Herkes var burada.Herkesten bir parça var. Sen de bulursun belki.Bak bakalım.
30 Temmuz 2010 Cuma
SEN ŞİMDİ GİDİYORSUN YA...
Şimdi sen gidiyorsun ya..
Mevsim hep sonbahar olacak, ben sadece geceleri yaşayacağım ve yoksunluğundan kaçmak için yatağıma ve uykuya sığınacağım
Gibi şeyler yazacağım zannettin değil mi...
Yok vallahi! Sen şimdi gidiyorsun ya; ben hiç manikür pedikür yaptırmayacağım, çatlak topuklarımla köylü karıları gibi gezeceğim , gezerken de çatur çutur sesler çıkacak topuklarımdan,
Sen şimdi gidiyorsun ya; oh be saçıma bi kalem sokup rahat rahat gezeceğim. Fön falan yok, her gün yıkama derdi yok. Ohhh. Tepeden bir tane Gülriz Sururi mandalı takıp balkonda çamaşırları yamuk yumuk asacağım.
Sen şimdi gittin ya; Yatakta gerim gerim gerile gerile yatacağım. Horlayacak mıyım stresine girmeyeceğim , sabah koşa koşa diş fırçalamaya gitmeyeceğim, hatta bütün gün dişlerimi fırçalamadan gezeceğim.
Sen şimdi gittin ya; Hemen penye çamaşırlarımı çiçekli pijamaları giyeceğim, göt arasına kaçan kilotlardan da fenalık geldi zaten. Annem almıştı şurda bir yerde olacak beş tanesi 5 milyona. Bir süre iç çamaşırı parası vermem o paralarla tatile bil giderim ben bee,,
Sen şimdi gidiyorsun ya; makyaj falan da yapmam cildim biraz rahatlar. Maske falan yaparım evde, gözlerim yüzüm dinlenir. Boyanacağım diye helak oluyordum ya, o neydi öylleee
Sen şimdi gittin ya; fosur fosur uyurum sabahları, yatağına kahve getireceğim diye maymunluk yapmama gerek kalmadı. Annem hazırlıyor kahvaltımı zaten sonra da beni uyandırıyor. Sandalyede bacaklarımı kıçımın altına toplayıp, ağzımı şapırdata şapırdata yiyiyorum, hatta konuşurken de açıyorum ağzımı .Annem hayatta kızmaz bana
Sen şimdi gittin ya; Ben bütün kız arkadaşlarımı çağırıp evde içip içip dedikodu yapacağız, senin ve hemcinslerinin öküzlüklerinden bahsedeceğiz, bayılana kadar güleceğiz.
Sen şimdi gittin ya, Ben güzel bir tatile çıkarım artık, en açık bikinimi de giyerim, nasıl olsa karışan yok.
Sen şimdi gittin ya ; hiç uğraşmam öyle italyan yemekleriyle, mantıyla falan, alırım koca bi pizza, yanına da şarap oohh yatakta yiyip yiyip içerim. Sonra da alırım bilgisayarımı kucağıma eski sevgililerimle flört ederim.
Sen şimdi gittin ya; Çoktandır gitmediğim teyzeme, halama , apartmandaki yaşlı teyzelere kahve içmeye gideceğim, onların anılarını dinlerim.
Sen şimdi yoksun ya ; ben hayatta alışveriş yapmam. Bir kot, bir tişört ohhh rahat rahat turlarım bağdat caddesinde.
Sen şimdi gittin ya; kıllarımı falan da almam ben. Kaşlarımda uzasın Frida gibi anasını satayım.
Sen şimdi gittin ya ..
O kıza kendini ispat etmek için debelenip duruyorsundur, herkese anlattığın hayatındaki en komik olayları tekrar baştan, aynı heyecanla ona anlatıyorsundur. Ben böyleyim, ben şöyle bir insanım diye başlayan cümleler kuruyorsundur. Siyasetçilere bok atıp, dünyada yaşayan tek canlı senmişsin gibi anlatıyor da anlatıyorsundur. O da salak gibi dinliyordur. Eskiden şöyle salak bir sevgilim vardı, böyle çatlak bir sevgilim vardı, eskiden bi kız vardı beni çok istedi ama ben ısınamadım falan diye bütün sevgililierini anlatıyorsundur. Sonra da ben eskiden bahsetmeyi sevmem diyorsundur. Bunları derken de seksenbeşinci kadehini içiyorsundur. Türkiyede ki sisteme , insanların kabalığına , trafik sıkışıklığına verip veriştiriyorsundur. Sonra da her zaman yaptığın gibi mutfağa girip , hiç yemeyeceğim yemeklerden 4 çeşit yapıp, oturup televizyon kumandasıyla oynuyorsundur. *Hadi yatalım, hadi sevişelim* deyip geceyi berbat ediyorsundur.
Sen şimdi gittin ya sabaha kadar horul horul horlarsın , kuşunu da kaldıramazsın diye nasıl dua ediyorum bilemezsin.
Sen şimdi gittin ya , yoksun ya; yokluğunu hissetmek, senin ne yaptığını düşünmek ne kadar ne kadar..........ne kadar..... K O M İ K ..olur değil mi??
27 Temmuz 2010 Salı
BETTY BLUE
Kocaman perde; beyaz tenli dolgun vücutlu Betty (Beatrice Dalle ) ve Zorg”un (Jean Jacgues Beineix) birbirlerinden hiç ayrılmayacaklarmış gibi seviştikleri sahne ile başlar. Ama ne sevişme! Salondaki herkes sus pus. Nefes alışları duyuyorum. Çıt yok. Zaman durdu. Karyola gıcırtısı . Beatrice “in dolgun kalçalarının bir aşağı bir yukarı kıvrılması. İniltileri. Ha bitti ha bitecek diye beklerken neredeyse beş dakika asılı kaldık o sahnede, Yanaklarım kızardı utancımdan. Gittiğim üçüncü ya da beşinci filmdi. O zaman için epey cüretkar bir sahneydi. Hatta sonradan porno diye hevesle seyretmeye gidenler oldu.
Hayır, Betty Blue erotik bir film değildi. Aşk filmi de değildi. Aşk filmi gibi gözükse de gizliden gizliye gözlemlediğiniz ; hayata , onun kurallarına hastalık derecesinde karşı olan Betty”nin yaşam mücadelesini görürsünüz. Sevdiği adama saplantılı halde bağlanan Betty’in bir erkeği nasıl çıkarsızca, hesapsızca, tutkuyla sevmesinin filmiydi.
Kuralların önüne geçmeye çalışan, tepki gösteren, asla teslim olmayan Betty”nin; saçlarıyla , kıyafetiyle düzene karşı çıkan gösterişçi insanlardan farklı bir başkaldırısıydı filmdeki.
Betty, aslında tutkuya aşıktır. Tutku için yaşıyor ve emek verdiği her şeye tutkuyla bağlanıyor. Sıradan sevmiyor Betty. Her şeyiyle seviyor Ve tutkusunun önünde duran her şeyi silip yok edebiliyor.
Aşık olduğu adamın aşık olunamayacak yönlerini görmemiştir , görmek istememiştir. O kafasında yarattığı sevdiği adama bağlıdır. Sevdiği adama hayran olmak ister ki bu duyguyu çok iyi bilirim . Herkes bunu görsün istersin, onlar da fark etsin istersin.
Zorg boş zamanlarında yazı yazmaktadır. Betty nin de zoruyla bunları yayınevine yollar. Aşağılayıcı yorumları gören Betty gidip adamın yüzünü çizer. İşte bu noktada sevdiği kadının çıldırdığını fark eder Zorg. Betty kişilik bozukluğu olan, inişler çıkışlar yaşayan, melankolik bir kadındır. Ancak Zorg”un buradaki tutumu; asla ona neden nasıl diye sormaması, yaptıklarına kesinlikle bir tepki göstermemesidir.
O en mutlu anlarında bile her an kopacakmış bir iplik gibi asılıdır hayata. Mutluyken bile en ufak bir sevgisizlik belirtisi kendine zarar vermesine kadar götürür onu. Saplantılıdır evet .
Çocuğunun olmasını isterken negatif test sonucunu aldığında, eve gelip bütün bebek kıyafetlerini kesip çöpe atması,saçlarını kırpması ,yüzünde renkleri birbirine karışmış makyajıyla masada beklemesi zaten her şeyi belli eder.
Sevdiği adamı iyi bir yazar yapmak için kendini feda eder. Sevgilisi yücelirken o sönmeye, hayatın içinde gitgide kaybolmaya başlar. Sonunda Betty sevgisini tek gözünü oyarak ispat eder. Onu bu hastalıktan kurtarmanın yolu var mıdır?
Betty”nin huzura kavuşmasının tek yolu vardır artık. Zorg bunu kendi elleriyle yapar, Betty ancak öldüresiye sevdiği adamın onu öldürmesiyle huzura kavuşur. Filmin sonunda Zorg”un iç yakan görüntüsü gelir. Bir yandan onun özlemiyle yanarken bir yandan da akıllara şu soruyu getirir. “Sevdiğin kadını onun mutluluğu için öldürür müsün ?...”
Bu filmi çok saçma bulanlara hak veriyorum. Hatta iğrenç diyenlere de . Ancak tutkuyla yaşayabilenler ve o olmadığında kendini bitki gibi hisseden insanlar anlayabilirler BettyBlue”yu. Diğerleri belki de filmin yarısında çıkar gider...
24 Temmuz 2010 Cumartesi
MIÇ MIÇ VİK VİK İLİŞKİLER
En yakın arkadaşım nişanlandı. O kadar çok sevindim ki ; çünkü onun terk ediliş sonrası bunalımlardan, gözyaşı dökmelerinden , ben yalnız öleceğim , ailem olmayacak diye sızlanmalarından ... inanın ki kendi evde kalmışlığımı unuttum. Kendisi benden üç yaş küçük bu arada. İnternetten buldu çocuğu, ondan üç yaş küçük. İşi varmış önceden ama kriz döneminde işten çıkartılmış, dört aydır işsiz. Hal böyle olunca nereye gitseler ne yeseler içseler hesabı benim arkadaşım ödüyor. Kızın da işi gücü var , çok güzel bir muhitte oturuyor, benim gibi cazgır da değil. Erkek ne derse he der, asla “neden öyle dedin neden böyle dedin” diye gıcıklık da yapmaz, ee sempatik de.. Ama olmadı işte, o da benim gibi ekten püften adamlarla çıktı. Bir gün ararlar beş gün aramazlar , yalan söylerler vs, vs.”. Bu çocukla çıkmaya başladıkları bir ay oldu çocuk “ailelerimizle tanışalım, ciddi bişeyler olsun” demiş. Benim kız da alışık değil ya böyle ciddi takılmalara “aaa, şey olur mu , tamam falan” demiş.
Toplam iki ay sonra parmağına yüzüğü taktı, nişanı yapıldı. Tek isteğim bir işi olsun yeter dedi. Çocuk da annesiyle oturuyor. Benim arkadaşın da çok güze bir evi yapılıyor yine çok lüks bir semtte. Kızın evi de var yani,, bundan iyisi şam da kaysı.
Bu tanışmalarından itibaren geçen dönemde ben kız arkadaşımı resmen kaybettim . Kızı ne zaman arasam nişanlısıyla. Yemeye, içmeye ,şampuan bakmaya, fotoğraf albümü seçmeye özel olarak gün ayırıyorlar. Çocuk planlar yapıyor. Böyle bildiği tüm akrabalarının evlerine gidiyorlar. Kaynının bacanağıyla, eniştesinin hala çocuğuyla falan tanıştırıyor kızı. Bizimki de kim ne derse yapıyor garibim. Baktım arkadaşım elden gidiyor , dedim “kendine gel, sen beni arayıp sormuyorsun, bi koca buldun kendini kaybettin. Nişanlanınca böyle mi olmak zorunda ?”
Ben nişanlından önce senin her derdini dinleyen, günde iki kere konuştuğun sırdaşındım. Can sıkıntısından mı beni arıyordun dediğimde, yok ya öyle değil çocuk sürekli onunla ilgilenmemi istiyor ,gittiğim her yeri ona söylememi istiyor, söylemeyince darılıyor. Yuh dedim siz 18 yaşında mısınız ? Gelmişsiniz otuz beşlere, liseli çocuklar bile bunu yapmaz dedim. Tam bunları konuşurken telefon çaldı. Arayan bu tabii , trafikte sıkışmış mış karnı acıkmış ne yapsaymış acaba . Kız da bir yandan bana bakıyor utana sıkıla , çocuk uzattıkça uzatıyor telefon konuşmasını , belli ki bundan önce iki üç kez aramış(. Kaç kere işediğini falan anlatmış. Yolda birden bacağına ağrı saplandığını, başının döndüğünü ,pipisini sağa mı yoksa sola mı yatırması gerektiğini anlatmış herhalde)
Telefonu kapatmadan uzun bir süre de tamam öptüm diyor kız o ordan herhalde beni seviyor musun diye soruyor tamam seviyorum diyor bu çocuk herhalde yeterli tonlamayı yakalayamadığını düşünüyor. Tekrar soruyor, kız” seviyorum” diyor. Bana da bişeyler oluyor tuvalete gitme bahanesiyle bir of çekerek kalkıyorum. Meğer kız da çok sıkılmış da söyleyemiyormuş, mıç mıç vik vik bi ilişki anlayacağınız. Biran önce evlenmeye karar verdim. yazı falan bekleyemeyeceğim yoksa ben bu çocuğa takmaya başladım dedi. Evet dedim ben de . en doğrusu bu. Yoksa yine başıma ekşicek ; yok olmadı ,yok yalnız kaldım vss.vs.
Ya hiç aramazlar ya da böyle günde beş kere ararlar. Ben ikisinin ortasına rastlamadım. Evlen çocuk yap sonra postala gitsin dedim. Zaten bu aralar bu modaD amızlık gibi kullanacaksın erkekleri. Bunların iyisi yok ki. Olsa besleyeceğiz ama inanki bi üst, yeni modeli yok. Olsa ben bilirdim.
Evet annem de öyle dedi diyor yoluna devam ediyor....
Toplam iki ay sonra parmağına yüzüğü taktı, nişanı yapıldı. Tek isteğim bir işi olsun yeter dedi. Çocuk da annesiyle oturuyor. Benim arkadaşın da çok güze bir evi yapılıyor yine çok lüks bir semtte. Kızın evi de var yani,, bundan iyisi şam da kaysı.
Bu tanışmalarından itibaren geçen dönemde ben kız arkadaşımı resmen kaybettim . Kızı ne zaman arasam nişanlısıyla. Yemeye, içmeye ,şampuan bakmaya, fotoğraf albümü seçmeye özel olarak gün ayırıyorlar. Çocuk planlar yapıyor. Böyle bildiği tüm akrabalarının evlerine gidiyorlar. Kaynının bacanağıyla, eniştesinin hala çocuğuyla falan tanıştırıyor kızı. Bizimki de kim ne derse yapıyor garibim. Baktım arkadaşım elden gidiyor , dedim “kendine gel, sen beni arayıp sormuyorsun, bi koca buldun kendini kaybettin. Nişanlanınca böyle mi olmak zorunda ?”
Ben nişanlından önce senin her derdini dinleyen, günde iki kere konuştuğun sırdaşındım. Can sıkıntısından mı beni arıyordun dediğimde, yok ya öyle değil çocuk sürekli onunla ilgilenmemi istiyor ,gittiğim her yeri ona söylememi istiyor, söylemeyince darılıyor. Yuh dedim siz 18 yaşında mısınız ? Gelmişsiniz otuz beşlere, liseli çocuklar bile bunu yapmaz dedim. Tam bunları konuşurken telefon çaldı. Arayan bu tabii , trafikte sıkışmış mış karnı acıkmış ne yapsaymış acaba . Kız da bir yandan bana bakıyor utana sıkıla , çocuk uzattıkça uzatıyor telefon konuşmasını , belli ki bundan önce iki üç kez aramış(. Kaç kere işediğini falan anlatmış. Yolda birden bacağına ağrı saplandığını, başının döndüğünü ,pipisini sağa mı yoksa sola mı yatırması gerektiğini anlatmış herhalde)
Telefonu kapatmadan uzun bir süre de tamam öptüm diyor kız o ordan herhalde beni seviyor musun diye soruyor tamam seviyorum diyor bu çocuk herhalde yeterli tonlamayı yakalayamadığını düşünüyor. Tekrar soruyor, kız” seviyorum” diyor. Bana da bişeyler oluyor tuvalete gitme bahanesiyle bir of çekerek kalkıyorum. Meğer kız da çok sıkılmış da söyleyemiyormuş, mıç mıç vik vik bi ilişki anlayacağınız. Biran önce evlenmeye karar verdim. yazı falan bekleyemeyeceğim yoksa ben bu çocuğa takmaya başladım dedi. Evet dedim ben de . en doğrusu bu. Yoksa yine başıma ekşicek ; yok olmadı ,yok yalnız kaldım vss.vs.
Ya hiç aramazlar ya da böyle günde beş kere ararlar. Ben ikisinin ortasına rastlamadım. Evlen çocuk yap sonra postala gitsin dedim. Zaten bu aralar bu modaD amızlık gibi kullanacaksın erkekleri. Bunların iyisi yok ki. Olsa besleyeceğiz ama inanki bi üst, yeni modeli yok. Olsa ben bilirdim.
Evet annem de öyle dedi diyor yoluna devam ediyor....
1 Temmuz 2010 Perşembe
ANNEME PSİKİYATRA GİTTİĞİMİ SÖYLEMEYİN!
Bilmem ki siz hiç evden çıkmaya bile korkan insanlarla karşılaştınız mı, tanıştınız mı? duydunuz mu ya da ?
Biliyorsanız sorun yok,eğer bilmiyorsanız ya da saçma geliyorsa işte bunları anlatacak biri var şimdi..
Tam hesaplamadım, hesaplamak da istemiyorum ama neredeyse onüç yaşından beri, ufak tefek başlayıp, sonra artan, bazen azalan korkularım, ataklarım oldu.
Tek tek bunun nasıl başladığı ,nasıl geliştiğini psikiyatra anlatır gibi anlatmak size ilginç gelmeyebilir, keyfinizi kaçırabilir. Biraz daha eğlenceli hale getirmeye çalışacağım, hep yaptığım gibi...
Gençliğimin en güzel dönemleri psikolog, psikiyatrist, bazen hocalar, bazen NLP, bazen adını koyamadığım eğitim , öğrenim vs. denemelerle geçti. Bir işe girmek durumundaydım. Bunların hepsi para demek çünkü. Seansı maaşımın neredeyse yarısına gelen bu görüşmeler yararlıydı evet ama mali durumumu düşündükçe daha da depresif yapıyordu beni. Ailemden kimse psikiyatriste gittiğimi bilmiyordu. Onlara bunu açıklayamazdım , çünkü gerçekten bu sorunun ya da hastalığın adını ve neden olduğunu bilmiyordum.
Bir süre aldığım bütün parayı doktorlara ve ilaçlara verdim. Evden soruyorlardı tabii neden cebinde paran yok diye. O kadar zor bir durumda kalıyordum ki, ne yalan söyleyeceğim diye günlerce düşünüyordum. İstanbulda gittiğim psikiyatr sayısı (çeşit olarak) onbeşi bulmuştur. Kimi zaman param bittiği için, kimi zaman gidecek halim kalmadığı için yarım bırakmak zorunda kaldım tedvimi. Herkes parasını güzel güzel harcarken , ben sadece psikologlarda, psikiyatristlerde tüketiyordum.
Kapalı olan , camı olmayan hiçbir yerde duramam, açık denizlerde gezemem mutlaka kara parçasını görmem lazım. Bir ara sinemaya tiyatroya dahi gidemedim o kadar çok sevdiğim halde. Bu neye maloldu biliyor musunuz? Hayata beş on yıl geç kalmama!
Hep korku hep korku. kontrol edemediğim herşey bende sıkıntı yaratır. Bulunduğum yerin kapısının, nerden açıldığını , bir sokağın nereye çıkacağını, bir arabanın hangi yoldan gideceğini hep önceden kafamda kurarım. Asansöre onbeş yıl boyunca hç binmedim. Önceden binerdim korkmazdım da ama korkularım hortlayınca kendimi şartlandırıp iyice uzaklaştım binmekten. ,
Bu arada bir arkadaşım dokuzuncu kata taşınmıştı mesela, yalvarıyor gel diye, her seferinde bir bahane uyduruyorum. Yapamam biliyorum. O kadar yükseğe çıkamam, asansöre binemem diyemiyordum. Sırf bu yüzden arkadaşlığımız bitti. Sonradan öğrendi tabii ama çok şey geçmişti aradan.
Bunlara inanmadılar önce ..bu kadar dışa dönük, bu kadar rahat, sosyal bir insanın böyle korkuları olur mu diye? Ne yazık ki hepsi doğru.
Önce guatr olabilir mi diye araştırma yaptılar, ııh değil.. Sonra tiroid bezlerine baktılar. Iıh sapasağlam. şeker olabilir dediler Onda da problem yok. Kalbime baktılar .Sağlam. Ama sürekli ellerim ayaklarım titriyor, boğazıma birşey oturuyor nefes alamıyorum. Çarpıntı çarpıntı. Dudaklarım bembeyaz oluyor. Üstümden ter boşalıyor, sırtım yanıyor. Sonrasında da derin bir yorgunluk hali...Kımıldayacak gücüm kalmıyor..
Sevgilin olur" hadi sinemaya gidelim" der. Çok istersinama minicik, kapalı yer ; ya deprem olursa, ya yangın çıkarsa ya elektrikler kesilirse hiçbirşey göremezsem, burada sıkışıp kalırsam diye düşünmekten sıkıntı basıyor. Ya ona rezil olursam ,yanında tir tir titrersem , çıkalım bana birşeyler oluyor dersem o da beni bir daha aramazsa vs..vs..
Neyse diyelim gittik. Ara verildi. Çişim geldi. Zaten heyecanlanınca sürekli tuvalete gitmek istersin ya.. Neredeyse tüm sinemaların tuvaletleri otomatik kapıdır bilirsiniz. Yani pat diye kapanır Ben giremem. Kapının arasına çöp kovası koyarım. Bu sefer alelacele tuvalete koşarım "ya biri gelirse çöp kovasını iterse, içeride tek başıma kalırsam" diye kan ter içinde kalırım. Yanımda kardeşim veya yakın arkadaşım varsa sorun değil, onlar kapıyı hafif aralık tutuyorlar benim için. Ama diğer türlü tam bir işkence..Ya cami tuvaletlerini kullanmam lazım ya da otomatik kapılı olmayan bir tuvalet bulmam lazım...
Bazıları için yaşam zordur. Bunu ben yaptım evet ama nasıl yaptığımı bilinçli olarak bilmiyorum Deniyorum, mücadele ediyorum. Hala ve hala...
Belki devam ederim bu yazıya belki etmem. bilmem ilginizi çekti mi , çektiyse devamını yazacağım...
23 Haziran 2010 Çarşamba
SEN BECEREMEDİN, İSTİFA ET!
Bugün neye üzüleceğimi bilemedim. Kime küfredeceğimi, kimden nefret edeceğimi bilemedim.
İlhan Selçuk'un ölümü beni çok üzdü. Tutuklanmasının ardından yandaş adaletin bi türlü bitmez mahkemelerinin sonunu görememesine üzüldüm. Sonra onunla aynı kaderi paylaşan hala ceza evlerinde yatan mahkeme sonunu büyük bir sabırla ve sabırsızlıkla bekleyen gazetecilere, askerlere, ülkesini seven tutuklulara çok üzüldüm. Ama bu daha başlangıçmış meğer.
Karakol basan, lojman balkonundaki kadınlara ateş eden uzaktan kumandalı bombalar gibi etrafta gezen PKK belası aldı sazı eline. Başladı vurmaya terörün sazının tellerine. Buse Sarıyer'e mi üzülsem, işine gitmeye çalışan uzman çavuşlara mı? Karakol nöbetinde ölen onlarca Mehmet'e mi üzülsem? Lojman balkonu yıkarken ölen bir Mehmet'in eşine mi?
Benim gönlümde bu kadar çok üzüntü yok. Gözüm kör olmuyor ağlamaktan. Kulağım sağır olmuyor kötü haberlerden. Hafızam uçup gitmiyor duyduğum acıdan. Duyuyor görüyor ve kaydediyorum.
"Terör altı ay içinde bitme noktasındadır. Şimdi bu adımları atmanın zamanıdır." diyen yalancıyı hatırlıyorum. Teröristi meclise sokanları, oturup onlarla pazarlık yapanları hatırlıyorum. Şehit cenazesine gitmekten korkup, hava alnında şehitleri önüne dizdiren, avrupa elçileri ile şehit manzaralı fotoğraf çektirenleri hatırlıyorum. Tam saldırıların yoğunlaştırma emri verildiği zamanda istihbarat toplantılarını iptal eden Amerika'yı, Deniz Kuvvetlerinin birliğine düzenlenen saldırının azmettiricisi küçük terörist İsrail'i hatırlıyorum.
Kendi toprağında kum torbalarının ardında diz çöken başbakanı ve genel kurmay başkanını hatırlıyorum. Terör yuvasının hamisi "Barzani abi"yi hatırlıyorum. Böyle bir hükümetimiz olduğu için, bu ülkede A.K.Partisine oy verenler olduğu için utanıyorum.
İşgal altındaki Nurtepe'yi, Okmeydanı'nı, her allahın günü İstanbul'da teröristlerin yaktığı içi dolu otobüsleri özel araçları hatırlıyorum. Bütün bunlar olurken sansür kararı alan terörle mücadele zirvesini hatırlıyorum. Sadece benim söylediklerimi yayınlayın havasında basın toplantısı yapam İstanbul Emniyet Müdürü'nü hatırlıyorum.
Beyler işinizi yapamadınız. Beceremediniz istifa edin.
Cumhur Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Başbakan; sen beceremedin. İstifa et.
İç İşleri Bakanı; sen beceremedin. İstifa et.
Genel Kurmay Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Emniyet Genel Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.
İstanbul Emniyet Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.
PKK yine zafer kazandı. Sizlerin hiç bir işe yaramaz adamlar olduğunuzu açık seçik bir kere daha ortaya koydu. İstifa edin. Bu kadar hayat size emanetti. Siz harcadınız utanmazca. Yerin dibine girin. Onurunuz varsa istifa edin.
Barzani abinizle Apo yoldaşınız sizin için Halkalı'da dört yıldızlı kan gölü yaptırdı. Oraya gidin ve emekliliğinizin tadını çıkarın.
İlhan Selçuk'un ölümü beni çok üzdü. Tutuklanmasının ardından yandaş adaletin bi türlü bitmez mahkemelerinin sonunu görememesine üzüldüm. Sonra onunla aynı kaderi paylaşan hala ceza evlerinde yatan mahkeme sonunu büyük bir sabırla ve sabırsızlıkla bekleyen gazetecilere, askerlere, ülkesini seven tutuklulara çok üzüldüm. Ama bu daha başlangıçmış meğer.
Karakol basan, lojman balkonundaki kadınlara ateş eden uzaktan kumandalı bombalar gibi etrafta gezen PKK belası aldı sazı eline. Başladı vurmaya terörün sazının tellerine. Buse Sarıyer'e mi üzülsem, işine gitmeye çalışan uzman çavuşlara mı? Karakol nöbetinde ölen onlarca Mehmet'e mi üzülsem? Lojman balkonu yıkarken ölen bir Mehmet'in eşine mi?
Benim gönlümde bu kadar çok üzüntü yok. Gözüm kör olmuyor ağlamaktan. Kulağım sağır olmuyor kötü haberlerden. Hafızam uçup gitmiyor duyduğum acıdan. Duyuyor görüyor ve kaydediyorum.
"Terör altı ay içinde bitme noktasındadır. Şimdi bu adımları atmanın zamanıdır." diyen yalancıyı hatırlıyorum. Teröristi meclise sokanları, oturup onlarla pazarlık yapanları hatırlıyorum. Şehit cenazesine gitmekten korkup, hava alnında şehitleri önüne dizdiren, avrupa elçileri ile şehit manzaralı fotoğraf çektirenleri hatırlıyorum. Tam saldırıların yoğunlaştırma emri verildiği zamanda istihbarat toplantılarını iptal eden Amerika'yı, Deniz Kuvvetlerinin birliğine düzenlenen saldırının azmettiricisi küçük terörist İsrail'i hatırlıyorum.
Kendi toprağında kum torbalarının ardında diz çöken başbakanı ve genel kurmay başkanını hatırlıyorum. Terör yuvasının hamisi "Barzani abi"yi hatırlıyorum. Böyle bir hükümetimiz olduğu için, bu ülkede A.K.Partisine oy verenler olduğu için utanıyorum.
İşgal altındaki Nurtepe'yi, Okmeydanı'nı, her allahın günü İstanbul'da teröristlerin yaktığı içi dolu otobüsleri özel araçları hatırlıyorum. Bütün bunlar olurken sansür kararı alan terörle mücadele zirvesini hatırlıyorum. Sadece benim söylediklerimi yayınlayın havasında basın toplantısı yapam İstanbul Emniyet Müdürü'nü hatırlıyorum.
Beyler işinizi yapamadınız. Beceremediniz istifa edin.
Cumhur Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Başbakan; sen beceremedin. İstifa et.
İç İşleri Bakanı; sen beceremedin. İstifa et.
Genel Kurmay Başkanı; sen beceremedin. İstifa et.
Emniyet Genel Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.
İstanbul Emniyet Müdürü; Sen beceremedin. İstifa et.
PKK yine zafer kazandı. Sizlerin hiç bir işe yaramaz adamlar olduğunuzu açık seçik bir kere daha ortaya koydu. İstifa edin. Bu kadar hayat size emanetti. Siz harcadınız utanmazca. Yerin dibine girin. Onurunuz varsa istifa edin.
Barzani abinizle Apo yoldaşınız sizin için Halkalı'da dört yıldızlı kan gölü yaptırdı. Oraya gidin ve emekliliğinizin tadını çıkarın.
17 Haziran 2010 Perşembe
ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM SANA...
"anasını babasını kaybedenler, ansızın geriye
onların bıraktığı boşluğa çekilirler.
o güne kadar, yaşın ne olursa olsun,
yüzüne vuran aydınlık, arkanda uzanan gölgeden beslenirdi.
üçüncü boyutun elinden alınmış gibisin.
gölgeleşme sırası şimdi sende.
evet, gene sahnedesin kuşkusuz.
ama nesi var bu tiyatronun?
salon niçin bu kadar aydınlık da sahne karanlıklar içinde?
sen yine sensin, seyirciler de hep o seyirciler.
peki kimin aklına esmiş de, sırtları sahneye dönük oturtmuş onları böyle”
Çok teşekkür ediyorum sana;
Annemi ve beni , hastaneye güvenli ve hemen hemen sağlam getirdiğin için,
Erkek beklerken kız olarak geldiğimde, hiç şaşırmayıp mutlu olduğun için,
Annemin karnındayken canım yeşil erik istediğinde kış ortasında bir gece yarısı İstanbul’un bütün semtlerini dolaşıp erik aradığın için,
Gece yarısı ağlama krizim tuttuğunda, üşenmeden kalkıp, arabana bindirip gezdirdiğin için,
Evin orasına burasını tuvalet sanıp kullandığımda, sabırlı davrandığın için,
İğrenç esprilerime, katıla katıla gülüp, beni mahcup etmediğin için,
İnşaat çukurlarını göl sanıp yüzdüğümde, elbiselerimi çamur içinde bıraktığımda kızmadığın için,
Matematikten zayıf aldığımda bana kızmadığın için,
Veliler toplantısında hakkımdaki şikayetleri bana söylemeyip, “çok konuşuyormuşsun ama çok da zekiymişsin” ” deyip konuyu geçiştirdiğin için,
Hediye ettiğim kravatları ve tarakları hiç beğenmesen de kullandığın için,
Karda kışta, sıcakta, tatile gitmeyip, bizi okutabilmek için herşeye katlandığın için,
Eğitimime sonsuza dek destek verdiğin için,
Sütümü almayı hiçbir zaman ihmal etmediğin için,
Gezmeye gideceğimiz bir gün, kıpkırmızı bir ruju gizlice sürdüğümde, arabanın dikiz aynasından görüp, gözgöze geldiğinde kızmadığın için,
Çalışkan ve dürüst bir insan olmayı öğrettiğin için.....
Bundan 2 yıl önce sana farklı bir hediye vermek istemiştim.Kahvaltıya götürecektim seni o sabah, yerini de ayırtmıştım.Onun için bu hediyemi red edemeyecektin.
Ama olmadı işte...Böyle bir gün de gitmen daha da acı oldu....
Hediye almamızı istemezdin, paramız boşa gitmesin diye. Babalar günüden bir hafta öncec başlardın hediye istemiyorum, hediye kabul etmiyorum demeye..
Birşeyler yapmak istiyorum bu sene senin için ama bulamıyorum, öyle kısıtlanıyor, öyle çaresiz kalıyorum ki ,kendimi suçlu hissediyorum bu yüzden. Şimdi alacağım hediyeler çok daha kısıtlı çünkü.
Benden iyice uzaklaşan yeni evini ziyarete geleceğim yine.Taze çiçekleri alıp, kurularıyla değiştireceğim. Mezartaşını temizleyeceğim “ Ah baba ne işin var orada, kalk da göreyim ,öyle özledim ki seni” deyip ağlayacağım. Dualar okuyacağım, dertleşeceğim seninle, hayattaki haksızlıklardan bahsedeceğim, ama cevap veren olmayacak, konuşurken bir yandan da toprağını okşayacağım sen olduğunu hayal ederek “.Cevap gelmeyecek biliyorum.....
Ve üstesinden gelemeyeceğim tek şeyin , ölüm olduğunu hatırlayacağım. Ölüm Gelirken haber vermezmiş , hazırlıklı olmazmışız ölüm karşısında, hep erken ölümmüş tüm ölümler..Hiç yakıştıramazsınız, “ benim babam daha gençti, çok yaşayacaktı “dersiniz, ama olmaz!.Kolunuz kanadınız düşer, kabristandan çıkmadan önce bir kere daha geriye bakarsınız, İçinizde milyonlarca cam kırığı bata bata , acıya acıya... Çıkarsınız, onun bu mecburi oturduğu evinden..yalnız kaldığını hatırlayıp, canının sıkıldığını düşünüp, üzülürsünüz..
Hiçbir erkek, babanız gibi sevmeyecektir sizi, bunu bilir ve katlanmak zorunda kalırsınız...
Şimdilerde, evde kimse yokken gizli gizli gardrobunu açıp, ölmeden önce son kez astığı gömleğini ve ceketini kokluyorum.Cebinde bozuk para buldum, belki benim için ayırmıştı onu. Hep kızardı; taksiye, dolmuşa binerken bütün para uzatan insanlara. Kokladım gizli gizli, gözlüğü vardı cebinde, taktım, onun gözleriyle bakmaya çalıştım, yaşlardan buğulandı gözlüğü, sonra büyük bir ayıp işlemişçesine yerine koydum.
Ve sonra da , okuduğumda; cam kırıklarını gözüme, yüzüme, ayak tabanlarıma, saç diplerime kadar ince ince batıran, soluk alıp verdiğimde bütün organlarımın kesildiğini hissettiren yazıyı okudum tekrar...Aynen onun harfleriyle yazıyorum.
“HediYE falan almaYIn,kafanızı UçurmıYaYım, “
Bu yazıyı ne zaman mı buldum ? hemen söyliyeyim: O “kendimi iyi hissetmiyorum beni doktor götürün” dediğinde koşa koşa ,bana hep öğrettiği gibi, 118 i çağırmaya gittiğimde.....
Telefonun tam önüne koymuştu bir gece öncesinden bu notu.......
Hayatında ilk defa benden bir şey istemişti.. o kadar güçsüz ve çaresizdi ki o an, sanki o bir bebekti de , ben onun babasıydım . Benden ilk ve son isteği buydu, yerine getirmeye çalıştım, ama başarılı olamadım....Sana bir gün daha fazla yaşatacak gücüm yoktu benim. ÇOK ÇOK üzgünüm...
Sen benim için çok şey yaptın, ben sana bir şey yapamadım , beni affet !.
Babalar günü kutlu olsun Babacığım, umarım bulunduğun yerde, her zamankinden daha çok huzurlu olursun.....
onların bıraktığı boşluğa çekilirler.
o güne kadar, yaşın ne olursa olsun,
yüzüne vuran aydınlık, arkanda uzanan gölgeden beslenirdi.
üçüncü boyutun elinden alınmış gibisin.
gölgeleşme sırası şimdi sende.
evet, gene sahnedesin kuşkusuz.
ama nesi var bu tiyatronun?
salon niçin bu kadar aydınlık da sahne karanlıklar içinde?
sen yine sensin, seyirciler de hep o seyirciler.
peki kimin aklına esmiş de, sırtları sahneye dönük oturtmuş onları böyle”
Çok teşekkür ediyorum sana;
Annemi ve beni , hastaneye güvenli ve hemen hemen sağlam getirdiğin için,
Erkek beklerken kız olarak geldiğimde, hiç şaşırmayıp mutlu olduğun için,
Annemin karnındayken canım yeşil erik istediğinde kış ortasında bir gece yarısı İstanbul’un bütün semtlerini dolaşıp erik aradığın için,
Gece yarısı ağlama krizim tuttuğunda, üşenmeden kalkıp, arabana bindirip gezdirdiğin için,
Evin orasına burasını tuvalet sanıp kullandığımda, sabırlı davrandığın için,
İğrenç esprilerime, katıla katıla gülüp, beni mahcup etmediğin için,
İnşaat çukurlarını göl sanıp yüzdüğümde, elbiselerimi çamur içinde bıraktığımda kızmadığın için,
Matematikten zayıf aldığımda bana kızmadığın için,
Veliler toplantısında hakkımdaki şikayetleri bana söylemeyip, “çok konuşuyormuşsun ama çok da zekiymişsin” ” deyip konuyu geçiştirdiğin için,
Hediye ettiğim kravatları ve tarakları hiç beğenmesen de kullandığın için,
Karda kışta, sıcakta, tatile gitmeyip, bizi okutabilmek için herşeye katlandığın için,
Eğitimime sonsuza dek destek verdiğin için,
Sütümü almayı hiçbir zaman ihmal etmediğin için,
Gezmeye gideceğimiz bir gün, kıpkırmızı bir ruju gizlice sürdüğümde, arabanın dikiz aynasından görüp, gözgöze geldiğinde kızmadığın için,
Çalışkan ve dürüst bir insan olmayı öğrettiğin için.....
Bundan 2 yıl önce sana farklı bir hediye vermek istemiştim.Kahvaltıya götürecektim seni o sabah, yerini de ayırtmıştım.Onun için bu hediyemi red edemeyecektin.
Ama olmadı işte...Böyle bir gün de gitmen daha da acı oldu....
Hediye almamızı istemezdin, paramız boşa gitmesin diye. Babalar günüden bir hafta öncec başlardın hediye istemiyorum, hediye kabul etmiyorum demeye..
Birşeyler yapmak istiyorum bu sene senin için ama bulamıyorum, öyle kısıtlanıyor, öyle çaresiz kalıyorum ki ,kendimi suçlu hissediyorum bu yüzden. Şimdi alacağım hediyeler çok daha kısıtlı çünkü.
Benden iyice uzaklaşan yeni evini ziyarete geleceğim yine.Taze çiçekleri alıp, kurularıyla değiştireceğim. Mezartaşını temizleyeceğim “ Ah baba ne işin var orada, kalk da göreyim ,öyle özledim ki seni” deyip ağlayacağım. Dualar okuyacağım, dertleşeceğim seninle, hayattaki haksızlıklardan bahsedeceğim, ama cevap veren olmayacak, konuşurken bir yandan da toprağını okşayacağım sen olduğunu hayal ederek “.Cevap gelmeyecek biliyorum.....
Ve üstesinden gelemeyeceğim tek şeyin , ölüm olduğunu hatırlayacağım. Ölüm Gelirken haber vermezmiş , hazırlıklı olmazmışız ölüm karşısında, hep erken ölümmüş tüm ölümler..Hiç yakıştıramazsınız, “ benim babam daha gençti, çok yaşayacaktı “dersiniz, ama olmaz!.Kolunuz kanadınız düşer, kabristandan çıkmadan önce bir kere daha geriye bakarsınız, İçinizde milyonlarca cam kırığı bata bata , acıya acıya... Çıkarsınız, onun bu mecburi oturduğu evinden..yalnız kaldığını hatırlayıp, canının sıkıldığını düşünüp, üzülürsünüz..
Hiçbir erkek, babanız gibi sevmeyecektir sizi, bunu bilir ve katlanmak zorunda kalırsınız...
Şimdilerde, evde kimse yokken gizli gizli gardrobunu açıp, ölmeden önce son kez astığı gömleğini ve ceketini kokluyorum.Cebinde bozuk para buldum, belki benim için ayırmıştı onu. Hep kızardı; taksiye, dolmuşa binerken bütün para uzatan insanlara. Kokladım gizli gizli, gözlüğü vardı cebinde, taktım, onun gözleriyle bakmaya çalıştım, yaşlardan buğulandı gözlüğü, sonra büyük bir ayıp işlemişçesine yerine koydum.
Ve sonra da , okuduğumda; cam kırıklarını gözüme, yüzüme, ayak tabanlarıma, saç diplerime kadar ince ince batıran, soluk alıp verdiğimde bütün organlarımın kesildiğini hissettiren yazıyı okudum tekrar...Aynen onun harfleriyle yazıyorum.
“HediYE falan almaYIn,kafanızı UçurmıYaYım, “
Bu yazıyı ne zaman mı buldum ? hemen söyliyeyim: O “kendimi iyi hissetmiyorum beni doktor götürün” dediğinde koşa koşa ,bana hep öğrettiği gibi, 118 i çağırmaya gittiğimde.....
Telefonun tam önüne koymuştu bir gece öncesinden bu notu.......
Hayatında ilk defa benden bir şey istemişti.. o kadar güçsüz ve çaresizdi ki o an, sanki o bir bebekti de , ben onun babasıydım . Benden ilk ve son isteği buydu, yerine getirmeye çalıştım, ama başarılı olamadım....Sana bir gün daha fazla yaşatacak gücüm yoktu benim. ÇOK ÇOK üzgünüm...
Sen benim için çok şey yaptın, ben sana bir şey yapamadım , beni affet !.
Babalar günü kutlu olsun Babacığım, umarım bulunduğun yerde, her zamankinden daha çok huzurlu olursun.....
KIZIL SAÇLARIMI SERMEĞE GELECEĞİM
Bir sabah geleceğim kapına habersiz,
Sen ki uzun sevişmeler sonrası bitkin.
Yüzünde şehvete doymuşluğun taze kırmızılığı,
Üzerinde başka kadınların kokuları, tatları kalmışken ,
Öpeceğim uyku mahmuru yorgun,ama her daim aç dudaklarından ..
İçerideki boş viski şişelerine, izmaritlere ve buram buram senin sıvınla karışmış
kadın kokusuna aldırmadan ,
Atacağım kendimi, o
Islakları henüz kurumamış yatağa,
Binlerce kadın kokusu içinde seninkini hissederek tadacağım tekrar
Dudaklarını..
Biraz ruj , biraz viski harmanlanmış sıcak nefesini ağzıma boşaltmanı
Bekleyeceğim...
Aralık dudaklarıma sinen kadın kokusuna rağmen
Yine de istekle bekleyeceğim seni..
Rodin’in heykeli, picasso’nun tablosu, beethoven’ın senfonisi.
İşte ...adamım ...Parmaklarımın ucuyla seviyorum seni,
Bu uçuşan tüllerin ahenkli dansında dilimle keşfediyorum seni
Önemi yok tuzların, ıslaklıkların,
Amacım; sana beni hissettirip gitmek!
Ben kalmam sevişme sonraları bilirsin ..
Sana en büyük zevki sunmak için dünyaya gelmişim ....
Sorma,
Fazla vaktim yok ..
Zevkler kısa sürer adamım..
Bildiğim en gerçek şey
Beni sadece bu yataktayken sevmen.
Onun için kalıcı değilim...
Seriyorum uzun kızıl saçlarımı sıcak vücuduna ,
Saçlarımla dokunuyorum işte
Dudaklarına, göğsüne .
Yüzümü görmeni istemiyorum
Ne önemi var ki
Sıcak kaygan bir varlığım ben şimdi....
Tıpkı diğer kadınların gibi..
Ve.....
Dudaklarının benim ,göğüslerimin ikimizin olduğunu
Hissettiğimde,
Kalbinin tiktakları doldurduğunda sessizliği,
Ben çıkacağım içinden,
Ruhundan koptuğumu anlayacağım yine,
Bitti görevim..
Doydun ...
Hemen yok olmalıyım.
Kalbimin çarpıntısı dinmeden ,
Kapıyı kapatıp çıkıyorum,
Topuk seslerim beynime vuruyor,
Gidiyorum..
bırakarak yalnızlığımı sende ,
Özlemimi bende ...
Sana herşeyi veremem, doyup gitme diye
Aç ta bırakamam gelmekten vazgeçme
Diye
Gecenin ayazı, ıslanmış yanaklarıma vuran acımasız rüzgar,
Hepsi benle dalga geçiyor şimdi,
İçimde sıvının dolaştığını hissederek yürüyorum,
Yıkanmayacağım , istemiyorum senden arınmayı ..
Kornalar beynimde çalıyor
Ve ben sevmediğim bu gerçek dünyaya dönüyorum,
Yanımda yüzlerce seni alarak.
Bir de çamaşırımı bırakıyorum sende
Tek bırakabileceğim şey; kokum,
sana..
Bekle sevdiğim adam bekle!
Bir sonraki gelişimi...
Yine geleceğim uzun kızıl saçlarımı
Çıplak vücuduna sermeye ,
Ve yine geleceğim tatlı kırmızı yanaklarından öpmeye....
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






