12 Ekim 2010 Salı

KORKUYORUM(1)

Yazmamı istediniz; yazıyorum. Çok keyifli bir yazı dizisi olmasa da yazacağım...Bilgi sahibi olmayanlar ya da çok az bilgisi olanlar istediler yazmamı.Kıramadım..

Hayatımın bir döneminde sinemaya, tiyatroya,konserlere gidemedim, başka şehirler, ülkelere gid e-me- dim.Üstelik tam bir tiyatro, sinema, gezme delisi olmama rağmen. Neden? diyeceksiniz. Ya sinemadayken, konserdeyken, tiyatrodayken elektrikler kesilirse. Ya o kapılar bozulur açılmazsa, içeride kalırsam,o sırada yangın çıkarsa.Sesimi kimse duymazsa?. O dönemlerde ceplerimde çakmaklar, kibritler, çantamda mumlar, fenerlerle dolaştım. Gece yastığımın altına çakmak koyardım..
Sırf bu yüzden bütün sinemalara, tiyatrolara geç kaldım, sizden neredeyse beş on yıl kadar..Oysa o yaşlarda görmek istediğim o kadar çok oyun , film vardı ki...

Umumi tuvaletler mi? Onları hiç sormayın. Dışarıdayım,yemekteyiz arkadaşlarla.. tuvalet ihtiyacı. Eyvah! Benim için sıkıntı başlıyor.
Kapılar otomatik kapanıyorsa altıma işeyene kadar gidemem..Eğer yanımdaki kardeşim veya çok yakın arkadaşımsa; kapıyı yarı aralık tutarlar, ben çıkana kadar beklerler. Bu arada meraklı gözler bakar kapıyı tutana, bir de tuvaletten çıkan bana.. Eğer çok yakın arkadaşlarımdan biriyle çıkmamışsam, tuvalete gitmemek için sıvı şeyler içmem.

Alışveriş zamanı..Mağazaların Kapıları..Alışveriş merkezlerini en son görenlerden biriyimdir ben. Otomatik açılıp kapanan kapılardan hep kaçtım. Mağazalara girdiğimde kapılar kapanacak, kiliteneceğim, kimse açamayacak, ben içeride boğulup öleceğim diye düşünmekten giremedim.
Hep bir bahane buldum. Yalan uydurmak zorunda kaldım. Doğruyu söyleseniz mantıksı zgelir yanınızdakine,saçma gelir,deli der , bir daha da görüşmez sizinle.
Bunlarla boğuşmak o kadar yorar ki; bir yandan gideceğiniz her yer için planlar yapmak, bir yandan ya panik atak krizi geçirip millete rezil olursam korkusuyla gününüzü zehir edersiniz...eve dönersiniz.. üstünüzden tren geçmiş gibi yorgun düşersiniz. Beyniniz işlevini unutur ve hep aynı şeyleri hesaplamaktan tembelleşmeye başlar bir süre sonra.
Yıllarca hapiste yaşamış gibi düşünün beni. Kısıtlı imkanları olan ve belli yerlere gidebilen bir tutuklu..

Üç yıl boyunca değil İstanbul dışına çıkmak, evimden uzak semtlere bile gidemedim ben. Bağdat Caddesine inip, geri geliyordum, evden uzaklaşmak kabustu. Benim gibi alışverişi, gezmeyi ,sosyal hayatı seven biri için tam bir çıldırma noktasıydı bu nokta.

İçimden sürekli planlar yapan bir tarafla, "hayır o seni aşar, yapma" diyen bir taraf sürekli kavga ediyordu.Bu kavga beynimi parçalıyordu, yoruluyordum, gücüm yavaş yavaş tükeniyordu. Hayatımı istediğim şekilde değil,korkularım izin verdiği ölçüde yaşıyordum. Kaç kere çantamı alıp gittiğim yoldan eve geri döndüm. Köprüye girmeden arabadan inip eve döndüm.

Adalar burnumun dibinde bana göz kırpıyorlardı ama ben vapura binemiyordum . En rahat ettiğim yer; evim ve yatağım.
İşte çok uzun zaman bu minik alanda yaşadım ben. O dönemlerde kaybettiklerimi saymıyorum zaten. Saymak istemiyorum. 3 yılda neler yapılırdı düşünsenize ..Ben sadece oraya nasıl gideceğimi, ilaçlarımı ne zaman alacağımı, bu illetten nasıl ne zaman kurtulacağımı düşündüm hep.

Tek başıma sokağa değil bakkala gidemediğim zamanlarda sürekli birilerini çağırıyordum yanıma. Bu da insanları bir süre sonra sıkmaya başlıyor tabi. Birilerine muhtaç bir özürlü oluyorsunuz açıkçası.

Aşk hayatı mı ?

Hangi erkek böyle biriyle olmak ister ki.. Anlar mı böyle birini.? “Kapris yapıyorsun, dikkat çekmeye çalışıyorsun, çocuk musun ya” gibi cümleleri ezberlemek zorunda kalırsınız. Bunları duymamak için çok ciddi roller geliştirirsiniz kendinize ve türlü yalanlar...Hepsi sadece karşınızdaki insanı kaybetmemek, bu hastalıklı duygunuzu göstermemek içindir.

Asansöre binilmesi gereken durumlarda ortalardan kaybolur ve hemen merdivenlere atarsınız kendinizi. “Ay biraz spor yapmak lazım, zaten bütün gün oturuyorum” gibi bahaneler yaratırsınız. Arkadaşlarınız onuncu kata teknolojinin nimetlerinden faydalanarak zahmetsizce yol alırken, siz yerinden çıkacakmış gibi atan kalbiniz ve dermansız dizlerinizle hep arkadan takip edersiniz yaşamı.

Bunun adı PANİK ATAK tır. Ve bir Panik Atak’lı daima geriden takip eder hayatı, bir sıfır yenik olarak ... Birine bedddua mı etmek istiyorsunuz? “PANİK ATAK OLURSUN İNŞALLAH “deyin , yeter

....DEVAMI OLACAK ..

15 Eylül 2010 Çarşamba

LİLİ'm..


Kapıyı çaldığımda” acaba bugün ne yapacak?” diye merak ediyordum. Bu enerji bu canlılık , oynadığı oyunlar.......Bir haftadır ne işi görüyordu gözlerim ne evimi, ne dünyayı ..hiçbirşeyi umursamıyordum..Arkadaşlarım dışarıya çağırdığında onunla görüşmeyecek olsam bile- işim var- deyip yalan söylüyordum. Evde oturuyor, sırf onun ilgi alanına giriyor diye hiç tarzım olmayan müzikleri dinliyordum , ne zaman benimle buluşsa fonda bu tarz müzikler oluyordu. Tek konuştuğumuz nokta müzikti- bu da yanlış olacak- tek bildiğim; bu tür müzikleri sevdiğiydi , evet bu daha doğru oldu.

Ne yapıyor ?, şu anda kiminle? diye düşünmüyordum. Sadece o vardı. Yaklaşık bir ay önce tanışmıştık. Bu onuncu görüşmemiz olacaktı. Saymıştım evet.

Kiminle oturur, nerede çalışır , ya da çalışır mı, öğrenci mi, hayatında kimler var, ailesi var mı, uyuşturucu alır mı, hızlı bir cinsel hayatı mı var ? bilmiyordum, bilmek istemiyordum. Şu anda ikimizin paylaştığı , herkesten sakladığım bir gizim vardı ve dışarıdaki hiçbir hayat beni ilgilendirmiyordu.

Mantık gitmişti tamamen. Ne bir gün sonrası vardı ne bir gün öncesi ne geçmişim ne gelecek . Zamansız, saatsiz, uzay boşluğunda yaşıyordum . Kendime bile yabancıydım.

Elime içki bardağını alıyor, televizyonu sadece ses olsun diye açıyor, her dakikayı, her hareketi, her kokuyu, her bakışı hatırlayarak aynı anları tekrar tekrar yaşıyordum..
Bedenimden başka birşey düşünmüyordum . Kendi ellerimle vücuduma dokunuyor, onun elleriymiş gibi hareket ettiriyor ve inanılmaz haz alıyordum. Eller benim değil onun elleriydi çünkü. Kırk yaşında bir erkektim. Hayatımdan her türlü kadın gelip geçmişti. Hepsi güzeldi. Ama ben, ben kendime inanamıyordum.......

Asansörün gürültüyle açılan kapısının ardında onu bekleyen neydi?  nefes alacak gücü yoktu. Bu da ilk görüşme gibi heyecanlı olacaktı biliyordu. Her seferinde bambaşka bir heyecan , yeniden tanıdığı, yeniden dokunduğu bir kadındı o . Kadın mı? Aslında çocuktu... kadın gibi olan bir çocuk, çocuk gibi olan bir kadındı. Onu farklı kılan buydu belki de..

Hayır! , kapıyı o açmadı. Kapı açıktı. Bana bu sefer verdiği adres; deniz kenarında,  bilinen bir otelin en üst katıydı. Hep otelde buluşuyorduk. Evinde konsantre olamıyormuş. Önemli de değildi zaten..
Odanın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Dipten onun sevdiği underground parçalardan birini duyuyordum . Tahrik edici bir sigara dumanı kaplamıştı odayı. burnumun içine girip daha ilk adımda beni sersemletti. Ayaklarım tutmuyordu.. nedense kendimi çirkin, yaşlı, sevimsiz biri gibi görüyordum..

Odada mor tonlarında lamba(eminimki o getirmişti onu) . Yüzüstü yatağa yatmış, ayağında uzun çizmeler, üzerinde bu sefer siyah jartiyer...  uzun kızıl saçlarını kalçasındaki gamzeye kadar atmış, elinde bir sigara , yatıyordu.. Birşeyler içiyordu yine...

Tam ona yaklaşıp , küçücük sert kalçalarını sıkmayı düşünürken; yüzüstü yattığı yataktan bir kahkahayla ters dönüp, saçlarını geriye savurdu. Dirseklerine dayanıp, bacaklarını hafifçe araladı.” Gel bakalım zavallı adam “dedi. Evet gerçekten de zavallıydım. Gözlerim açılmış, ellerim ne yapacağını bilmez bir şekilde titriyor, şaşkın şaşkın bakıyordum. Çizmesinin sivri burnunu bacaklarımın arasına koydu önce hafif hafif gezdirdi , sonra  bastırdı .Bütün vücudum uyuştu, tek hissettiğim;  bacaklarımın arasındaki kaynamaydı. Her an pantolonumu delip yırtacaktı organım.

Öylece duruyordum.... Çizmenin altında acımayla beraber korkunç bir hazla ense köküme kadar uyuşmuştum...Gözlerimi hafifçe kapatırken , çevik bir hareketle beni yere yatırdı. Tek ayağını sırtımda gezdirmeye başladı. Odaya onun bacaklarının arasından çıkan o başdöndürücü koku yayılmaya başladı.

“Çabuk fermuarını aç” diyen sesi belli belirsizdi. Müziğin ritimlerine uygun olarak çizmesinin sivri burnunu kalçamın arasına sokuyor , sonra bırakıyordu .
Ben kendimi kocaman , dev bir penis olarak hissediyordum. Ben dev bir penise dönüşmüştüm, başka bir organım yoktu. Kocaman bir penis.!! Sadece bacaklarımın arasını  hissediyordum ve tek istediğim;  şu anda onunla birleşmekti. Ona girmek ve yapışıp kalmak istiyordum orada. Beni kavrasın,bir iki saat çıkartmasın  içinden....  Ve ben her girişimde daha da daralan organında devam etmek isiyordum  yaşamaya....

Yüzüme oturduğunda o kokusu yine sarstı beni. Başım dönüyordu, ateş içinde yanıyordum. Bacaklarını açsın ve alsın beni, parçalasın, yok etsin kendine dönüştürsün.

“Ağzını kocaman aç , yut beni diye fısıldıyordu” hiç bilmediğim bir ses tonuyla. Sesi kalınlaşmıştı acı çekiyor gibiydi, yalvarır ya da ağlar gibi. Gözlerimi bağladığı için tek hissettiğim tadı ve kokusuydu. Baş döndürücü, hafif tuzlu kokusu. Yüzüm yapış yapıştı. Ağzım, burnum ,boynum . Ondan nasıl bu kadar sıvı geliyordu inanmak güç... Tam bitti derken ağzım tekrar doluyordu. Bu muhteşem hazineyi bırakıp kopamıyordum. Kasılmaları, bacak aramdaki zonklamayı iyice arttırdı. Her an patlayacak içi su dolu dev bir balon gibiydim. Organıma sürekli kan dolduğunu hissediyor ve çatlamak, ortadan ikiye ayrılmak istiyordum.
Tam da kasıklarımda,  tam da uyuşmuşken vücudum ; o noktada bir soğukluk hissettim. Metal soğukluğu...

Topukları mıydı?,  hayır değildi...

Tarifsiz acı heryerime dağılıyor ama korkunç bir zevk alıyordum. Her seferinde farklı noktadaki minik darbeleri..Elinde bıçak vardı ama korkmuyordum.

“Bırakma lütfen” dedim.
Sızlıyordu ve acıyordu ...
Güzel dudaklarının çerçevelediği sıcacık ağzınla kasıklarımı, baldırlarımı, acıyan yerimi emdi, sonra ağzımı araladı. Ağzını tümüyle ağzımın içine soktu. Kan tadı geldi. Kendi kanımı yutmuştum onunla beraber.....

Vücudunun her bir noktası ayrı ayrı öldürüyordu beni, neye dokunacaktım nereyi öpecektim karar veremiyordum. O bir heykeldi. O bir şaheserdi.

Patlamak üzereydim. Vücudunun herbiryerini delip geçmek, zevkin dibine vurmak istiyordum. Yok yok sarhoş değildim, içki bile içmemiştim. Şu anda kulağından girip göbek deliğinden çıkabilirdim, ağzından kıvrılıp ayak parmaklarının arasından çıkabilirdim..

Vee sonunda gittikçe daralan, her girişti kayganlaşıp sıkılaşan, ıslak cehennemine aldı beni. Sıktı sıktı, parçalandım, dağıldım, sağa sola dönmeye başladım içinde. Cehenneminin ateşiyle yakıyordu beni...Yine onuncu defa kucağımdayken bana ait olmayan, bir çığlıkla gözyaşları içinde boşaldım...

Giyindi, çantasını alıp hiçbirşey demeden kapıya doğru yürümeye başladı. Tak tak tak... Kısık sesimle “ senin adın Lili olsun” dedim. Topuk sesleri durdu bir iki saniye, sonra tekrar devam etti. Belli ki bu adı sevmişti.

Şimdi beni aramasını bekleyecektim gözüm sürekli telefonda. Bilmediğim bir numaradan arayıp, farklı bir otelde buluşmak için mesaj atacaktı....Bekliyordum küçük zevk oyuncağımı....Odada, yerde çırılçıplak acıya ve boşalmama rağmen hala zevk içinde yüzüyordum Kısık sesimle “Lili” dedim, “senin adın Lili. Benim küçük tatlı Lili’m”.....

EY OKUYUCU! HER GÖRDÜĞÜNE İNANMA!

Ne güzel bir karakter çiziyolar bize.
Tek gözün üstüne dökülmüş saçlar. Parmaklarda kocaman yüzükler.. . Makyajsız gibi (ama gayette makyajlı ) bir surat, bol ve moda olmayan kıyafetler. Al sana entelektüel kadın imajı.!!!!
Sonra da herkes ayılıp bayılıyor, “ ay çok farklıı, çok masum ve çekici yüzü var, ay çok entelektüel , çok kültürlü” . Yok yaaaaaaa!!!!! Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu. ???

Gün geçtikçe acaba gerçek olan, doğal olan ne var? , kim kaldı? diye düşünüyorum. Yok! yok.!
Gerçek olan ne kaldı şu zaman diliminde.? Bebekler galiba.Ama onlarda dikkat çekmek için ağlıyorlar
Olgunlaştıkça; rol yapmaktan başka bir şey olmadığını anlıyorum hayatın. O kadar çok oynuyorsunuz ki; artık kim olduğunuzu ve gerçekten neyi sevip sevmediğinizi unutuyorsunuz..Size bir şablon veriliyor; boya boyayabildiğin kadar, doldur içini doldurabildiğin kadar.

Tam birini örnek alıyorsun kendine; bir yazarı, şairi, ressamı, oyuncuyu, bilim adamını, doktoru, öğretmeni... , bir bakıyorsun ki; yazdığı, meydana getirdiği, üstüne basa basa savunucusu olduğu fikirleriyle, yaptıkları arasında hiçbir benzerliği yok. Sıradan insandan bile daha ucuz, daha sıkıcı, daha karaktersiz, daha gösterişçi..

Emeğini önüne koy, okuyan okur, alan alır. Değerli bir eser zaten yerini bilir ve bulur. Sanata, reklam, gösteriş ve yapaylık karıştım mı olmuyor , soğuyorum edebiyattan, sanattan. Ve gün geçtikçe tüm hayran olduğum bu tabakaya ilgisizliğim, sevgisizliğim artıyor.
Felsefenin de reklamı yapılmasın, İSTEMİYORUM!!

"Aşk " kitabının BEYAZ kapaklısı çıktı. Nedir bu böyle?,  kadınlar , erkekler derken şimdi de gizli bir;” EŞCİNSELLER sizleri de unutmadık heee” diye bir mesaj mı veriyorsunuz acaba?...

Olmadı Elif hanım olmadı! Artık okumak istemiyorum... biz sizi doğal, kendi halinde, kendine mevlana’yı örnek almış biri olarak bilirdik. Zaten kitabınız yeterince sattı. Sizi de biliyoruz.

Pembesi, grisi baymıştı ama şimdi de bu çıktı karşımıza. Madem ayırım yapmıyorsunuz “ ne olursan ol , gel “ diyorsunuz da bu ne peki????

Siz de medyatik oldunuz ya sizi tebrik ediyor, bol satışlı günler diliyorum....

1 Eylül 2010 Çarşamba

BU EYLÜL ÖLDÜRECEK BENİ!

Bu sabah Eylül’e sensiz girdim, tıpkı diğer Eylül’lerdeki gibi...Bense hep bu Eylül’ü beklemiştim. Gelmek için uygun bir aydı Eylül, gitmek için de...

Belki gelecektin kapıma elinde bir bavulla ve bavulunda yazdan kalma suçlarla. Bense üstümde ince bir hırkayla karşılayacaktım seni. Eylül bekleyişti...Belki, beyazların biraz daha artmış olacaktı. Teninde sıcak denizlerin tuzlu tadı, gözlerinde artık yorulmuş, durulmuş, biraz mahcup, biraz suçlu bakışlarla seni çağırmamı bekleyeceksin...

Sonbaharda girmiştin kanıma , yazın gitmiştin. Ben bütün yazın bitmesini en çok senin gelmen için istedim. Sen Sonbaharda gelecektin biliyordum. Eylül’de.. Sonbaharda girmiştin kanıma ve sonbaharda tekrar diriltecektin beni...

Yaz akşamlarından gelen içine hiçbir şehri sığdıramayan sen; yine “gidiyorum” diyecektin. Bavullar gelmek için olduğu kadar gitmek için de hazırlanabilirdi değil mi?

Ben yine geldiğinle gittiğin zamanı karıştırdım sevgilim. Doğru ya sen benim yaşadığım hiçbir şehre sığamıyordun.

Eylül’de aşk zordur. Bir günü birini tutmaz. Herşeyden birşey barındırır. Güneşi de var yağmuru da. Ve tıpkı umutsuzluğun ve umudun olduğu gibi. En çok melankolime arkadaştır Eylül. İşte bu yüzden severim ben onu. Beni bir tek o zaman anlar bulutlar, rüzgarlar ve ağaçlar...ve burnumdaki o keskin, adı “ özlem'e benzeyen soğuk kokusu..Özlem de soğuk kokar çünkü...Burnunu sızlatır nefes aldıkça, ciğerlerine iner, acıtır, ağrıtır. İşte Eylül’ü bu yüzden seviyorum. Beni en çok anlayan o olduğu için.

Ahmet Altan’ı ‘ bu Eylül öldürecek olsa da yine de seviyorum onu...

BENİ BU EYLÜL ÖLDÜRECEK!

Beni bu eylül öldürecek

Bir aşk kadar zehirli, bir orospu kadar güzel.

Zina yatakları kadar akıcı, terkedilişler kadar hüzünlü.

Sabah serinlikleri; yeni bir aşkın haberlerini getiren

eski yunan ilahelerinin bağbozumu rengi solukları kadar ürpertici.

Öğlen güneşleri; üzüm salkımları kadar sıcak.

Akşam rüzgarları; tene dokunan bir kamçı kadar şehvetlidir.

Ben her yıl ölümü ve aşkı bu ayda beklerim....
Ve eylülün çıplak ayaklArına bir yazı bırakırım.

Eylül sabahları; kılıçlar kadar keskin ışıltılarıyla

tenimi kanatarak uyandırır beni.

Ben eylüle akarım.

Bir hüzün gibi akarım ben eylüle kanayan bir aşk gibi,

siyah şallara bürünmüş,genç bir ölüm gibi akarım.

Sevişerek,ağlayarak ve ölerek akarım ben eylüle.

Her yıl,hep aynı vakitte,geniş bir ırmak gibi

bütün hayatı berrak sularında yıkayarak gelir,

beni ve herşeyi koynuna alarak,

bir meçhule hüznüyle emzirerek götürür hep.

Kadınları ve hüznü eylülde severim...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

YAZMAK OROSPULUK İSTER.



Sait Faik Abasıyanık’a sormuşlar. Neden yazıyorsun?. “

“Söz vermiştim kendime, yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak bir hırstan başka ne idi.Burada, namuslu insanlar arasında; sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet ne me gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kağıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılmasın diye cebime koyduğum çakıyı çıkartıp, kalemimi yonttum. Tuttum, öptüm. Yazmasam delirecektim.”

Neden yazıyorsunuz ki ? Yoksa siz de yazmasanız delireceklerden misiniz?

Çok saçma geldi değil mi? Tıpkı neden yemek yiyorsunuz gibi bir anlam çıkardınız. Ya da neden resim yapıyorsunuz gibi

Hiç sordunuz mu kendinize bunu.? Ben sordum.  Yazmanın beni neden bu kadar mutlu ettiğini sordum.

Ne oluyor ki iki satır yazı , bir öykü, bir makale, bir kitap yazdığımızda sanki

Kendime sorduğum bu sorunun cevabını siz sormasanız da söyleyeceğim.

Yazmak ;bağımlılıktır,

Sigara gibi içki gibi uyuşturucu gibi, bir kez tattıktan sonra tiryakisi olursunuz.

Yazmak ;yüzleşmektir;

İçinizdeki asi ve yabancı ruhu ortaya çıkartır.. Onunla kavga eder, galip gelir, hatta şampiyon olursunuz.

Yazmakla kendi davanızın yargıcı olursunuz;

Hissettiklerinizi , arzularınızı herkese kolaylıkla anlatabilir misiniz? Hayır,  değil mi? Kağıda dökebilir misiniz ? Evet . Kimse sizi yargılayamaz, hesap soramaz duygularınızdan ötürü. Siz kendi kendinizin yargıcı olursunuz.

En büyük özgürlüktür.

Özgür değilseniz yazamazsınız zaten.
Yazmak tüm canlılardan uzaklaşıp; yalnızca kaleminizin ve sizin olduğunuz dünyaya girip orada istediğiniz kadar özgür, ahlaksız, küfürbaz, imansız, pezevenk, eşcinsel, orospu olmanıza çanak tutar. Sevdiğiniz adama bile söyleyemediğiniz sözlerin efendisi olursunuz.

Yazmak; boşalmaktır.

Bağırışın, çağırışın, öfkenin, orgazmın yön değiştirmiş halidir
Başkası üzerinde gerçekleştiremediğimiz hakimiyetin ta kendisidir.
Sevgiliye söyleyemeyip, boğazınızda biriktirdiğiniz cümlelerin patlayışıdır.
Ya da, yüzüne yumruk atmak isteyip, atamadığınız o kadını ,bir yumrukta yere sermektir.

Yazmak; teşhirciliktir;

Yazar teşhircidir.. “Bakın !bu benim” der. “Bunlar benim”.” Çok güzelim değil mi?. Mükemmelim hatta.” Bundan öyle pis bir gurur duyarsınız ki; " hadi bakalım anlat , sen de yaz bunları yüreğin varsa” dersiniz. Sen okyanusun en derin yeriyken, karşındaki çoğu zaman küçük ,sade, durgun bir göl kıyısıdır.
Evet, yazmak; vücudunun en mahrem yerlerini , kimsenin bilmediği arzularını, kaleme, sayfalara ispat etmektir.
Yazmak öyle bir çığlık atıştır ki; sevişirken, benim diyen orgazm bile kıyaslanamaz onunla.
Hatta yazmak, yazar olmak; masturbasyondan aldığın zevki, sevişirken asla alamamaktır.
Okuyan öyle bir soyar ki seni; artık saklayacak bir şeyin kalmamıştır. Kitabını,eserini, yazdıklarını okuyan adamın “mükemmel” sözünü duyduktan sonra, yanaklarının pembeleşmesinin masumluğunu cebe atıp, orospuluk safhasına geçersin. Kendini yeniden doğurmanın zevkini yaşarsın.

Yazmak; mastürbasyon yapmaktır,

Ve en çok mastürbasyonu güzel bir kitap çıkartmadan önce, yazarlar yapar. Defalarca dener, kılı kırk yarar, okur, araştırır, gizli ve hassas noktalarda gezinir, keşfe çıkar, dinler, bekler ve sonunda hak ettiği zevki yaşar.

Yazar izlenmekten hoşlanır.

Göğüslerinizin, kalçalarınızın görünmesinden daha tahrik edicisi; binlerce çift gözün, yarattığınız dünyanın gizli kapılarından girip, ruhunuzun en mahrem kıvrımlarına girmesidir.
Kendinize bile itiraf etmekten çekindiğiniz duyguları kağıda dökerken bu kadar rahat davranmanız da bundandır. Kimse görmüyor, sizi kimse dokunmuyor sanırsınız. İstediğiniz kadar mastürbasyon yapabilir en ayıp kelimeleri, en derin vuruşları deneyebilirsiniz. Buna kimse karışamaz. Çünkü yazar; gizli gizli izlenilmekten zevk alır. Anahtar deliğinden birilerinin gözetlediğinden emin şekilde,  en mükemmelini yapmaya çalışır.

Ve hikayenizde çırılçıplaksınızdır. 

Okuyucu istediği gibi hayal eder sizi, istediği pozisyona koyar, defalarca sevişir. Nerede hassas olduğunuzu, ne zaman ağladığınızı, ne zaman melankolinin uçurumunda gezindiğinizi çözer...

Yazmak; orospuluğun en alâsıdır.

Kağıdının, kendi kendinin efendisi olmaktır. Kimsenin eline, diline, kelimelerine, düşüncelerine karışmasına fırsat vermeden, dilediğini yapabilmektir.
Kelimeler tam bir köleye dönüşürken ellerinde ; sen yazının sonunda efendiliğinin kamçısını sallarsın noktanın üstüne. Tükürürsün bu başarıya, “ al işte yaptım , becerdim seni” dersin. "Beni çok uğraştırdınız piç kelimeler ama sizlerle oynayıp,  istediğimi yaptırmak ancak benim isteğimle, benim başarımla oldu" dersiniz.
Kelimeleri öyle bir tekmelersiniz ki ; benim diyen pezevenk hakim olamaz size. Kimse karışamaz kelimelerin efendisi olan orospuya. Hiçbir pezevenk bulaşamaz size,  paranın hepsi sizindir. Siz, her şeyi siz yapmışsınızdır. Kimsenin baskısı olmadan, kimse istediği için değil, sadece siz istediğiniz için,  sadece, siz becerebildiğiniz için kelimeleri..İşte tam da bu yüzden;  öykünüzün orospusu olmuşsunuzdur.

Çünkü yazmak orospuluk ister, - ki bunu ancak kelimelerle- yıllarca mastürbasyon yapmış insanlar becerir.

8 Ağustos 2010 Pazar

CUNDADA GÜZEL BİR GÜNE UYANMAK


Gitmemek olmazdı. 3 gece diye çıktım yola, nasıl olsa sıkılırım ben orda dedim, minicik bir yer sonuçta. Olmadı. 6 gece kaldım. Her gün aynı şeyleri yaptım gibi görünse de Cunda da 6 gün içinde yaptığım herşey çok keyifliydi.

Arkadaşımın tavsiye ettiği merkezdeki bir motele gittim. Küçük, şirin çarşının merkezinde bir yer. Balkona çıkıyorum sağ tarafta Mossos Taverna, sol tarafımda Engin Hanımın işlettiği fasıl mekanı. Karşıda market. Balkondaki sardunyalar beni mutlu etmek için ordaydılar sanki. Hiç gezi yazısı yazmadım. Ama Cunda’yı sizlere anlatmadan geçmek istemedim.

Motel denize yakın olmadığı için deniz kenarındaki otellere baktım. Belki 2, 3 gece de orda kalırım, sabah erkenden uyanıp denize girerim diye düşündüm. Yalnız merkeze yakın sahilde üç dört otel motel var. Fiyatlar 70 ile 110 arası bir kişi, Cunda da tek bir uygulama var sabah kahvaltısı. Esnaf kazansın diye böyle bir uygulama yapmışlar.

Ancak otellerin önündeki deniz otlarla dolu, rengi gri . Pis falan değil ama öyle mavi filan da değil. Dedim ki şimdi ben burda kalsam da denizi beğenmeyeceğim hem biraz daha fazla para vereceğim vazgeçtim , motelimde kalmaya devam ettim. Sokaklarda gezerken Rum evinden bozma çok güzel moteller, pansiyonlar gördüm. Ama son iki günde gördüm.

Bir daha gidişimde kalmak istediğim yer belli.

Denize nerelerden girilir sorusunun cevabı şöyle:

1) Çataltepe ya da diğer Adıyla BURCU plajı. Buraya gitmek için birinci seçenek taksi, tahminen 10-15 arası bir ücret. Diğeri de merkezden 6 7 dakika yukarıya eski değirmenin oraya yürüyorsunuz ordan dolmuşlar geçiyor sık sık sizi plajın tam önüne bırakıyorlar. Şezlong parası filan 10 tl. Güzel gözleme yapan bir kafesi var. Deniz güzel, kıyısı taşlı ama hemen kuma dönüyor. Oldukça sığ . Yalnız minicik ve ısıran balıkları var haberiniz olsun. )))

2) ADA CAMPİNG: Ben ilk gün buraya gittim. Giriş parası için 20 TL gibi bir kazık sokuyorlar. Sonra orda birşeyler yiyip içiyorsun. Bungolow evleri var orda kalanlar plaj için para ödemiyorlar. Dışarıdan gelenlerden alıyorlar bu parayı. Servis hızlı yemekler fena değil. Tabiiki ucuz değil.

3) ORTUNÇ PLAJI; İşte adanın meşhur plajı. Girişi 50 Tl. Ama şöyle; 20 TL’yi otopark parası gibi düşünün . 30 TL de yemeye içmeye harcıyorsunuz. Cumartesi Pazar dolu olduğu için bizi geri çevirdiler. Sinirlendirdiler. Allahın koca denizinde iki kişiye yer bulamadılar yani. Söylentiler şöyle: Özellikle İstanbuldan, İzmirden gelen zengin evli ve çapkın amcalar sevgililerini getiriyorlarmış. Yani tam bir yasak aşk oteliymiş. Bilginize

4) PATRİÇA; İşte son gün keşfedebildiğim, çok beğendiğim yer. Adanan ucunda. Toprak bir yolu var. Taksiciler arabaları kirlenecek diye gitmek istemiyorlar. Biz araba kiralayıp gittik. Denizi aşırı sıcak. görünüşü eh işte. Dibi otlu. Ama ortam mükemmel. Deniz kenarına altı tane tahteravan mı ne denir ondan koymuşlar. Fotoğrafı var bakın . Tüllerle müllerle süslemişler. İki, hatta üç kişi içinde güneşlenebilirsiniz. Çok sessiz. Özellikle hafta içi giderseniz eğer. Bir de eski bir çiftlik evini restoran cafe yapmışlar. Herşey maviye boyanmış. Mavi ve beyaz. Çok güzel bir bahçesi var. Tesis toplam iki aydır hizmette. Ama seneye de kalınacak yerler olacakmış. O zaman bu sessizlik olur mu bilemiyorum ama ben bayıldım Patriça plajına. Özellikle bahçedeki kuyudan kovayla su çekip çekip buz gibi suyla duş almak çok keyifliydi. Köfte, koca bir bardak ayran ve salataya bir kişi 18 Tl ödedim. Arka bahçedeki tarladan dört beş domates kaçırdım giderken.))

5) TEKNE TURU: Uzun zamandır tekne turuna çıkmamıştım. Bu çok iyi geldi. Keşke bir kaç kere daha katılabilseydim tura diye düşündüm. Kişi başı 25 TL. Öğle yemeğinde minik bir çipura veriyorlar yanında salata. İçecekler extra. Çay kahve falan 2,5-3 Tl civarında. Koylar çok güzeldi. Zaten her taraf ada olduğu için çok keyifli tekne turu. 12 den 6 ya kadar vakit nasıl geçti hiçbirşey anlamadım. Toplam 25 kişiydik sanırım. Baştan anlaştık gümbür gümbür müzik istemiyoruz diye. Zaten Serhat kaptan da sevmiyormuş, öyle dedi. Gerçekten huzuru bulduk, teknedeki misafirler de çok uyumluydu. Kimsenin ayakları ağzına falan değmedi güneşlenirken. Özel tekne tutmaya gerek bile kalmadı. Bir ara düşünmüştük on kişi birleşsek falan mı diye ama inanın “Yolcudur Abbas “la çok güzel bir gün geçirdik. Yaşadığımı hissettim çeşit çeşit mavinin içinde.

MUTLAKA YAPIN;
Rahmi Koç Kütüphanesi var tepede. Merkezden 10 dakika yürüyerek çıkabilirsiniz. Manzara muhteşem. Kütüphaneyi gezin. Cunda’ya tepeden bir bakın, ya limonata ya da Mojito için. Limonata 5 tl.

Sakızlı dondurma güzel. Dönerken mutlaka yeşil zeytin ve zeytinyağı alın. Sahilde yürüyün. Fotoğraf çekin.

PAPALİNA YİYİN YA DA YEMEYİN.; Başımı yediler papalina da papalina diye. Açıkçası ben çok beğenmedim. Kalamarlar da tamamen orjinal olduğu için bana biraz ağır geldi. Ben dondurulmuşlara alışmışım heralde.


BAY NİHAT : Cunda nın şu aralar en popüler balıkçısı. Ve de en pahalı. Orda levrek yedim. 3 çeşit meze 35 lik rakı. Biraz pazarlık ettikten sonra toplamda en son 3 Kişi 170 TL ödedik. Aman aman harika olağanüstü değildi. Anca içerisi mezelerin olduğu yer adanın en temiz yeriydi diyebilirim. Sanatçılar tiyatrocular falan vardı . Görmek isterseniz eğer.

GİTMİŞKEN BOL OT YEMEK LAZIM DEĞİL Mİ?

Ben deniz börülcesi hastası olduğum için her gece yedim. Engin&Fofo”nun yerindeki aşçımız çok şekerdi. Mezeleri çok iyi yapıyordu. İlk defa yediğim Kaya Koruğu(umarım doğru yazdım) nu çok sevdim mesela. Ayrıca Lor böreği diye böreğe bayıldım. Çıtır çıtır.

Bir de fasıl mükemmel olunca her gece daldım rakıya.

YALNIZ....

Belediyeye söyleyeceklerim var ve halka. Lütfen şu güzel adayı temiz tutun. Her yerde balık artıkları çöpler ...hiç yakışmadı size. Yunan adalarından örnek alın lütfen. Böyle giderse turistler kaçar burdan. Cık cık cık...
Yazının devamı olacak....bekleyin ,,,,,

30 Temmuz 2010 Cuma

SEN ŞİMDİ GİDİYORSUN YA...



Şimdi sen gidiyorsun ya..


Mevsim hep sonbahar olacak, ben sadece geceleri yaşayacağım ve yoksunluğundan kaçmak için yatağıma ve uykuya sığınacağım

Gibi şeyler yazacağım zannettin değil mi...

Yok vallahi! Sen şimdi gidiyorsun ya; ben hiç manikür pedikür yaptırmayacağım, çatlak topuklarımla köylü karıları gibi gezeceğim , gezerken de çatur çutur sesler çıkacak topuklarımdan,

Sen şimdi gidiyorsun ya; oh be saçıma bi kalem sokup rahat rahat gezeceğim. Fön falan yok, her gün yıkama derdi yok. Ohhh. Tepeden bir tane Gülriz Sururi mandalı takıp balkonda çamaşırları yamuk yumuk asacağım.

Sen şimdi gittin ya; Yatakta gerim gerim gerile gerile yatacağım. Horlayacak mıyım stresine girmeyeceğim , sabah koşa koşa diş fırçalamaya gitmeyeceğim, hatta bütün gün dişlerimi fırçalamadan gezeceğim.
Sen şimdi gittin ya; Hemen penye çamaşırlarımı çiçekli pijamaları giyeceğim, göt arasına kaçan kilotlardan da fenalık geldi zaten. Annem almıştı şurda bir yerde olacak beş tanesi 5 milyona. Bir süre iç çamaşırı parası vermem o paralarla tatile bil giderim ben bee,,

Sen şimdi gidiyorsun ya; makyaj falan da yapmam cildim biraz rahatlar. Maske falan yaparım evde, gözlerim yüzüm dinlenir. Boyanacağım diye helak oluyordum ya, o neydi öylleee

Sen şimdi gittin ya; fosur fosur uyurum sabahları, yatağına kahve getireceğim diye maymunluk yapmama gerek kalmadı. Annem hazırlıyor kahvaltımı zaten sonra da beni uyandırıyor. Sandalyede bacaklarımı kıçımın altına toplayıp, ağzımı şapırdata şapırdata yiyiyorum, hatta konuşurken de açıyorum ağzımı .Annem hayatta kızmaz bana

Sen şimdi gittin ya; Ben bütün kız arkadaşlarımı çağırıp evde içip içip dedikodu yapacağız, senin ve hemcinslerinin öküzlüklerinden bahsedeceğiz, bayılana kadar güleceğiz.

Sen şimdi gittin ya, Ben güzel bir tatile çıkarım artık, en açık bikinimi de giyerim, nasıl olsa karışan yok.

Sen şimdi gittin ya ; hiç uğraşmam öyle italyan yemekleriyle, mantıyla falan, alırım koca bi pizza, yanına da şarap oohh yatakta yiyip yiyip içerim. Sonra da alırım bilgisayarımı kucağıma eski sevgililerimle flört ederim.

Sen şimdi gittin ya; Çoktandır gitmediğim teyzeme, halama , apartmandaki yaşlı teyzelere kahve içmeye gideceğim, onların anılarını dinlerim.

Sen şimdi yoksun ya ; ben hayatta alışveriş yapmam. Bir kot, bir tişört ohhh rahat rahat turlarım bağdat caddesinde.

Sen şimdi gittin ya; kıllarımı falan da almam ben. Kaşlarımda uzasın Frida gibi anasını satayım.

Sen şimdi gittin ya ..

O kıza kendini ispat etmek için debelenip duruyorsundur, herkese anlattığın hayatındaki en komik olayları tekrar baştan, aynı heyecanla ona anlatıyorsundur. Ben böyleyim, ben şöyle bir insanım diye başlayan cümleler kuruyorsundur. Siyasetçilere bok atıp, dünyada yaşayan tek canlı senmişsin gibi anlatıyor da anlatıyorsundur. O da salak gibi dinliyordur. Eskiden şöyle salak bir sevgilim vardı, böyle çatlak bir sevgilim vardı, eskiden bi kız vardı beni çok istedi ama ben ısınamadım falan diye bütün sevgililierini anlatıyorsundur. Sonra da ben eskiden bahsetmeyi sevmem diyorsundur. Bunları derken de seksenbeşinci kadehini içiyorsundur. Türkiyede ki sisteme , insanların kabalığına , trafik sıkışıklığına verip veriştiriyorsundur. Sonra da her zaman yaptığın gibi mutfağa girip , hiç yemeyeceğim yemeklerden 4 çeşit yapıp, oturup televizyon kumandasıyla oynuyorsundur. *Hadi yatalım, hadi sevişelim* deyip geceyi berbat ediyorsundur.

Sen şimdi gittin ya sabaha kadar horul horul horlarsın , kuşunu da kaldıramazsın diye nasıl dua ediyorum bilemezsin.

Sen şimdi gittin ya , yoksun ya; yokluğunu hissetmek, senin ne yaptığını düşünmek ne kadar ne kadar..........ne kadar..... K O M İ K ..olur değil mi??