21 Mayıs 2012 Pazartesi

METROSEKSÜELLER VE GETTOSEKSÜELLER













METROSEKSÜEL VE GETTOSEKSÜEL ERKEK ARASINDAKİ FARKLAR

Sonu” seksüel”  olan tanımlamalar aldı başını gidiyor. Ben yetişemiyorum artık..Metroseksüel"i tam sindirmiştim ki,  karşı mahallenin oğlanları “ Bizi de yaz, bizi de yaz” diye  üşüştüler…..


Metroseksüel erkekler beyaz atlet giymezler, Getto seksüeller hiç çıkartmazlar.
Metroseksüel erkekler boxer giyer, Getto seksüel ne bulursa,
Metroseksüeller  yıllanmış şarap içer, Getto seksüeller köpek öldüren,
Metroseksüel erkeğin çevresinde yazarlar, çizerler, sinemacılar olur. Pipo içer, film festivalinden bahseder. Getto seksüel manavla, kasapla, kaportacı Hüseyin usta ile çay içer. Bedava ot bulursa,  mahalle kenarında duvarın dibine çömer, içer.. 






Metroseksüeller manikür pedikür yaptırır, Getto seksüeller manikür pedikür yaptıranlara “ibne “ der, selam bile vermez.

Metroseksüel ‘in bol bol kadın arkadaşı olur. Gettoseksüel’in tek kadın arkadaşı sevgilisidir..

Metroseksüel erkek  kız arkadaşını "fil taşağında havyarlı brepöf"  yemeye götürür, Getto seksüel  Hacıoğlu Lahmacun’a

Metroseksüel erkek sporla ilgilenir, düzenli olarak spor yapar. Gettoseksüel ayda bir halı saha maçı.

Metroseksüel’in burnunda,kulaklarında kıl yoktur. Getto seksüellerde kılın yanında bonus olarak et benleri vardır.

Metroseksüel erkek sevgilisinin yanına gitmeden önce  çükünü özel sabunla yıkar, Getto seksüel ‘bırak yaa, kokar mokar tok tutar “ der,

Metroseksüel tatilde Kamboçya’ya, Peru’ya gider. Getto seksüel ,kadının olduğu herhangi bir memlekete(parayı bulursa tabi)

Metroseksüel erkek sevgilisine kiraz ve çilek ikram ederken, tabağının içine buzlar koyar. Tek tek sevgilisinin ağzına götürür. Getto seksüel ‘Neriman, yavrum, bi çay koy da içelim”der

Metroseksüel Sevgilisini arkadaş gurubuyla tanıştırır; beraber yemek yaparlar. Getto seksüel,  arabası yıkanırken Kaportacı Selim amcanın dükkanındaki sandalyede bekletirken, çay ısmarlatır ve Selim amcayla tanıştırır.

Ve ve geldik en önemli kısıma..Getto seksüel gözünüze baka bakaaaa organını yerinden kımıldatır, sağa sola çeker, yerleştirir, beğenmez, avuçlayıp yeni baştan düzenler ama bir metroseksüel asla ve asla bunu yapmaz..

Metroseksüellerin asla kullanmadığı kelimeler;
Bizim hanım
Bayan arkadaşım
Aynısı kaynımda var
Her şeyin bir ilki vardır.
Ayyy, şaka gibi..
Hadi leenn…
Kafam güzel
Feys


Gettoseksüellerin asla kullanmadıkları kelimeler, cümleler
Girlfriend’im,
Notebook’umu almamışım
Vize işlemlerini başlattım
Jet lag oldum














23 Nisan 2012 Pazartesi


SEN DE BU KADAR SEÇİCİ OLMA AMAAAAA!  DİYENLERE CEVABIMDIR...

Eşek sikişmiş sikişmiş ,ölmüş ve orada günlerce kalmış gibi kokan ağzından doya doya  öpmeliydim değil mi? Ne olacak, o da insan ama..Kokar mokar tok tutar hem..

“Bugün bir kız gördüm, o kadar güzeldi ki evlenme teklif edecektim neredeyse” gibi bir cümleyi “bugün anneme  çiçek gönderdim” edasıyla söylediğinde, ona bakarak , ‘Yaaa, ne güzel, keşke ben de görseydim o kızı ‘ deyip, heyecanını paylaşmalıydım, değil mi? Ben var ya, ben ; o kadar kıskancım ki, bu ulvi duygularını anlayamadım adamın... 

Baş başa kalacağımız tek günde  “Ben annemi kahvaltıya getireceğim ama”  demesini olgunlukla karşılamalıydım, değil mi? (Kadın onu dokuz ay, belki daha kısa bir zaman karnında taşıdı, besledi,  büyüttü, tabii ki öncelik onun.)

“Aaaa,  bende prezervatif yok ki, sende var mı?”  Dediğinde  “Sen bekle, yorulma; ben bi koşu eczaneden alırım” demeliydim . Adam bütün gün çalışmış, yorulmuş,  bir de sevişecek, daha çok yorulacak. Bir de adama prezervatifi yok diye kızıyorum. Başka arzum? Git al!  ölür müsün? .. ne olacak ki?..

Özel olarak hazırladığım sofradan kalkıp, yarım saat hatunun biriyle geyik yaptığında “, ne güzel, ne kadar iyi niyetli, bütün telefonlara cevap veriyor, kimseye kabalık yapmıyor, canımmm”  diye düşünmeli ve ona yemekten sonra bir de amarettolu tiramisu ikram etmeliydim(kendi ellerimle yaptığım)...

Ağzını şap şup,şapur şupur şapırdatarak yemek yediğinde, hatta o esnada konuşarak ağzındakilerin harmanlanmış halini gösterecek hale geldiğinde  “çok ayıp “ dememeliydim,  değil mi? 

Romantik bir akşamda "ay, ishal oldum;  aşağıdan yukarıdan gidiyoré  dedikten sonra, ondan tiksinmemeli,: 'güzel bir sevişmeyi hak ettin'  demeliydim, değil mi? 

En damardan aşk şiirlerini telefonunda” BİRİNE” yolladığını  gördüğümde, “Annesine nasıl da bağlı,  canım” diye düşünmeliydim, değil mi? Oysa ben ne yaptım? Ne yapmadım desem daha doğru olur. Adam şiir yazmış, yollamış. Bir emek var burada, emeğe saygı göstereceğime, onu kollarıma alıp, bu platonik aşkını anlatmasını bekleyeceğime, yaptığım şeye bak! Huysuz kadın işte.

İş arkadaşlarımla ilk kez tanıştıracağım akşam sünnet olmuş çocuklar gibi bacaklarını açarak oturduğunda, ayıplamamalı, “ Mutlaka bir derdi var, yoksa neden böyle otursun ki”  diye düşünmeliydim,  değil mi? Adam belki pişik oldu, belki tek gecelik bir ilişkisinden mikrop kaptı? Hiç sorma olur mu? Hemen adamı suçla!!..cık cık cık....

Alâlade bir çay bahçesinde 2 çay 2 tost hesabı geldiğinde hesap makinesini çıkartıp, kişi başına düşen miktarı iskontusuz söyledi diye, o masadan kalkmamalı, “Bu adam çok tutumlu, bundan iyi koca olur”  diye düşünmeliydim, değil mi?

‘Ben sana hiçbir zaman evlilik vaad etmedim ama ?” dediğinde,  o şarabı suratına dökmeyip, ayaklarını yıkamak için kullanmalıydım değil mi?
Oysa ben bunların hiçbirini yapmadım, görmezden gelmedim; çok ayıp ettim değil mi?

Doğru,  siz de haklısınız







1 Mart 2012 Perşembe

KÜLOT TERCİHLERİNE GÖRE ERKEKLER...



1-     Erkek slipi sevenler; Bu tip erkekler, sportif, klişe zevkleri olmayan, farklı kadın tiplerini beğenen erkeklerdir. Mesela varla yok arası meme, kısacık saçlar, çilli kızlar gibi..Anaç tipli kadınlar ve  Pamela Anderson tarzı tipler  asla bu erkeğin ilgisini çekmez. Bu adamlar  genelde; yazar,  fotoğrafçı, reklamcıdır. Teknoloji ile ilgili işler yapan ve bilgisayar yazılımı/müh. vs  olanlarına  da rastlanır. Bunlar sevdiği kadını erkek küloduyla görünce acayip tahrik olurlar. Siz, siz olun, böyle bir külot tercihi yaptıysanız ve evdeyseniz bunu lütfen postallar, ağızda bir sigara ve kısacık saçlarla kombine edin. Bacaklarınızı hafif ayrık tutarak yürüyün. Bu tip külotu giyenler bunun hakkını vermeli. Genelde ince yapılı, orta boylu ya da inceden biraz daha hallice ama asla ve asla balıketi olmayan hatunlarda hoş durduğu rivayet edilmektedir.

2-     Şort ve boxer sevenler: Bunlar kendine güvenen, ne istediğini bilen erkeklerdir. Bu erkeklerin, espri yapacağım diye maymun kılığına girmekle, dikkat çekmekle işleri olmaz. Buna gerek duymazlar. Onlar zaten her türlü kadının dikkatini çekecek kapasitededirler.  Okumayı, yazmayı severler. Çalışma masalarının üstüne oturan şortlu bir sevgilinin kucağına yaslanmaktan zevk duyarlar. Bir şeyler karalarken masanın üzerinde oturan sevgilisinin gözlerine romantik bir biçimde bakar ve “Sevgilim, çok güzel görünüyorsun ama şu sayfayı bitirmem lazım, sonra yanına geleceğim”  derler. Bunu derken gömleğinin düğmelerini açıp, yazıyı toparlayamamış olmanın sıkıntısıyla, boncuk boncuk terleyen alnını şöyle bir siler, parmak uçlarıyla saçlarını karıştırırlar.(Tam hayal edebildiniz mi? umarım etmişsinizdir). Bunlar gazeteci, kendi işini yapan insanlar, senaristler olabilir. Boxer giyen kadınların  hafif tombul kalçalı olması daha makbuldur. Kuru götlü kadınlarda paraşüt görünümü yaratır, arada oluşan boşluklardan hava girip, idrar yollarını bozabilir. 60 kilo ve üzeri hatunlarımız için çok uygundur.Hatta kalçaların bir kısmı iki yandan taşabilir, erkek bunda herhangi bir problem görmez. Türkiye ortalaması için uygun bir iç çamaşırıdır.

3-     Klasik kesim, penye, beyaz külot sevenler; Bu adamlar her türlü kadınla beraber olmuşlardır. Rus, Azeri, Japon, Brezilyalı. Görmediği vücut tipi, görmediği külot tarzı kalmamıştır. Artık özüne dönmüşlerdir. Yapmacık, sahte, doğal olmayan her şeyden şiddetle kaçarlar. Onlara göre, “lazım olan, gereken” giyilmelidir. Fantezi çamaşırlar tamamen tüketim, yapaylık, gösteriş kavramlarını çağrıştırır. “Sevgilim, lütfen penye, beyaz külotlar giy” diye sevgililerine öneride bulunurlar. O, penye beyaz külotu gördükçe, on altı yaşındaki henüz kirlenmemiş ruhunu hatırlar, Bütün bir gece beyaz külotun  üstüne kafasını koyup, orada uyuyabilirler. “Ne stringi ne deri çamaşırı? Revü'ye mi çıkıyorlar “diye bunları giyen kadınları eleştirir. Aman sakın yanına giderken düttürü Leyla donlarından giymeyin, onun gözünde “diğerlerine” benzersiniz, adam sizi evden kovar vallahi. Üniversite hocaları, bar işletmecileri, bazı yöneticiler, karikatüristler, kitapçılar, yayıncılar bu gruptandır





4-     String sevenler; Ömürleri boyunca, porno yıldızı gibi bir sevgilisi olsun istemişlerdir. Poposu askılık kıvamında olan, saçları bel çukuruna inen, topuklu ayakkabılarla kıvrım kıvrım kıvırtan sevgili hayalini kurmuşlardır.  Bu tip adamlar gösterişi sever. ”Bakın, ben bunu şey ediyorum” ifadesi yaratmaya çalışırlar. Yere eğilince belindeki kıllarıyla beraber  poposunun arasına girmiş o şeyi gördüğünde kendinden geçen erkeklerdir bunlar.  Çok kolay harekete geçerler. String giymiş bir sevgili bulmak onlar için Megan Fox'u yatağa atmakla eş değerdir.  Kaportacı, mütayit, lise öğrencileri bu gruptandır.



5-     İç çamaşırı sevmeyenler; İç çamaşırı giymeyen kadın sayısı  bir elin parmaklarını geçmez diye bilirim. Zordur nitekim ama çok da ekonomiktir. Düşünsenize külot parası vermeden bir yıl geçirdiğinizi.. Alması, giymesi, yıkaması  bir dert,   “Ay, bu pantolondan çizgisi belli oluyor” , “beyazın altında güzel durmadıııı”  diye düşünürken  harcadığınız zaman ayrı. Gelelim bunu seven erkeklere.... Nüdisttirler.  Bilim adamı, gezginler, Balıkların cinsel hayatını araştıranlar, Afrika”da vahşi hayvanları inceleyenler bu gruptandır. Bir de günübirlik ilişkiler yaşayan erkekler. Bir erkeğe iç çamaşırı giymiyorum deyin,  bakalım nasıl olacak gözleri, yüzü? Bir deneyin, deneyin. 

21 Şubat 2012 Salı

NAMUSSUZ GECE




Kaç kere  içimde öksüz kalan şu cümleleri dökmek istedim, biliyor musun?
Kaç kere başladım,  ikinci satıra gelemeden sildim, attım.
İki yıl içinde kaç kez başladım biliyor musun bunu yazmaya, Kaç kez sen galip geldin. Klavyenin bütün tuşlarına birden basıp, bozdun kelimelerimi- hep yaptığın gibi-.
Başta akıcı, okunabilir bir yazıydım;  sen geldin, bir su damlası oldun, dağıttın(su   aslında masumdur, katran demem lazımdı)  Evet! Sen geldin, katran döktün o mavi kelimelere, hepsi allak bullak oldu. Ne kadar masum, ne kadar saf bir kız çocuğuydum ben senin yanında. Sen beni öyle çirkef yaptın ki; şimdi kime bulaşsam  çamur sıçratıyorum.

Büyüdüm sanıyordum;  terk edilip, aldatılmalarla. Bundan sonra kimseye kanmam, aşka meşke inanmam diyordum.  Liseli kız mıydım ben. Sen ve senin gibiler palazlamıştı beni. Bir ilişki nereye varır,  biliyordum artık. Sonsuzluk yoktu, yoktu böyle bir kandırmaca. Ama yine de eksikti bir yanım. Aşk var ya,  o lanet olasıca aşk!
Ne artık kimsenin gözlerinin içine göz bebeklerimi sermek geliyordu içimden, ne de kollarıma alıp,  tüm çocuk yüreğimle sarılmak.
Utanıyordum birini sevmeye, Sevmek gençken olurmuş gibi. Kendime tanıdığım üç hak vardı hayatta. Ve sen benim son denememdin. Son kez ”Güven bana” diyen birine güvenmiştim. Son kez “ben değil, biz olacağımıza inanmıştım...

Bir kadın sevilmediğini ne zaman anlar? Bu sorunun cevabı çok.  Ama öyle bir gözünüze sokar  ki kimi zaman sizi sevmediğini... onun bahanesi olmaz, bir kılıfına uyduramazsınız..

Şeytan dürttü, yapmadığım şeyi yaptım.  Mesajlarımı saklıyor mu acaba diye merak ettim.

“Sen yerde uyurken masum yüzüne(o zaman öyle gelmişti) bakarak, pis pis gülümsedim. O zaman uyansan, baksan ,yine devam edecektim telefonunu karıştırmaya. Ama bana ait mesaj yoktu orada.  O lanet olasıca ülkeye gitmeden önce, hani kaza yaptığın, hani bana üç  gün boyunca telefon etmediğin o günde,  ancak aşık olabilen bir insanın yazabileceği şiirler vardı...
 Hahaha.!!!   Ne kadar iyi niyetliyim, bana yazıldı sandım önce. Baktım,  başka bir isim. Gözlerim büyüdü, telefon o kadar ağır geldi ki felç olmuş ellerime  tutmaya takatim kalmadı.  Boğazımda "söylenmek isteyen ama bir türlü çıkmayan "neden?" lerden oluşan kocaman bir kaya,  ayağa kalkamayacak kadar yorgun dizlerim. Küt. küt .küt..

“Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.
İyisi mi, beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun  içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun,
şeffaf, beyaz camdan olsun 
 ki içinde beni görebilesin..”.

Nazım Hikmet”in en sevdiğim şiirini bir kadına yollamış.  kadın da , “ben seni unuttum , sen de unut” yazmış..

Bu şiir…. yerde uyuyan,  en çocuk hislerimle sevdiğim bu koca adam… Bu telefon… Bu şiirler..?
Dışarıda yer gök yıkılıyor… yağmur… nefesim yok benim.. ben bittim. yerin dibindeyim. Toprağın altında… kelimeler… “Ben senden önce ölmek isterim” diyor şair.
Mutfakta bir şişe votka… . 
Kafaya dik
devam et, iç, iç .
Tekrar telefonun üstünde yazılar.
Gözleri kapalı… uyuyor… en derin uykusunda. 
Ben nasıl bu acıyı yok ederim  Ben tekrar nasıl eski halime dönebilirim 
Şişe yarılandı, balkona doğru bakıyorum,, Saçlarım,  ıslak yanaklarıma yapışmış.. ona tekrar bakıyorum, o nefes alıyor, bense…
Yok olmalıyım..
 parçalanmalı.. 
acıyı duymalı 
ve yok olmalıyım. 
20.kattayım.. 
Balkonun kapısını açıyorum, rüzgar tüm serseriliğiyle çarpıyor  yüzüme..  ciğerlerimde hissediyorum. Balkonun demirlerine yaklaşıyorum.. 
Her yer dönüyor. 
Ve ben yok olmak istiyorum… 
O içeride uyuyor ve yaşıyor, ben yaşamak istemiyorum. 
Parçalanmam lazım. Onun dokunduğu yerlerim yok olsun lütfen.
Bir bacağım demirlerde..o içeride uyuyor… aşağıda kimse yok.
 Sessiz bir ölüm olur, tahminen beş dakikada biter her şey.
 Nedenini bilmez bile
.İçeriye bakıyorum,  ona… 
duvarda onun fotoğraflarından yaptığım takvim…
Ama annem!  Beni doğuran kadın ne olacak? , Boş ver , o da unutur.

Gece çok uygun,
sessiz, 
soğuk, 
fırtına , yağmur. 
Ölmek için çok güzel bir gece. 
İçeri girip, tekrar votka şişesini kafama dikiyorum.
Şişe bitiyor, her yer dönüyor, ben dönüyorum.
Balkonun demirlerine önce alnımı vuruyorum;  acısın,  acısın.
Sonra burnumu, Küt küt! Önce hafif bir yanma oluyor, sonra yine HAFİF bir yanma.. Hayır!  Daha çok acımalı. İçim hala daha çok acımadı çünkü …
Çenemi vuruyorum, küt , küt.
Hala kan akmıyor bir yerimden, lanet olsun, çıksın şu kan. Çıksın içimdeki tüm pisliklerle beraber. Aksın, huzura ersin, aksın,  yoluma devam edeyim.
Annemin o güzel yüzü geliyor aklıma, geri dönüyorum,
Tuvaletin önünde kendimi soğuk taşlara bırakıyorum, Alnımı tekrar vuruyorum taşlara, küt küt! 
O sırada ayak seslerini duyuyorum... mutfağa geçecek, susamıştır.. Salonla mutfağın arasında bir yerde ayak sesleri kesiliyor, durdu şimdi.. beni gördü .. hissediyorum... bakışları sırtımda.... Gözleri dövüyor sırtımı... Hadi, kes diyorum!  Ne olur, kes!, öldür beni!
Ne mi yapıyor? Tam kendine yakışan bir hareketi.  Ne yapıyor,  biliyor musun?
Üzerimden atlıyor, tuvalete giriyor, işiyor. “Cık cık cık”.. diyerek...Tekrar üstümden atlayıp, içeriye, uyumaya gidiyor. Uyuyor biliyor musun, uyuyor…

Annemin o melek yüzü gelmeseydi gözümün önüne….


13 Şubat 2012 Pazartesi

BÖYLE OLUR BENİM ROMANTİK GECELERİM.







Trende uyalım. biz de sevgililer gününde iki çift laf yazalım şuraya.

Uzun zamandır kitapla uğraşmaktan buraları ihmal ettim. Yakında bomba gibi yazılarla geleceğim, az şu stres gitsin üstümden.

Ne diyecektim, heh.

Yaş 23 filan.  İlk kez sevgililer günü kutlayacağım. Ay ne giyeyim , ne hediye alayım,  nereye gidelim diye düşünmekle geçti son iki günüm.

Ben Bostancı'dayım, O Etiler'de. Arabam da yok. En iyisi ona güzel bir pasta yapmak, bir de kazak alırım, yeter işte deyip kolları sıvadım. Kalp şeklinde hazır bir kek aldım. Üstüne çikolatalı çilekli soslarla süsleyip, harika bir sevgililer günü pastası yaptım. Hem o anlamaz bile hazır mı aldım ben mi yaptım, kolayına mı kaçtım diye, ver önüne yemeği, lop diye atar mideye..

Şimdi o pastayı, üzerinde minicik bir deri etek, ince çoraplar ve tostopuklu ayakkabılarla iki otobüse binerek, saçı başı bozmadan Bostancı'dan Etiler'e nasıl götüreceğiz?

Bir elimde pasta, diğer elimde  ona aldığım kazakla yollara koyuldum.
İki otobüsle gezmekten, sallanmaktan, yuvarlanmaktan  o pasta pastalıktan çıktı ya, neyse. O dingil anlamaz zaten, modeli böyle zanneder pastanın.
Erkenden vardım eve, onun gelmesini bekliyorum. Epey geç geliyor işten eve. Biran önce gelsin, italyan restaurantına gidelim, yemek yemek istiyorum. Gözümün önünden şaraplar, pizzalar geçip duruyor.
Sıkıntıdan patlayacağım, saat 9.30 da anca gelebildi. 'Hoş geldin' falan filan dedikten sonra.  “Hadi” dedim,  "İtalyan lokantasına gidiyoruz". Çıktık evden, pasta dolapta bekliyor.
Restaurantın merdivenlerinden aşağıya iniyoruz, ben elinden tutmuşum onun, topuklularla Bülent Ersoy”u tutan o korumaları gibi, iniyoruz aşağıya. Yerler ıslak, zaten adım atamıyorum. Sanki bütün restaurant bizi bekliyor, medya mensupları haber yapmak, fotoğraf çekmek için bekliyorlar. Ertesi gün gazetelerin ana sayfasında çıkacak gibi bir haldeyiz. Sevdiğim adamın (artık hiç sevmiyorum o ayrı mevzu, Allah'ın kalas bir sporcusu işte) gözlerine baka baka iniyorum merdivenlerden. Tam o anda, benim ayak bir kaymasın mı, beş altı basamağı bir hamle de inip, yere yapışmayayım mı, o dünyanın parasını verdiğim ince çoraplarım tecavüze uğramış gibi tam dizlerinde yırtılmasın mı, o güzel dizlerim kan içinde kalmasın mı, ayakkabının topuğu restaurantın kapısına fırlamasın mı, eteğin fermuarı arkadan cart diye patlamasın mı,  içerideki garsonlar  gelip “ geçmiş olsun,  bir şeyiniz var mı?” demesinler mi?
Bunların hepsi aynı anda oldu, evet. İtalyan restaurantı bir nevi acil servisin kapısına döndü. Sinirden ağlamaya başlayan zavallı ben”i sevdiğim adam sakinleştirmeye çalıştı. Bir yandan dizlerimi siliyor bir yandan gözümdeki yaşları. “Ben burada kalamam” deyip, eve döndük. Hem açlıktan hem canımın acısından sinirlerim gerildi. Pizza alıp eve geldik. Evde zavallı kaderime lanet ettim.
Ona aldığım kazağı verdim.  Allah”tan o da bana bok yeşili bir kazak almış da en azından mahsun mahsun kalmadım.
“Dolabı aç” dedim, kendi elcağızımla yaptığım pastayı büyük  bir gururla gösterdim. Önce bir durdu , sonra ” ah, sağol, çok naziksin, neden yaptın böyle bir şey?”  falan dedi. “Yesene yesene,  baksana tadına”  dedim. “Sonra alırım” dedi inatla, “yesene ya,  bir tadına bak”  dedim. Sanki Beyaz fırından çıkmış,  fransız usta yapmış gibi;  hazır kek, hazır krema işte ...
Bu “sonra yerim” deyip, kanayan, parçalanmış dizlerime pansuman yapmaya geldi.  Sildi ,temizledi, sardı, “ Ay, ay, çok acıyor”  şımarıklıklarıyla  ona bir güzel  temizlettirdim yaralarımı.
Çamurlanmış, parçalanmış  çorapları, fermuarı patlamış eteği çıkartıp , (yok, yok , heyecanlanmayın,  o moralle bir şey olmaz) üzerimden düşmemesi için beline kaşkol bağladığım ona ait eşofmanı giyip,  pizzamızı da yedik. 

Yok, burada bitmedi. Sıra pastaya geldi.  Pastayı servis yaptım. Acı çekiyormuş gibi yemeye başladı. “Çok güzel olmuş, eline sağlık hayatım” dedi. Ama yüzünde bir mutsuzluk ifadesi vardı. Allah allah dedim..
Aradan bir saat geçti, bu evin içinde gezip duruyor, suratı asık. “Ne oldu , neyin var?” dedim. “Dişim” dedi, "kaç gündür dişim ağrıyor , dayanılacak gibi değil, pasta yiyince fena oldu. Acil dişçiye gitmem lazım benim" diyerek çıktı evden. 
Beni evde bırakıp, hastaneye gitti. Döndüğünde dişi çekilmişti.  Hayatımdaki ilk ve tek sevgililer günü kutlamamdan geriye yerde buruşmuş halde duran kırmızı bir saten gecelik, çoraplar falan kalmadı.  Sarılı dizlerle, topallaya topallaya yürüyen bir kız ve  ağzındaki pamuktan dolayı tam olarak anlaşılmayan ama  beden dilini de düşününce muhtemelen “otursana kızım, dinlen, gezip durma, acıyacak bacağın”  diyen adonis kaslı, model gibi bir adam.(İçi koftu ya.  bunu da sonradan anladım, dizlerim geçince..)) kaldı...



28 Aralık 2011 Çarşamba

İŞYERİNDE MOTİVASYONU YÜKSELTME ÖNERİLERİM

Sıcacık yataktan kalk, gel, dört duvar arasına. Doldurma parfümünü saçından toynaklarına kadar sıkmış, dedikoducu, boş konuşan insanlara “günaydın” de, geç artık oturmaktan kıçının şeklini almış sandalyene.
Bilgisayarını aç; önce FF'e ya da Twitter'a gir. Kahveni al, bir iki gazeteye bak, bir iki laf yetiştir, sonra başlasın o gereksiz telefonlar, mailler ve bir türlü çözüme ulaşmayan, kendini ispatlamaya çalışan insanlarla dolu toplantılar. Çoğunuz bayılmıyor her gün mecburen "günaydın" demeye o insanlara,  biliyorum, aksini iddia etmeyin.

Biraz da eğlenmeli ve iç huzurunu sağlamalıyız işyerinde ama,  değil mi?

Hayata ofiste yaşamak için gelmedik ki. Eee ne yapabilirsiniz peki?

1-Çaycınızla sohbet edin; Sıkıldınız, işler üstü üste geldi, o anda çantanızı alıp istifa etmeye kadar vardı haliniz. Durun! Lütfen sakin olun! Tamam, şimdi okumaya devam edin. Çaycınızla konuşun, ne var ne yok anlat deyin. Size anlatacak bir dolu hikayesi vardır. Kocasının akşam onu zorla sıkıştırıp, seviştiğini, arkasından banyo yapmak için kalktığında suların kesik olduğunu gülerek anlatacaktır. Ya da yan komşusunun kocasıyla kavga ettiklerini, sabaha kadar bu seslerden dolayı uyayamadığını dünyanın en önemli meselesi gibi anlatacaktır size. Konuşma arasında üzerindeki hurma renkli kazağı gösterecek, “Beğendin mi? kızımgil aldı bunu akşam, çok ucuzmuş pazarda,10 TL” diyecek ve sevinçten göz bebekleri yıldır yıldır yanacaktır. İşte bu!  Nasıl da rahatlarsınız böyle minimal zevkleri olan insanları dinlediğinizde. Hem ofis arkadaşlarınızla konuşsanız, müdürünü, altındaki elemanı, genel müdürün her zamanki gıcıklıklarını anlatacaktır size. Bunlar sizi baymadı mı hala? Beni baydı.

2- Kendinize sizi yormayacak, üzmeyecek bir flört seçin; Onu fotokopi çekerken, çay alırken, ya da sessiz bir koridorda yürürken elle taciz edin, poposunu mıncıklayın(tabii aranızdaki samimiyete göre) çoraplarınızı gösterin, “nasıııııl ?” diye cilve yapın. Arşiviniz varsa beraber dosya ya da evrak aramayı teklif edin. Orası sessizdir, sizi kimseler görmez.(En azından bizimki öyle) öpün, sıkıştırın, gerisini siz bilirsiniz, daha ileri de gidebilirsiniz, sizin zevkinize kalmış.

3- Keyifli mailler atın; Beğendiğiniz bir iş arkadaşınıza YANLIŞLIKLA(!) deniz kenarında kızlarla çektirdiğiniz bir fotoyu yollayın. Size soru işaretli bir mesajla dönüş yapacaktır. “Ayyy..ihihih pardon ya, aynı klasördeydi, bastıktan sonra farkettim” diye kikirdeyin. Gelen cevaba göre fotoğrafları yavaş yavaş giyinikten soyunuğa doğru yollayın. Yanaklarınız kızaracak, ne telefon ne toplantı ne excel tablosuyla uğraşacak haliniz kalmayacaktır.

4- Toplantılara renk katın; O bitmez toplantılar..Ayyy ayy. Toplam iki dakika sürecek anlatımı, tam üç saatte anlatamazlar. Evde oturmuş kendini gösterecek diye sunumlar hazırlamış, çalışmış dersine, eli yüzü düzgün, kravatını takmış, kendini adam sanıp, geçmiş masanın başına taklalar atıyor ZEKİ gözükmek için.

Eeee insaf yani, siz de insansınız, sıkıldınız, patladınız . ağzınızda kalem, bacak bacak üstüne attınız; yani şeytanlık düşünmek için en uygun pozisyondasınız.

Sevgilinize(varsa tabii) kışkırtıcı bir mesaj atın. “Şu anda kısacak eteğim var, bacaklarım hafif aralık(aynı ön iki dişimin olduğu gibi) ağzımda kalem var, kalem sırılsıklam ve üstünde diş izleri var, (ağzımda da bir mürekkep tadı. Bögk) ve seninle ilgili bir fantazi kuruyorum” deyin. Adam nerede olursa olsun size anında dönüş yapacaktır. Bir erkeğe “annem seninle tanışmak istiyor” dediğinizde o mesaj ya ulaşmamış olacaktır, ya geç farkedilecektir, ya da “aaa, yolladım, almadın mı ?” diye cevap gelecektir . Böyle kışkırtıcı bir mesajın asla ve asla erkeğe ulaşmama ihtimali olmaz. Hatta iki kez gider garanti olsun diye.
“O anda toplantıdaydım, ayyy, tuvaletteydim, kabız oldum, yok trafikteydim” gibi bahaneler nasla ve nasla yaratılmaz. Cinsel içerikli bir mesaj karşısında erkek 200 km ile hız yapsa bile, köprüden geçiyor, tünelden geçiyor, öndeki arabaya tosladı, polis durdurdu gibi hadiselerle karşı karşıya olsa bile , o gerekirse arabasını  trafiğin ortasında durdurur ve o mesajı mutlaka cevaplar. Bunu yaparken bacak arasını avuçlar, yerleştirir. Kravatını düzeltir, ağzını yirmilik dişlerine kadar açıp, gülümser ve  önüne bakar. “Eheh..., ufaklık da seni çok özlemiş” diye yazar. Embesil başka ne yazacak ki? “Terbiyesiz! Senin kadar namussuz bir kadın görmedim, lütfen peşimi bırak! ucuz fantazilerinle beni kandıramazsın! Lütfen beni cinsellik için arama” diyecek hali yok ya.
Neyse biz devam edelim. Adamdan mesaj gelir. “Yavrum, sen beni çıldırtmak mı istiyorsun?, bilmem ne bankasının taşaklı bi adamıyla toplantıdayım şu anda. (Yaa, sorma, hep önemli adam olurlar zaten,) Siz yüzünüzdeki o şeytani ifadeyle mesaj yazmaya devam edin. “Şu anda toplantı masasının üstündeyim, mahsuscuktan senin sekretirinmişim, sen sandalyede oturuyorsun, ayağımda topuklu ayakkabılar var, önce ayaklarımı okşuyorsun. Siyah, fileli çoraplarım var.

Cevap gelir; “Pantolumun önü havada, ayağa kalkamayacağım, millete rezil olacağım.(Sanki bi seninki kalkıyor a.k. dünyasında, bi sende var.)

Siz hiç umursamaz devam edersiniz, “ohh bebeğim, eteğimi kalçalarıma kadar sıyırıyorsun, uzun bacaklarım bacak arana yerleşmiş durumda”...

Derkeeeeennnn, bir bakıyorsunuz toplantı bitmiş. Ohh bunu da atlattınız işte. Adama ne mi oldu? Ay nerden bileyim? Hem o kadarını da düşünmeyin canım, bırakın onu toplantı ereksiyonuyla başbaşa. O her şeyi çözebilir(öyle demişti ya size)

5- Giyiminizde radikal değişiklik yapın; Uzun zamandır ofiste işleriniz yoğunlaşmıştı, yurtdışından gelen misafirler, görüşmeler vs. o kadar yoğundunuz ki; saçlarınızı düzelttirecek fırsat bile bulamadınız. Sabahları zaten zar zor kalktığınız için elinize ilk gelen siyah pantolon, siyah kozak kombinasyonundan başka bir şey giymeye mecaliniz kalmadı.  Dolabınızı şöyle karıştırın;  kıpkırmızı mini bir etek(illa ki vardır) , üstüne güzel bir kazak, saçlarınızı da şöyle kendi halinde bir topuz yapın, süper ince siyah çoraplarınızı giyin, ofisin ortasında salına salına gezin.
Uzun zamandır sizi tesisatçı kıyafetiyle görmekten bıkan herifler gözlerini bir sağa bir sola çevirip, sizi iltifatlara boğacaklardır. Götünüz kalkabilir, bunu hakettiniz. Siz bir plaza kadınısınız, unutmayın. Her şeyin en güzeline layıksınız.