  ben de bir tane bulurum, dördümüz beraber gezeriz; haftaya dört  kişi burada içeriz, önümüz bayram,  tatile de gideriz falan da filan da derken  şöyle bir cümle duydum, “ Beraber yürüyebilir miyiz?” . Nasıl yani,  yürüyüş? Hayır,  bir insan nereye kadar yürüyebilir ki? Ya da sadece seninle yürümek istiyorum mu demek istedi. Tek istediği yürümek Kadıköy’de yani,  öyle mi? Sahilde,  Altı yolda filan yürüyecekler yani. Sonra yorulunca? Tamam,  yürüdük bitti,  sen yoluna mı diyecekti.
Adam süzme salak diye düşünürken - şimdi burada hayatımda çok az kullandığım ve sık sık kullanmak istediğim ama  ortam bulamadığım için bir türlü  kullanamadığım o  kelimeyi gerçek anlamında kullanacağım- )Topuklu ayakkabılarımın teki  rögar kapağının içine takıldı. Bir adım attım,  ayakkabı orada,  benim ayak çıplak. Haydaaa.. Kel,  arkadaşımın yanında yürüyor ve konuşuyorlar gibi bir şey . Ben tek ayak üstünde Kadıköy’ün ara sokaklarında zıplıyorum, Hay Allah’ım rezil olduk diye diye.
 
 
 
 
Topuklu ayakkabım rögar (!) kapağının oradan bana bakıyor. Kapağın başında dört yeni yetme delikanlı gülmekten gebermek üzereler. Geri dönüp ayağımı ayakkabıya sokup bir hamle yapıyorum. O da ne?  Ayak Kadıköy sokaklarında,  ayakkabı orada sıkışmış garip garip duruyor.  Sonra o dört çocuk “Yardım edelim mi ?” diye kikirdiyorlar. Bir tanesi eğilip çekti ayakkabıyı ve elime verdi. Bir nevi Külkedisi masalı. Ben ayakkabıyla uğraşırken kel ve arkadaşım epey ilerlemişler(!)di. Dört genç bana çok yakın saflarda  bir süre eşlik ettiler. Arkadaşlarımın bulunduğu bara gelince rahatlamıştım. Kel gitmiş, arkadaşım bana kalmıştı.
“Eeee” dedim kıza
“Ayy, sorma,  bana yürüyelim mi dedi, yaaa”
Dedi.
Ağız burun eğme, adam heyecanlanmıştır, belki uzun zamandır flört etmemiştir, belki hastaneydi hastaydı ortama yeni çıktı ya da uzun zamandır evliydi evliliği bitti adam bu arada nasıl flört edildiğini nasıl yaklaşacağını unuttu, aradan çeyrek yüzyıl geçti kızım dedim.
Adama "siz telefonunuzu verin, ben sizi ararım" dedim ama adam  “benim telefonumun şarjı bitti arkadaşımınkini vereyim, oradan arayın ” dedi. Öyle deyince verdim benim telefonumu dedi. “ adam kesin evli” dedim.
Aradan bir saat geçmeden arkadaşımın telefonu çaldı. Arayan kel. Arkadaşının telefonundan arıyormuş. Ptesi ben seni ararım demiş arkadaşıma. Ertesi gün Pazar neden Pazar günü aramıyor diye güldük. Her neyse Pazartesi günü kel, kızı arıyor. Kız neden Pazar günü değil de bugün aradın, doğru söyle bana sen evli misin diyor. Adam da ben sana dürüst davranmak istiyorum çok mutsuz bir evliliğim var, sadece kızım için katlanıyorum diyor. Hem ayrıca benim evli olmam seni neden ilgilendiriyor o benim sorunum diyor. Arkadaşım da evliliğe ve aile hayatına son derece saygı duyduğunu ve kendisini bir daha aramamasını söylüyor. Adam tüm yalvarmalarına rağmen kızı ikna edemiyor.
 
 
 
Aradan birkaç gün geçiyor,  arkadaşımı bir kadın arıyor. Kadın buna kimsiniz diyor, siz kimsiniz filan deyince kadın çok özür dileyerek “Kocamın telefonunda bu numarayı gördüm. Aranızda ne var, kocamla görüşüyor musunuz” diye çok da mağdur bir ses tonuyla konuşuyor. Kız da nasıl tanıştıklarını anlatınca kadın; “ne olur kocamla görüşmeyin, bizim bir kızımız var ve kocamı kaybetmek istemiyorum” diyor. Derken bunlar epey bir konuşuyorlar kadını aralarında bir şey olmadığına ikna ediyor arkadaşım .Kadın “n’olur sizi aradığımı sakın kocama söylemeyin, beni döver” dedikten sonra arkadaşım kendini son derece suçlu hissederek hemen beni arıyor. Ben hamamda sıcak su havuzunda yüzerken bunları dinlemek zorunda kalıyorum. Onu suçsuz olduğuna ikna ediyorum; rahatlıyor. Aradan bir süre daha geçiyor,  biz tatildeyiz arkadaşımla,  denizin ortasında yüzerken bana . “Ben birisiyle tanıştım” diyor, aman dikkat!  evli değildir inşallah diyorum.
Yok,  diyor internetten bir yerden bulmuş, bizim mahalleye çok yakınmış. Adamın teknesi varmış yalnız yaşıyormuş ayın yarısında Avrupa’daymış,  köpeği varmış atı varmış domuzu varmış bi şeyler bi şeyler.
Göster fotoğrafını dedim. Güneş gözlüklü teknede bir fotoğraf; beyaz dar t-shirt giymiş ve yakasında kalın gümüş zincirlerden var. Bak kızım dedim, adamda üç ofsayt  pozisyonun üçü de mevcut. 1 teknede poz vermiş, 2 beyaz dar t-shirt giymiş, yakasını açmış , 3 kalın zincir kolye takmış. Birincisini geçtim hadi. Ancak 2 ve 3 için asla ve kata yanılmam. O eşek gibi zincirlerden takıp da  bir tane düzgün, efendi, ilişki yaşanacak bir adama rastlamadım. Hele hele beyaz dar body giyip yakasını açmışsa,  kesin günübirlik ilişkiler yaşıyordur bu,  dikkatli ol dedim. Body giyenden koca olmaz!
Adamla mesajlaştılar biz tatildeyken. O da Paris'teymiş filan falan. Bir kere çay içmişler. Bak dedim bu adam şimdi seni ikinci görüşmede evine çağırmazsa ne olayım. Böyle adamlar bir kez dışarıda çay ya da kahve içmişlerse ikinci kere asla içmezler, vakit kaybetmek istemezler. Direkt eve çağırırlar. Bu yazıyı yazmadan önce spordan gelmiştim spor salonunun silme testosteron yüklü erkekle dolduğunu ve o enerjiyi yer hareketlerimi yaparken resmen üzerimde hissettiğimi düşünüyordum ki kız aradı. Yaa dedi, “ ne oldu biliyor musun,  Bu Tolga denen o  dar bodyli herif” gel bana sana ellerimle kahve yapayım dedi.  (Salak, sanki kahve başka bir organla mı yapılıyor)
EMBESİL, DALLAMA,
Kız seni bir kere görmüş ikincisinde ne bok yemeye eve çağırıryorsun, kudurdun mu,
Git kızı balık ekmek yemeğe götür, limonata iç,  bienala götür(gerçe o da bitti) ne bileyim akvaryum var oraya götür, adada bisiklete binmeye çağır, Bok mu var,  götün mü kalktı ikinci görüşmede evine çağırıyorsun. Zaten çok çirkin bir herifti,  gözlük takıp çirkinliğini gizlemiş. Arkadaşım da ona  ama şimdi dışarıda buluşalım,  birbirimizi tanımıyoruz filan  deyince adam hemen gardını alıyor.
Sen bana güvenmeyeceksen hiç görüşmeyelim, biz kaç yaşında insanlarız, birbirimizden enerji (burda da bir anlatım bozukluğu var sanki) aldığımızı düşünüyorum ha evde ha dışarıda ne fark eder. Bitsin bu iş demiş.
Tam bu kadar işte.
Onları bu hale biz soktuk.
Kimse şikayet etmesin. Onlardan yüzlerce binlerce var. Taktik bu . bir kere dışarıya kahve ya da çay  içmeye çağırırlar, sonra evde  kahve yapayım sana şirinlikleri.. Amaç bir kere yatıp eyvallah çekmek.  Belki kızda AIDS var belki HPV virüsü var belki hırsız ve evinden bir şeyler çalacak. Sen ne kadar tanıyorsun ki bunu evine çağırıyorsun. Bir kere görüşmüşsün alt tarafı, hakkında ne biliyorsun. Bunca mesaj bunca şirinlik bir gece,  birkaç saatlik zevk için mi? Değer mi lan. Yazık lan, acıyorum bu adamlara. O ve onun gibiler uzaktan çok zavallı gözüküyorsunuz. Ucuz, zavallı ve aciz. Biz mi? ee başta bu rahatlığı  biz vermişiz kim verecek. Bu olmazsa başka bir yerde deneyecekler şansını. Teknen de, kahven de köpeğin de sana kalsın. Az gelişmiş, über kro adamlar!
Sinirlendim ben yatmam lazım,  eyvallah