3 Kasım 2013 Pazar

GARİP BİR HOME PARTY

Tam bir sene önce Makedonya seyahatinde tanıştiğim bir grupla tekrar görüşmeye karar verdik. Karı koca evlerinde bir parti veriyorlar. Kesinlikle katılıyorum dedim. Ben ne zaman birine söz versem strese girerim. Ya o gün geldiğinde görüşemezsek, başıma bir iş gelir, hastalanırım da ya gidemezsem, ya da trafik tıkanır ben yollarda sabaha kadar kalırsam diye mideme ayrı başıma ayrı ağrılar girer. En stresli iştir birilerine söz vermek, plan yapmak. Ben tatile giderken bile  bir gün önceden plan yapan biriyim. Hatta iş yerine söylemeye mecbur olmasam, gittikten sonra arayıp "ben bu hafta yokum" demek gelir içimden. Zaten en erken Cuma sabahı söylerim izne çıkacağımı. Hatta bazen gidecegim yere karar veremediğim ya da yer bulamadığım için Pazartesi işe geri döndüğüm çok olmuştur.

Neyse,  gelelim home partiye. Nişantaşı”na yakın bir yerde. Öğleden sonra ailevi bir olayla ilgili sıkıcı  bir haber geldi.  Evdekilerin yanında oturup onlarla olmam lazım. Kesinlikle parti ortamına gidecek durum değil yani. Onlar orada üzülsün, ben "hadi siz üzülün ama verilmiş bir parti sözüm var" demek olmaz. İnsanlar saat  sekizde buluşacaklardı  parti evinde.

Saat 8.30 da telefonum çalmaya ,mesajlar gelmeye basladı. “Hadi gel, bak bu saatte köprü rahattır, hiç gelemezsin sonra”  filan falan diye beni kandırmaya çalışıyorlar . Ben ne telefonlara ne mesajlara cevap veriyorum. Saat dokuz oldu,  yirmi tane mesaj ve çağrı. Onlara  ailevi bir durum olduğunu, gelemeyeceğimi söylemenin nasıl  stres verdiğini  biliyor musunuz. Yüzüm kızarmaya, ateş basmaya başlıyor. La havle çekip duruyorum. En sonunda toplu mesajlarla beni taciz eden arkadaşlara,  “ailevi bir durum var, evden çıkacak gibi değilim,  utancımdan telefonlarınıza çıkamıyorum; ne olur beni affedin, bir dahaki hafta bana gelirsiniz, güzel bir parti yaparız” diyorum. Aman efendim, sen misin bunu diyen. Çekirge sürüsü gibi hepsi bir yerden saldırıyor. Biri iş telefonumdan biri kendi cebimden biri mesajlarla lafları geçirdikçe geçiriyor. “Yuuh sana, insan sözünde durur be, kaç haftadır herkese uysun diye uğraşıyoruz,  saat dokuz  olmuş ve  sen bize bunu şimdi söylüyorsun” .” Ben siliyorum seni” dedi diğer çocuk,” ya , ne olur yeterince eziliyorum zaten utancımdan, yapmayın , etmeyin” dedim.. Ailem üzgünken nasıl partiye gidiyorum derim. Çözüm anında hazır,” bir arkadaşıma acil kan vermeye gidiyorum de, çık gel” dedi biri. Öbürü de “açık açık söyle” dedi.” Söz vermiştin ama, söz “ dedi biri . Tahminen yirmi dakika boyunca tüm hakaretlere maruz kaldıktan sonra,” geliyorum a.k.” yazdım. Kızın biri de adımın soyadımın baş harflerini yazdığımı sanmış; kibarcığım...

Neyse bin bir yalanla büyük kurtarıcı kombinasyonum olan  kot  pantolonum ve siyah kazağımı giyerek, fırlıyorum evden. Bir taksi bir dolmuş tekrar  bir taksiyle parti evine varıyorum.. Ellerim bomboş,  içki alacak vaktim bile olmadı; rezil durum yani. Kapıyı çalıyorum. Salon dolu, ama kapıyı açanı tanımıyorum. ”Merhaba” diyorum. “ Hoş geldiniz efendim,çantanızı alayım” diyor beyaz gömlekli, siyah pantolonlu, siyah papyonlu çocuk.  Hoppala!.. Ne efendisi, ne çantayı alması, nereye geldim ben. “Yok canım,  zahmet olur, ne gerek var” diyorum.  İçeriden “Ooo,  hoş geldin, hayırsız arkadaş!  Saat on! Yuh beee”  sesleriyle tam tahmin ettiğim gibi kibarca! karşılanıyorum. Ayakkabılarımı çıkarmaya yelteniyorum.. “Çıkarma .çıkarma” diyorlar ki en gıcık olduğum olaylardan biridir. Görgüsüzler dedim, bir de garson tutmuşlar, oturduğu yerden hoş geldin diyorlar. Kızların altında 5 punto ayakkabılar, üstünde bol bluzlar,  gayet ciks kıyafetlerle ellerinde içki bardakları salım salım salınarak huzuruma çıktılar. Saçlar yapılmış, makyajlar okey, gözler de hafif şaşılaşmış içkiden. “Çok şükür gelebildin” fırçalarının ardından , ev sahibi arkadaş çocuğa “ıslak mendil ver hanfendiye ayakkabıları için” diyor. “Yok canım” diyorum,” ne münasebet,  ben köpek bokuna bastığım ayakkabıyla eve girmem”. deyince "Sen bilirsin" deyip,  bana banyo terliğine benzeyen mavi bir terlik veriyorlar. Ben tam bir kromançe oluyorum. Gözüm ayakta el pençe divan duran garson çocukta. Dört oda bir salon ev;  salon bizim salonun abartısız üç misli. Değişik objeler, ışıklar,  içkiler,  müzik  ve ayakta dikilip gözlerime bakan garson! “Ne içersiniz efendim”. Bu "efendim" lafından da hiç haz etmem. “Estağfurullah,  ben alırım,” deyince ev sahibi olacak adam  “Aaa , olur mu,  biz onu bu iş için tuttuk; onun işi o,  bırak doldursun” deyince nasıl utanıyorum, nasıl eziliyorum. Bir şey anlatmaya başlıyorum arkadaşlara ancak garsonu tanımadığım için haliyle rahat konuşamıyorum. Kaş göz işaretiyle kızlardan birine “ya,  kızım,  çocuk gözlerime bakıyor, lokmalarımı sayıyor sanki ben rahat edemiyorum" der demez,  daha lafımı bitirmeden ukala bir ses tonuyla, “Garsooonn, içeride dur sen , bir süre mutfakta bekle, kadın senden rahatsız olmuş, biz çağırınca gelirsin”  demez mi.” " Hay Allah cezanı vermesin, sarı kafa! Sus, ayıp!” falan derken,  o, garsonun duyacağı şekilde  “Aman kızım,  ne olacak, parasını veriyoruz, yapsın görevini”  demez mi. Ben utancımdan nereye saklanacağımı bilemiyorum" Ayıp ya, günah çocuğa, neden böyle eziyorsunuz"  dememe rağmen o sanki inatla, “Garsooon, dur gitme, hanımefendiye bir tekila ver, öyle git”  diyor. 

“Tabii efendim”, deyip,  tekila sut servisimi yapıyor çocuk. Huzursuzluğum geçsin diye üç tane tekilayı içtikten sonra partidekilere "ee, sen nasılsın,  ise devam mı ?" gibi gayet sıradan sorular sorup,  gerginliği dağıtmaya çalışıyorum.  Ama aklım hala garsonda; acıyorum, içim sızlıyor. Kim bilir hangi köyden geldi, ailesine para gönderiyordur böyle zengin, şımarık insanların evinde  çalışarak diye düşünüyorum. Ev sahibi eline eşşek zki. kadar bir puro almış, bacak bacak üstüne atmış, kalkılarak oturuyor karşımda. “Garsooonn” diyor.  Eyvah diyorum, yine bir bomba patlatacak bu adam, çocuk yine rencide olacak

“Gel gel,  bak hanfendi seni çok beğenmiş" .  Ben  "yuh artık, şımarıklığın böylesi"  derken, çocuk bozulmasın diye ağzımı zoraki gere gere gülümsüyorum. (Böylece daha da çirkin oluyorum. “Çok yakışıklısın sen, neresi memleket?“ filan diyerek,  ortamı yumuşatmaya çalışıyorum ama hala partiye konsantre olamadım. Çocuk onun halinden anlayan birine rastlamanın mutluluğuyla” Ağrı” diyor.




İki tane zibidi kız “Ağrı nerdeydi lan, Güneydoğu da mı, Doğuda mı?”  diye şuh kahkahalar atarak, elindeki şarap kadehini dökmemek için bir de ellerini  yukarı kaldırıyorlar; gözümde daha da gıcık oluyorlar. Çocuk alı al moru mor, elleri öyle ortada kalıyor ne yapacağını bilmez bir şekilde.”Sen coğrafya okumadın mı, kaç yaşına gelmişsin bilmiyor musun Ağrı'nın nerede olduğunu, Nişantaşı'ndaki barları sorsam hepsini bilirsin ama” diyerek kızı terslediğimi düşünüyorum. Kız hiç bozulmuyor  bile,  aksine bir de çocuğa “Senin pasaportun var mı garsoooon” dıye şımarkça  soruyor . Çocuk da utana sıkıla “yok” diyor. Arkadaki züppe de “ahahaha, hadi lan, yoksa hiç yurt dışına çıkmadın mı sen?"  diyor,  kazma dişlerini göstere göstere. Ben de “Ee benim var da ne oldu,  yıllarca uçak korkusundan her yere otobüsle gittim” diyorum garsondan tarafta olduğumu  belirtmeye çalışarak.
 “Ahah aha aha.. bir tek İstanbul' la Ağrı'yı mı gördün yoksa sen ” diye devam ediyor kazma dişli.  Çocuğun ayağına basıyorum  mavi tuvalet terliklerimle. “Kendine gel, terbiyesiz” diyorum.. O da yüksek sesle, “Bak A. Hanım çok rahatsız oldu, sen içeri git istersen” diyor.

“Lütfen,  gel yanıma otur, ben onun ayakta durmasını istemiyorum” diyorum.
Garson bir ev sahibine bir bana bakarak ortada kalmışlığın huzursuzluğuyla iyice geriliyor.

“ Yuh artık , kadeh tokuştur  bari garson bey” diyor  züppe ev sahibi ağzındaki purodan derin bir nefes alarak. (İnşallah boğazına kaçar o puro da geberir diye dua ediyorum, tutmuyor)  “Tokuştururum “diyorum ben de. “Lütfen  kendine bir içki koy, bir tane da bana”. “Olur mu hanfendi,  ben çalışıyorum “diyor ev sahibine bakarak. Ev sahibi adam “İyice yüz veriyorsun şu alt tabakaya “ deyince,  yuh artık terbiyesizleşti diye geçiriyorum  içimden. Elim ayağım titremeye , yüzüm iyice kızarmaya başlıyor. Çocukla dalga geçtikleri her cümlede ben ondan beter oluyorum. Garson çocuk mutfağa gidiyor. Sesimi duymasın diye kısık kısık “napıyorsunuz siz, yaaa, delirdiniz galiba, ne içtiniz böyle, kafayı bulmuşsunuz iyice” diyorum.Umurlarında bile olmuyor; yine gereksiz kahkahalar atıyorlar. Bu gece çok gereksiz olarak 300 kahkaha atıldı.

Ben kısık sesle konuştukça, onlar bilakis çocuk duysun diye, “ay, nolacak,  onlar alışık böyle partilere, para kazanıyorlar işte ” deyince. "Başlıcam paranıza heee, zengin olduğunuzu göstermek için garson tutmuşsunuz,  sürekli küçük düşürüyorsunuz , bu mi sizin eğlence anlayışınız diyorum".
 "Aman ya, amma da taktın garsona!  Al,  bu gece evine götür bari"  deyip, çocuğun duyacağı şekilde böğürüyorlar  resmen.
Ben konu dağılsın diye dj lik yapmaya başlıyorum,  yeter ki  ortam yumuşasın,  bu kafayı bulanlar garsonla uğraşmaktan vazgeçsin diye, dikkatlerini çekecek her konuda konuşmaya başlıyorum.. Şımarık ev sahibi gözlerini süze süze “ garsoon, “ şu birayı versene” diyor , masanın sadece bir kaç karış uzaktaki kısmından  (İnşallah ağzına burnuna döker o birayı da rahatlar) 
En sonunda ev sahibi, garson  çocuğu kırdığını anlamış olacak ki  insafa geliyor.. “Gel canım gel,  biz şaka yapıyoruz sana, darılmadın değil mi”  deyince garson çocuk en masum haliyle gülümsüyor. Nasıl da seviniyorum ( Ohh,  tamam, her şey düzeldi) “Gel gel,  yanıma otur,   katıl bize, sen de eğlen” diyor.
Çocuk inanamıyor duyduklarına. Kibarca portakal rengi koltuğa otururken ev sahibi olacak o pislik,  koltuğu çekiyor ve garson paldır küldür yere yapışıyor. Aman Ya Rabbim!  Çocuk bitti  derken garson çocuk ayağa kalkıyor. Kibarlığından taviz vermeden, papyonu çekip yere atıyor.
“Bu ne yaa, “üç be ş kuruş vereceksiniz diye bu yaptığınız  terbiyesizlik nedir, alın paranız da sizin olsun”  deyince benim gözlerde yaşlar ön saflardaki yerini almaya başlıyor  Ohaa ya,  diyorum;  çocuk kapıya doğru yöneliyor. Sarışın gıcık hatun “Ay, dur,  paranı al da git A... var mı üstünde 50 TL , ver çocuğa parasını alsın da öyle gitsin" diyor. Garson " istemiyorum paranızı sizin” diyor. Çantamı aldım ,sinirle kalktım ve onlara dönüp “Sizin bu kadar iğrenç ve görgüsüz olduğunuzu bilmiyordum, gerçekten çok aşağılık insanlarmışsınız,  Buraya ne zor şartlarla geldiğimi biliyorsunuz, bunu göstermek için miydi tüm çabanız"  deyip,  garsonun peşinden koşuyorum. Apartmanın kapısında elinden tutuyorum onun " sakın üzülme, gel bir yerde oturup dertleşelim ama sen ısmarlayacaksın bak,  ha” diyorum  o Türk filmlerindeki zengin yaşlı çok bilmiş kadınlar gibi. Arkamdan kapı açılıyor;  ev  sahibi. Baktım garson gülümsüyor. “Yaaa,  girin içeri “diyor gülümseyerek. Ben garsonu sahiplendim ya yedirmeyeceğim onlara. Kolunu sımsıkı tutup “Sen eğlenmene bak,  pis züppe , biz gerçekten eğlenmeye gidiyoruz.” dedim. Baktım içerideki misafirler kapıda hep beraber gülüyorlar. “Kızım nereye götürüyorsun kardeşimi, bizde kalacak o bu gece.” dedi ev sahibi.
???
???
“Ne,  nasıl yani?” dedim salak salak bakarak. “Kızım,  şaka yaptık ya, sana sürprizimiz var dedik ya, işte buydu. Bu garson marson değil, benim kardeşim". “Ağrı'lı filan değil mi? “dedim, gecenin en aptalca sorusunu sorarak. Bu sefer kahkahayla gülmeye başladılar.Garson da hayır anlamında  başını sallıyor. Ben hala çok kızgınım, çok üzgünüm garson için;  hepsinin bir oyun olduğunu kabullenemiyorum. Kalbim hala hızlı atıyor, hala çok sinirliyim.  “Yaa kızım,  gir içeri , şakaydı " deyince. "Bırakın beni ağlayacağım, çok sinirlendim. Gerçekten çok iğrençsiniz, şimdi daha da kızdım size, bu sinirim ve nefretim bir iki saatte geçmez” dedim. Sakinleşmem toparlanmam lazımdı; bana güçlü kuvvetli bir absent verdiler.






 Hala ağlamak istiyordum, hala garson çocuğu ev sahibinin kardeşi olarak düşünemiyordum. "Ya kızım, sen böyle şeyleri yemezdin, bu kadar mı safsın" diyor birisi, öbürü kendini kanepeden yerlere atıyor şaşkın salak suratıma bakarak ” Ya pisliksiniz çok pislik! Bu kadar mı güzel oynanır bir oyun” dedim. Şimdi ne yapayım? Garsonu döveyim mi, yoksa bir abla şefkatiyle seveyim mi?  Üzerine o kimliği o kadar çok uydurmuştu ki, gecenin devamında garson olarak görüyordum hala onu.
Siz siz olun  başkasına yapmaya kalkmayın bu şakayı,  hele benim gibi yufka yürekli,  saf birine:P

Yatağıma uzandığımda içim absentten alev alev yanıyordu; Dünyada neler neler oluyor beaah, ama olsun hayat bazen güzel,  baksana , Nişantaşı”ndan Bostancı”ya yirmi dakikada geldim. Daha ne olsun. Hem de Cumartesi gecesi...

22 Ekim 2013 Salı

HİÇ KIZMA, ONLARIN GÖTÜNÜ BİZ KALDIRDIK

Bu akşam başka bir konuda yazmayı planlıyordum aslında. Ancak bir arkadaşım telefon etti, sinirlendim ve hemen yazmaya koyuldum.
Bu kızın karşısına da adam gibi adam çıkamadı gitti(hah! sanki bana çıktı ya)
Bir akşam Kadıköy’de rakı balık yapıyoruz. Benim tatlı arkadaşım kafamın arkasına doğru bakıp gülümsüyor. Kıza iyi saatte olsunlar geldi herhalde dedim, yalnızlık başına vurdu, boşluğa bakıp gülümsüyor zavallım.
Bir süre sonra “Ay , senin arkanda bir kel var , bak bakalım nasıl?” dedi.  Bu klasik hatun muhabbetidir. Arkadaşın onaylarsa tamamdır, hemen oracıkta mutlu mesut bir hayat bizi beklemektedir. “Ama şimdi değil,  buraya bakıyor, dur bekle biraz, hah tamam,  şimdi bak”. Eşek gibi gözlerimle mahsusçuktan arka taraftaki çalgıcılara bakarmış gibi başımı şöyle bir çevirdim; kel bir herif yanındakinin kulağına eğilmiş bir şey söylüyor. Adamın yüzünde meymenet yok ama neyse,  arkadaşımın mutluluğu önemli; ben beğenmesem de olur, evlenecek, çocuk yapacak olan arkadaşım ne de olsa.
“Hımm.. güzeeel” dedim,  kız soğumasın kısmetinden diye.
Ayyyy. nasıl da istiyorum  kelin arkadaşımla çıkmasınııııı, kaportacı bile olur yeter ki kızı mutlu etsin.  Hemen sevgili olsunlar, haftaya buraya gelelim, kutlayalım; işte,  tanıştığınız yer diye. Neyse,  biz yine dertleştik fonda Zeki Müren çalarken. Bir arkadaşımı gördüm o sırada “biz şuradayız,  siz de gelin oraya,  hohoo” deyip,  gitti.
 Hadi,  bir de oraya gidelim deyip,  hoppidik zoppidik olduk.
Arkadaşımın aklı kelde kaldı. Ben dedim ki, yavaş yavaş kalkalım, ağır hareketlerle ki kalktığımızı anlayıp kararını versin,  tanışacaksa tanışsın. Garsondan yüksek sesle hesabı istedim. Biz gidiyoruz kel,  bilesin gibilerinden.
Sonra ayağa kalktım;  şalım düştü, bela okuyarak şalı yerden aldım, o sırada sigara paketi düştü derken kel orada artık hayatının planını yapmıştı muhtemelen…
Biz kalktık gidiyoruz konuşa konuşa. Aaa,  bir baktım,  yanımda çıplak kafalı biri mıy mıy bişi diyor arkadaşıma. Ben,  aa adam yanına geldi,  çıkacaklar bunlar, sevgilisi olacak arkadaşımın,  ben de bir tane bulurum, dördümüz beraber gezeriz; haftaya dört  kişi burada içeriz, önümüz bayram,  tatile de gideriz falan da filan da derken  şöyle bir cümle duydum, “ Beraber yürüyebilir miyiz?” . Nasıl yani,  yürüyüş? Hayır,  bir insan nereye kadar yürüyebilir ki? Ya da sadece seninle yürümek istiyorum mu demek istedi. Tek istediği yürümek Kadıköy’de yani,  öyle mi? Sahilde,  Altı yolda filan yürüyecekler yani. Sonra yorulunca? Tamam,  yürüdük bitti,  sen yoluna mı diyecekti.
Adam süzme salak diye düşünürken - şimdi burada hayatımda çok az kullandığım ve sık sık kullanmak istediğim ama  ortam bulamadığım için bir türlü  kullanamadığım o  kelimeyi gerçek anlamında kullanacağım- )Topuklu ayakkabılarımın teki  rögar kapağının içine takıldı. Bir adım attım,  ayakkabı orada,  benim ayak çıplak. Haydaaa.. Kel,  arkadaşımın yanında yürüyor ve konuşuyorlar gibi bir şey . Ben tek ayak üstünde Kadıköy’ün ara sokaklarında zıplıyorum, Hay Allah’ım rezil olduk diye diye.
 
 
 
 
Topuklu ayakkabım rögar (!) kapağının oradan bana bakıyor. Kapağın başında dört yeni yetme delikanlı gülmekten gebermek üzereler. Geri dönüp ayağımı ayakkabıya sokup bir hamle yapıyorum. O da ne?  Ayak Kadıköy sokaklarında,  ayakkabı orada sıkışmış garip garip duruyor.  Sonra o dört çocuk “Yardım edelim mi ?” diye kikirdiyorlar. Bir tanesi eğilip çekti ayakkabıyı ve elime verdi. Bir nevi Külkedisi masalı. Ben ayakkabıyla uğraşırken kel ve arkadaşım epey ilerlemişler(!)di. Dört genç bana çok yakın saflarda  bir süre eşlik ettiler. Arkadaşlarımın bulunduğu bara gelince rahatlamıştım. Kel gitmiş, arkadaşım bana kalmıştı.
“Eeee” dedim kıza
“Ayy, sorma,  bana yürüyelim mi dedi, yaaa”
Dedi.
Ağız burun eğme, adam heyecanlanmıştır, belki uzun zamandır flört etmemiştir, belki hastaneydi hastaydı ortama yeni çıktı ya da uzun zamandır evliydi evliliği bitti adam bu arada nasıl flört edildiğini nasıl yaklaşacağını unuttu, aradan çeyrek yüzyıl geçti kızım dedim.
Adama "siz telefonunuzu verin, ben sizi ararım" dedim ama adam  “benim telefonumun şarjı bitti arkadaşımınkini vereyim, oradan arayın ” dedi. Öyle deyince verdim benim telefonumu dedi. “ adam kesin evli” dedim.
Aradan bir saat geçmeden arkadaşımın telefonu çaldı. Arayan kel. Arkadaşının telefonundan arıyormuş. Ptesi ben seni ararım demiş arkadaşıma. Ertesi gün Pazar neden Pazar günü aramıyor diye güldük. Her neyse Pazartesi günü kel, kızı arıyor. Kız neden Pazar günü değil de bugün aradın, doğru söyle bana sen evli misin diyor. Adam da ben sana dürüst davranmak istiyorum çok mutsuz bir evliliğim var, sadece kızım için katlanıyorum diyor. Hem ayrıca benim evli olmam seni neden ilgilendiriyor o benim sorunum diyor. Arkadaşım da evliliğe ve aile hayatına son derece saygı duyduğunu ve kendisini bir daha aramamasını söylüyor. Adam tüm yalvarmalarına rağmen kızı ikna edemiyor.
 
 
 
Aradan birkaç gün geçiyor,  arkadaşımı bir kadın arıyor. Kadın buna kimsiniz diyor, siz kimsiniz filan deyince kadın çok özür dileyerek “Kocamın telefonunda bu numarayı gördüm. Aranızda ne var, kocamla görüşüyor musunuz” diye çok da mağdur bir ses tonuyla konuşuyor. Kız da nasıl tanıştıklarını anlatınca kadın; “ne olur kocamla görüşmeyin, bizim bir kızımız var ve kocamı kaybetmek istemiyorum” diyor. Derken bunlar epey bir konuşuyorlar kadını aralarında bir şey olmadığına ikna ediyor arkadaşım .Kadın “n’olur sizi aradığımı sakın kocama söylemeyin, beni döver” dedikten sonra arkadaşım kendini son derece suçlu hissederek hemen beni arıyor. Ben hamamda sıcak su havuzunda yüzerken bunları dinlemek zorunda kalıyorum. Onu suçsuz olduğuna ikna ediyorum; rahatlıyor. Aradan bir süre daha geçiyor,  biz tatildeyiz arkadaşımla,  denizin ortasında yüzerken bana . “Ben birisiyle tanıştım” diyor, aman dikkat!  evli değildir inşallah diyorum.
Yok,  diyor internetten bir yerden bulmuş, bizim mahalleye çok yakınmış. Adamın teknesi varmış yalnız yaşıyormuş ayın yarısında Avrupa’daymış,  köpeği varmış atı varmış domuzu varmış bi şeyler bi şeyler.
Göster fotoğrafını dedim. Güneş gözlüklü teknede bir fotoğraf; beyaz dar t-shirt giymiş ve yakasında kalın gümüş zincirlerden var. Bak kızım dedim, adamda üç ofsayt  pozisyonun üçü de mevcut. 1 teknede poz vermiş, 2 beyaz dar t-shirt giymiş, yakasını açmış , 3 kalın zincir kolye takmış. Birincisini geçtim hadi. Ancak 2 ve 3 için asla ve kata yanılmam. O eşek gibi zincirlerden takıp da  bir tane düzgün, efendi, ilişki yaşanacak bir adama rastlamadım. Hele hele beyaz dar body giyip yakasını açmışsa,  kesin günübirlik ilişkiler yaşıyordur bu,  dikkatli ol dedim. Body giyenden koca olmaz!
Adamla mesajlaştılar biz tatildeyken. O da Paris'teymiş filan falan. Bir kere çay içmişler. Bak dedim bu adam şimdi seni ikinci görüşmede evine çağırmazsa ne olayım. Böyle adamlar bir kez dışarıda çay ya da kahve içmişlerse ikinci kere asla içmezler, vakit kaybetmek istemezler. Direkt eve çağırırlar. Bu yazıyı yazmadan önce spordan gelmiştim spor salonunun silme testosteron yüklü erkekle dolduğunu ve o enerjiyi yer hareketlerimi yaparken resmen üzerimde hissettiğimi düşünüyordum ki kız aradı. Yaa dedi, “ ne oldu biliyor musun,  Bu Tolga denen o  dar bodyli herif” gel bana sana ellerimle kahve yapayım dedi.  (Salak, sanki kahve başka bir organla mı yapılıyor)
EMBESİL, DALLAMA,
Kız seni bir kere görmüş ikincisinde ne bok yemeye eve çağırıryorsun, kudurdun mu,
Git kızı balık ekmek yemeğe götür, limonata iç,  bienala götür(gerçe o da bitti) ne bileyim akvaryum var oraya götür, adada bisiklete binmeye çağır, Bok mu var,  götün mü kalktı ikinci görüşmede evine çağırıyorsun. Zaten çok çirkin bir herifti,  gözlük takıp çirkinliğini gizlemiş. Arkadaşım da ona  ama şimdi dışarıda buluşalım,  birbirimizi tanımıyoruz filan  deyince adam hemen gardını alıyor.
Sen bana güvenmeyeceksen hiç görüşmeyelim, biz kaç yaşında insanlarız, birbirimizden enerji (burda da bir anlatım bozukluğu var sanki) aldığımızı düşünüyorum ha evde ha dışarıda ne fark eder. Bitsin bu iş demiş.
Tam bu kadar işte.
Onları bu hale biz soktuk.
Kimse şikayet etmesin. Onlardan yüzlerce binlerce var. Taktik bu . bir kere dışarıya kahve ya da çay  içmeye çağırırlar, sonra evde  kahve yapayım sana şirinlikleri.. Amaç bir kere yatıp eyvallah çekmek.  Belki kızda AIDS var belki HPV virüsü var belki hırsız ve evinden bir şeyler çalacak. Sen ne kadar tanıyorsun ki bunu evine çağırıyorsun. Bir kere görüşmüşsün alt tarafı, hakkında ne biliyorsun. Bunca mesaj bunca şirinlik bir gece,  birkaç saatlik zevk için mi? Değer mi lan. Yazık lan, acıyorum bu adamlara. O ve onun gibiler uzaktan çok zavallı gözüküyorsunuz. Ucuz, zavallı ve aciz. Biz mi? ee başta bu rahatlığı  biz vermişiz kim verecek. Bu olmazsa başka bir yerde deneyecekler şansını. Teknen de, kahven de köpeğin de sana kalsın. Az gelişmiş, über kro adamlar!
Sinirlendim ben yatmam lazım,  eyvallah

1 Ekim 2013 Salı

KOKPİTTE 50 DAKİKA


Yazmak için sakinleşmeyi bekledim. Ben çok heyecanlı biriyim, biliyor musunuz. Mesela birine kahve yapacağım,  onun mutlu  olacağını düşününce elim ayağım  titriyor;  bir yerlere takılıyorum,  bir yerlere çarpıyorum o kahve pişene kadar.

Hayatımın büyük bir bölümünde  vücudumun yüzde  30 'u morluklarla dolu olarak yaşadım. Hiç pürüzsüz yaşadığımı hatırlamıyorum; ya bir yerlerim kırıktı, çıkıktı , kesikti ,şişikti, kızarıktı ya da sargılıydı ve mordu.
Heyecandan mütevellit yaptığım her aktivite kalp atışlarımı hızlandırır;  nabzım hep hızlı hızlı atar,  bir tek uyurken heyecanlanmam ben.
Şimdi bu yazıyı yazıyorum ya, yayınlamak için bile sabrım yok ;o yüzden hep hatalarla dolu oluyor. Yerimde duramam uzun süre, aynı koltukta uzun süre oturamam. Bir cafeteryada en az üç kere yer değiştiririm. 
Tıka basa yük  dolu kamyonun  yokuş yukarı çıkmaya çalışması gibi yaşadım hayatı. Daha önce de yazmıştım,  panik atak hastasıyım ben. Bilirsiniz, tam bir baş belasıdır bilmeyenler de  Google'a baksın. Asansöre çok mecbur kalmadıkça binmem, binince de inene kadar beynime kan hücum eder. Metroya hiç binmedim. Trene binmeyeli yıllar oldu.  Alışveriş merkezlerini hiç sevmem zaten; gidince de kaybolurum diye hep çıkış kapılarını takip ederim.
Ben n'aptım biliyor musunuz, peki,  Yıllardır sosyal hayatımın, iş hayatımın, aşk hayatımın içine sıçan uçak fobimle  yüzleştim; hem de çok yakından. 
Uçağı görünce korkardım ben ; iş yerinden eğitime yolluyorlar mesela,  ben “masrafa hiç gerek yok, ben kendim öğrenirim “ diyorum. Külliyen yalan. Müdürüm İngiltere'ye yolladı “sana sürprizim var, dil okuluna git,  biraz açılsın dilin” dedi içtenlikle gülümseyerek. Ben” aaa,  burada giderim ben, çalışırım,  hiç gerek yok masrafa”  deyip,  reddettim. Öyle utanıyordum ki uçağa binemediğim için. Benim kadar gezmeyi seven birinin  Sibirya'ya, Latin  Amerika ülkelerine ölene kadar gidemeyeceğini düşünmenin acısını bilir misiniz,  siz. Bilemezsiniz. Uçakları seyretmeye gittim kaç kere havaalanına, yavaş yavaş alışayım diye ama eve dönüşüm daha acıydı . Yok yok,  ben binemeyeceğim deyip, ağlayarak döndüm hep.
Eline çantasını alıp “Hadi, bay bay,  İngiltere'ye gidiyoruz biz”   “Antalya”ya gidiyoruz biz”  diyenlerin arkasından yıllarca baktım ben. Bir sigara yaktım ve ağladım. Herkes gidiyor ben niye gidemiyorum diye...
Yabancı ülkelere hep otobüslerde  sürünerek gittim. Kafaya takmak beter bir şey. Yapmalıyım diyorsun, yapamıyorsun. Beyninle çatışmaktan yorgun düşüyor, unutkan oluyor,  düzgün cümle kuramıyorsun. Bazen  “aman kızım, binmeyiver, binmeden ölenler var”  diyerek kendimi   rahatlatıyor sonra da “ulan, Allah'ın dil bilmezi, yürümeyi bilmeyeni, çoluğu çocuğu biniyor,  sen nasıl binemezsin, amma ödleksin”  diyor sinirden kendi kendimi yiyordum. Binersem fakir birini sevindirecek bir de bahçede kurban kesecektim. N'apalım, ağzımdan çıktı bir kere. Defalarca uçakların içiyle ilgili videolar izledim;  kapı,  pencere nerede, hangi maddelerden yapılır, pilottan rica etsem korktuğumda  beni  en uygun hava alanına bırakır mı, kriz geçirirsem nasıl sakinleşirim, sakinleşemezsem sonum ne olur, bana bayıltıcı  iğne yapacak biri var mı, uyursam uçaktan inerken sorun olur mu, hangi ülke kaç saat sürer, kaç dakika uçakta beklenir, kapılar ne zaman kim tarafından kapanır, peki ya camlar?  Tamam,  biliyorum camlar açılmaz ama illa ki bunun açılan bir yeri vardır diye, binlerce kişiye sormuşluğum vardır.
O an geldi. İş yerinde bir organizasyon düzenlenecekti. Mekan Antalya. Organizasyonu yapan 3 kişiden biri de bendim. Yaka kartlarından balonlara odalardan partiye video kliplerden ekip oyunlarına çekilişten kıyafete kadar her şey bizim görevimizdi. Hazırlık aşamasını tek tek anlatmayacağım ama üç hafta boyunca akşamları geceleri hafta sonları çalıştık. Bu arada genel müdür utanmadan uçak biletlerini BENİM  ayarlamamı istedi. Ben ne anlarım uçak biletinden, Uçak biletini okumayı bilmem; Bakıyorum bakıyorum bir şey anlamıyorum. Bu biletlerin  içinde kendi biletim de vardı. Ben otobüslere bakıyorum, bir gece önceden giderim diye.  Adam "siz de uçakla gidin lütfen"" dedi. Sonra alırım ben bileti" dedim, oyalandıkça oyalandım.

Sonunda ayıp olmasın diye aldım bileti; ama sadece almış olmak için. Bir yandan organizasyon iyi olsun diye ıncık cıncık çalışıyor, bir yandan da ben nasıl gideceğim stresiyle dal gibi sallanıyordum ortalarda. Üç hafta gerçekten yorucuydu.
 Arkadaşlarım “hadi, artık zamanı geldi” dedi,

Evdekiler “hadi, artık aş bunu dedi ;

Yeğenim “ çok şey kaçırıyorsun” dedi,

Mahalle bakkalı (evet hala benim bir mahalle bakkalım var)  “ben hacca gittim üç kere, iniyorsun, piniyorsun, bi şey yok “ dedi.
 Alt kattaki komşu “benim ömrüm Hollanda'yla İstanbul arasında uçmakla geçti git kızım, senin gibi modern bir kız nasıl gitmez,  çok ayıp” dedi.
Çaycımız “ben memlekete uçakla giderim, uuu otobüsle gidemem valla  14 saat “dedi.
 Aynaya baktım;  gözlerimin altı yorgunluktan ve yaşlılıktan çökmüştü, cildim eskisi gibi ışıldamıyordu, boynum hafiften kırışmıştı. “Ölsen ne olur, be”  dedim. “Gebersen dünya ne kaybeder. Amma da kıymetli canın var. Bak,  yaşlandın, kırışmaya başladın,  hala bu takıntıyla yaşıyorsun. Utan!”  dedim, utan! Bu kadar mı değerlisin sen milyarlarca canlının içinde…
O gece kararımı vermiştim; gidecektim; her ne olursa olsun. Öleceğimi bilsem de kararım kesindi. En azından  bir amaç uğrunda ölecektim. Bu da bir devrim sayılırdı benim için ve arkamdan “amacı uğruna öldü” diyeceklerdi.

Gece A4 boyutunda temiz bir kağıda(arkası karalanmıştı) şunları yazdım.   Annem, canım kardeşim, eski sevgilim, yeni sevgilim,  yeni müdürüm! Başıma gelenlerden kimse sorumlu değildir; artık zamanı gelmişti. Ölürsem arkamdan sakın ağlamayın; Ah,  yavruuumm,  uçaktan çok korkuyordu, korkusunu yendi, ölümü yenemedi diye ağıt yakmayın. Binmezsem ölecektim, beynimde bu çiviyle yaşayamayacaktım. Mektubu yatağa koydum.

Benimle gidecek iki  arkadaşıma o zaman zarfında uçakla ilgili bir şey söylememelerini rica ettim. Sağ olsunlar, canlarım,  öyle destek oldular ki, onlar olmasa yapamazdım.
Uçuştan beş  gün önce psikiyatristime gittim; artık tamam dedim,  ben binmek istiyorum,  bana bir ilaç ver, rahatlayayım . Yazdı bir ilaç. Bir tane alırsın uçağa binmeden, dedi. Cesaret verdi ,falan filan. Bodruma tatile giderken bikinimin rengine uygun ojeleri, Julia Roberts çizmelerini bile koyan ben, o gece hem yorgunluktan hem stresten iki  şort, bir elbise,  bir de bikinimden ibaret bir çanta hazırladım. Balkona çıkıp gökyüzünü seyrettim bir süre. Tepede uçaklar vardı “ ey güzel Allah”ım,  şunlara gönül rahatlığıyla binmeyi bana da nasip eyle” deyip, bir iki damla gözyaşımla beraber yatağa yattım...

HAVAALANI VE BEN.

O gece hiç uyumadım. Sabah moralim düzelsin diye kısacak elbisemi giydim;   takılarımı takıp, en topuklu ayakkabılarımı da geçirdikten sonra( hosteslerin ve pilotların dikkatini çekmek için, (eğer paçoz gidersem benimle ilgilenmezler diye korktum) kıpkırmızı rujumu sürüp,  sonra da mutlu mesut cesur insanların olduğu kalabalık bir salona girdim. Uçağa binmeye bir saat kala ilacımı aldım,  hafiften rahatlamaya başladım. Doktorumu aradım, (bu arada kendimi Amerikalılar gibi hissettim;  psikiyatrımı aramam lazım kızlar,  dedim) bacaklarım hala titriyor dokturcum, binebilir miyim acaba,  “Hadi,  yarım daha al” dedi doktorcum.

Korkudan sırıtmaya gülmeye herkese sempatik davranmaya başladım. Gebereceğim,  yüzüme ateşler basıyor, ayakta duracak halim yok. Ve anons. Hadi,  dedi arkadaşım , gidiyoruz, Antalya bizi bekliyor. Geri dönüp otobüsle gidebilirim son anda,  dedim.  Yürrrrrüü,  bırak bunu şimdi,  dedi.

Körük denen o tuhaf şeyin üstünden tıngır mıngır Cennete gider gibi mutlu mutlu giden insanlar vardı. Bir baktım karşımda bir kapı ve hostes. Burası neresi,  dedim. Uçak nerde?  Uçağın devamı nerde.? Hostes hoş geldiniz,  dedi. Ne hoş gelmesi , sanki ben çok meraklıyım bu uçağa gelmeye. İçerisi minübüs gibi, “ aaa, dedim, “burası çook küçüüüüük” . Hostes “180 kişilik,  küçük değil “ dedi. Ben uçağı üç  koridorlu deri koltuklu bir yer sanmıştım.

“Benim özel bir durumum var,  bir şey konuşabilir miyiz?”  dedim. Girişi kapadığım için asık suratlı, sarımsak kokulu ve geceyi  çok istemesine rağmen sevişemeden geçermiş  bir adam bana baktı, ben de ona baktım.  "Bana bak, beni sinir etme!  uçağa biniyoruz herhalde"  diyesim geldi. Neyse hostes kız(Allah  bin kere razı olsun) korkmayın, çok kısa mesafe zaten, dedi .Titreyen dudaklarımla “ben hastayım, ilaç aldım,  kokpitte cam açılıyor mu,  görmem lazım , görürsem rahatlayacağım yoksa bu uçaktan ineceğim”  dedim. Kız” 11 Eylül”den sonra yasak ama”  dedi. “Üzerimi arayın, ben size ne yapabilirim ki” dedim. Kız acıyan suratıma dayanamadı .  En öne oturttu beni,  bizim kızlara binmeden önce ne dersem derim, sakın bir yorum yapmayın, susun diye tembihlemiştim. Geçin yerinize siz dedim.

Kız beş  dakika bekleyin,  deyip beni oturttu. Ve sonra Lienchenstan' ı bağışlasalar o kadar sevinemeyeceğim haberi verdi. Bordu renkli rujlu dudaklarıyla  gülümseyerek “pilotumuz sizinle tanışmak istiyor” dedi. O an kendimi nasıl hissettim biliyor musunuz, Bok bilirsiniz, nerden bileceksiniz, sizin hiç o kadar korkan bir tanıdığınız oldu mu?  Çantalarımı ön koltuklara  fırlatıp(orası boştu)   koşa koşa kokpite gittim. Belki acırlar diye eteğimi biraz daha yukarı çektim.
pilotcum, Gelin bakalım sizin gibi biri neden uçaktan korkarmış, dedi.

Pilota” bu camlar açılıyor mu, bana gösterir misin?”  dedim. “Tabii dedi, açtı kapadı. “Ama sadece yerdeyken” dedi.

Evet, bitti o anda, adamı ve pencerenin açıldığını görünce her şey  bitmişti. Yeniden doğacağımı hissediyordum, hayat benim için yeniden başlıyordu. Tüm kötü günler korkular bitiyordu. Ben de herkes gibi yurt dışına uçakla gidecek, acil bir toplantım var Antalya”ya UÇUYORUM diyecektim kuş olmasam da. Mama sandalyesi gibi bir yere oturttular. Hostes pilotla konuşmamamın uygun olacağını söyledi ama pilot bu konuyu hiç üstüne alınmadı. Hem sohbet etti benimle hem de gördüğüm bütün düğmeleri sağa sola aşağı yukarı itti,. Uçak kullanmak böyle bir şey; bütün düğmeleri çevirince oluyor, bir de gaz pedalı var.


Uçak biraz geç havalandı. Pilotcum bana tek tek sebeplerini söyledi. Şimdi içeride yolcular çok sıkılırlar dedi. Sıkılsın ezikler, dedim. Ben yıllarca sıkıldım.
ve uçağın tekerleklerinin betondan kopuşunu hissettim. Yükseldik, içim hop etti, ama ne güzel şeymiş böyle uçakta olmak arkadaşlarım. Hayat ne güzel şeymiş meğer, özgür olmak nasıl bir şeymiş  böyle. Ben de normal bir insandım artık, NORMAL! 
Yalnız ben kokpitte zevkten dört köşeyken uçağın 10 dakika boyunca gezmesinden tedirgin olan arkadaşlarımın aklına tek şey gelmiş. Bu kız uçaktan inmek istiyor ve pilot onu ikna etmek için turluyor.
Hostese sormuşlar neden kalkmıyoruz hala,  arkadaşımıza bir şey mi oldu diye. Arkadaşınız içeride çay içiyor,  çok mutlu deyince, rahatlamış canlarım
İlaç iyice kafa yapmıştı zaten. Adam en son Toroslardan bahsedince ne Toros”u,  biz orada mıyız dedim. Evet kalacağın otel de şu kısımda dedi. Bitmişti… Antalya”ya gelmiştim hem de 50 dakikada. Yollarda 12 saat gitmek vardı bir de 50 dakikada Antalya da olmak.
“Yalnız uçaktan geç ineceksiniz” dedi. “Siz ve 2 arkadaşınız”. Ben ne derse tamam dediğim için buna da tamam dedim. Kokpitten çıkarken bir de fotoğrafımı çektiler, hostese sarıldım öptüm pilota sarıldım öptüm. Kokpitin kapısını perdelerini körüğü  filan öptüm sonra da bizim kızları. Biz uçaktan hoplaya zıplaya inerken körük gibi bir şeyin kenarında (bak aşağıda fotosu var)




 4 ,5 kişi bize güle güle dedi, yakalarında kartlar vardı. Bizi önemli birisi sandılar galiba dedim. Sonra kırmızı bir ip gördük. O ipi açtık” aaa yolcular gitti ya kapatmışlar” dedim. Bir kırmızı ipi daha açtık. Bu arada fotoğraf çektiriyoruz salak salak. Bavulların alınacağı yere gittik;  hayatımda ilk kez dönen bir yerden bavul alacaktım. Zaten orada 3 bavul kalmıştı. Onlar da bizimdi. Telefonlar çalıyor herkes benim sağ olup olmadığımı merak ediyordu. Benim telefonuma ulaşamayanlar yanımdaki 2 arkadaşın telefonlarından bilgi alıyorlardı.  Etrafta hiç kimse kalmamıştı,  aa şurdan çıkalım , gelin dedim.

Arkadan “ nereye gidiyorsunuz, yasak” diye bir erkek sesi duydum. Arkamızı döndük. 2 adet polis. Aaa biz geç kaldık servisi kaçırdık filan dedim. Ne servisi ne kaçırması dedi. Siz nerden geliyorsunuz dedi polis. Uçaktaaaan dedim gururla. Hangi hava yolları dedi söyledim,  siz nereye gidiyorsunuz dedi. Antalyayayaaaaa, dedim,  Siz nerde olduğunuzun farkında mısınız dedi. Yooo, dedim. Düsseldorf uçuşunda ne işiniz var sizin, dedi. Sizi buraya kim gönderdi, hakkınızda yasal işlem başlatacağız dedi. Ben hala uçağa binmiş olmanın derin hazzıyla gülüyorum. Şurdan çıkalım o zaman dedim. Orası gümrük çıkamazsınız dedi. Ee enerden gidebiliriz dedim gidemezsiniz dedi. Ben sizin havayolu yetkilinizi arıyorum soracağım ben onlara dedi. Yok yok aramıyon onların bir suçu yok desek de gencecik sırım gibi adamları yanımıza çağırdılar. Ben hala ne olduğunu anlamıyorum. Arkadaşım heyecanla beni göstererek o uçaktan korkuyordu ilaç aldı kokpitte gitti, pilot da bizi en son indirdi dedi. Polis; hadi o ilaç aldı,  peki size ne oldu” dedi. Siz o kırmızı iplerden geldiniz değil mi dedi evet dedim, açtık geldik. Sonra yanındakine dönüp “bunlar üç kafadar iplerini koparıp gelmişler” dedi.

Bir tane memurla bir asansöre binip alt kata indik bizi bir arabaya bindirip” bunları taksi durağına bırakın” demek suretiyle,  resmen postaladı.
Ben olayı sonradan anladım,  o anda tek derdim uçuşun mutluluğunu yaşamaktı…
Şimdi herhangi bir ülkeye bilet bakıyorum, neresi olduğu önemli değil ama otobüsle gidilemeyecek kadar uzak olan bir ülkeye.
Çantamı hazırlayıp vizemi de aldıktan sonra kimseye boyun eğmeyeceğim” uçakla gitmeyelim,  otobüsle gidelim nolur”  diye. Hem yorgunluğun hem stresin hem uykusuzluğun hem uçağın sonucu olarak organizasyonun ikinci gününde tansiyonum yükseldi,  doktora gittim,  bir gün odadan çıkamadım.
Bu yazıyı hemen yazmak istiyordum ama yazarken bile öyle heyecanlandım ki, sakinleşmeyi bekledim. Hala o kalkış iniş anının coşkusunu yaşıyorum. Rüyamda hala uçuyorum.  Bu konuda derdi olup, bu yazıyı okuyan yardıma ihtiyacı olan herkese yardımcı olmaya kararlıyım. Ben uçtuktan sonra siz de uçarsınız.
Haa,  bu arada madem uçak korkumu yendim bunu da yapayım diyerek dalgıçlık kursu aldım otelde.  Kafamı bile suya zor sokan ben, havuzun içinde yakışıklı eğitmenle kucak kucağa yüzdük. İlk başta korkudan sıçan ben,  eğitimin sonuna doğru havuzun dibinde adamı mıncıklayınca eliyle yukarı çıkalım işareti yaptı, asla anlamında başımı salladım,  bu da korkularıma kapak oldu.
Yaşadığımı hissediyorum, hayat güzelmiş lan.
Balkondayım şu anda yukarılarda bir uçak sesi duydum, başımı kaldırdım. Biliyorum içeride mutlu mesut insanlar var; benim gibi...

11 Eylül 2013 Çarşamba

BANA SOLCULUĞU ÖĞRET

O dönemin sıkı solcularından Selçuk’la tanıştıracak beni  kuzenim. “Tıpta okuyor, bak bakalım bir, çok hoş çocuk” dedi.
Benim etrafım ya  aile çocuğu,  ya da hafif lümpen eşrafla dolu. Bir de solcu arkadaşım olsun bakalım deyip, kabul ettim.

O gece Grup Yorum'un konseri var. Kuzenim,  onun solcu-tıp öğrencisi sevgilisi, benim sevgilim olacak solcu-tıp öğrencisi çocuk o gün beraberler. Önceden buluşma mekanını belirliyoruz. Ben lisedeyim, kuzenim  üniversite 2 de.
En önemli sorun; ne giyeceğim? Okulda giydiğim o iğrenç formadan başka tek bir kıyafetim var; jiletle doğradığım, beline kemer takıp en son deliğe getirmeme rağmen bol gelen, belimi sıkmaktan beni nane sapına benzeten kot pantolonum,  sarı pembe çizgili t-shirt”um ve converslerim. Midemle götüm birbirine  yapışık, afedersiniz. Zaten lise dönemimde bir yazlık bir de kışlık kıyafetim vardı. Arkadaşlarla değiş tokuşları saymazsak;(ne güzelmiş değiş tokuş olayı aslında, keşke şimdi de olsa)

Eee, dedim madem  adam solcu, şimdi şık kıyafetle gitmek olmaz. Benim bildiğim solcular yırtık pırtık, eski, ya  ceviz yeşili ya da krem tonlarında kıyafetler giyerler. Bende yırtık kot var, tamamdır. Solcular eski şeyleri seviyorlar ya, yırtık kotu da öyle zannetmiştim. Alnıma sarı bantı taktım, tipik 80 'ler stili  işte, siz düşünün.
Otobüse atlayıp, Kadıköy meydanına doğru yola çıkıyorum.Nazım Hikmet'in bir iki şiirinden dizeler ezberliyorum; cahillik yapmak olmaz.
Kadıköy”e vardığımda , bir ağacın dibinde üç solcu beni bekliyordu. Kuzenim beni uzaktan, ulan bu ne hal  diyen gözlerle süzüyor, hissediyorum. Sanırım olmamış ım ben. Yanlarına vardığımda bana sarılma bahanesiyle “ bu ne hal, Serpil Çakmaklı gibi olmuşsun” diye fısıldayınca , hafif aşağıya inik duran omuzlarım daha da aşağıya iniyor.
Sevgilim olacak çocuğu bakıyoum; Kıvırcık saçları, koskocaman bir ağzı (severim böyle büyük ağızlıları ben, dürüst olurlar) bembeyaz inci gibi dişleri var Krem rengi dede gömleği ve gayet edepli  bir pantolon giymiş.
Yürüyoruz yan yana. Çünkü yapacak bir şey yok o anda yürümekten başka. Onların yanında galiba -kesinlikle Serpil Çakmaklı gibi duruyorum. Kuzenim çiçekli,  bol bir elbise giymiş. Makyaj yok; onun sevgilisi de öyle,  son derece sade, abartısızlar.
Selçuk yanıma yaklaştı, gülümsedim. Ama bu benim arkadaşlarım gibi gülmüyoooor. Zıpır değil, ciks değil, ağzında sakız yok, kikirdemiyor. Bana çok yavan geliyor; ben böyle edepli  çocukları sevmem, hatta çok sıkılırım yanlarında. Adam gibi giyinmiş zaten, pazara giden dedeler gibi . Fötr şapkaları olur bu dedelerin, genelde  cepleri fileli  gömlek, ayakları  hava alsın diye delikli kumaşlardan  yapılmış ayakkabılar giyerler. Renkler standarttır;  krem- kahve-devlet dairesi grisi. Bu çocuk da ben de aynı duyguyu yaratıyor; Yavan

O gece Grup Yorum'un konserine gittik. Bunlar coştukça coştu. Neyse ki şarkıları biliyorum, seviyorum da. Aylardan Haziran ve "Haziranda Ölmek Zor”u dinliyoruz, söylüyoruz. Topluluk hep beraber sol yumruklarını havaya  kaldırıyor. Korkuyorum önce; kesin bir şey olacak, polisler basacak, beni tutuklayacaklar diye tıkır tıkır kalp atışlarım, kupkuru olmuş ağzımla(heyecanlanınca, panik olunca böyle oluyorum) şarkının devamını getirip, gözlerimi patlatarak, hem salona bakıyorum, hem de kara kuru bileklerimle, damarları çıkmış elimi yumruk yaparak havaya kaldırıyorum. Benim yumruk onlarınki gibi dimdik durmuyor, hafif çarpık,eğri. Onların yumruğu daha güzel, bilekleri kalın kalın, gömleklerin kolları sıvanmış, Çok hoşlar. Beğenmiyorum kendimi. Ayrıca sesim nasıl da ayarsız, akortsuz çıkıyor. Selçuk, bir ara kulağıma fısıldayarak , “ en nefret ettiğim tarzı yakalamışsın. Ben Amerikan özentilerinden nefret ediyor, böyle yırtık kot giyenlerin yanından geçmiyorken , beğendiğim kız...”  deyip, yukarılara bakıyor, cümlenin sonunu getirmiyor. O anda yumruğum  içi boşaltılmış sucuk gibi aşağıya düşüyor. “Bari şu alnındakini çıkar”  deyince, Türk filmlerinde kadınların olmazsa olmazı olan o  sapsarı bantımı çıkartıyorum.
Haklıydı , sonuna kadar...
Sloganlar atıyorlar, alkışları, ıslıkları salonu inletiyordu. Heyecanlanmıştım, güzel bir şeydi Solculuk. Ben solcu olmalıydım, artık. Bu zamana kadar neredeymişim. Bu devlet ne menem bir şeymiş de ben fosur fosur uyuyor, yırtık kot giyiyor, kola içiyor, ağzımda cak cak cikletle, Madonna, Brother Lui Lui, Cherry Chery Lady  dinleyip, sorumsuz,  lümpen bir hayat yaşıyordum.  Biz ne kadar sömürülmüşüz, bu beğenmediğim işçilerin başına neler gelmiş,  gariban insanlar ne kadar haksızlığa uğramışlar ben sokaklarda zıplarken. Bana yazıklar olsun!

Neydim ben,  peki? Yırtık kotlular grubundan değildim,  Stüdyo 54”çülerden de, ev kızı da değildim, yazın Silivri'deki yazlığına gidenlerden de,  Neydim ben,  peki?

Ben bu dünyada yerimi bulmalıydım. Lise ikinin yazıydı ve kimliğimi aramaktan yorulmuştum ve çok zayıftım, pantolonlarımı hep sıkmak, büzmek zorunda kalıyordum. Üzerime giydiğim bluzlar dökülüyordu. Ve çirkindim.  Ve solcu olursam belki bunlar dikkat çekmezdi. Bol elbiseler giyerdim, odama Che Guevara posteri  asabilirdim.

Solcular az yemek yiyorlar hep çay ve sigara içiyorlardı. Şiirler okuyorlardı bir de birbirlerine. Herkes saygıyla dinliyordu birbirini. Benim arkadaşlarıma bu şiirleri okusam, üstüme atlarlar, sus, Ay,  ne kurbağası,  ne Metris'i deyip,  dalga geçerlerdi...

Kuzenimin evine daha sık gitmeye başladım. Benim arkadaşlarım gözüme çok ezik gözükmeye başladılar. Nazım Hikmet”i, Ataol Behramoğlu”nu tanımıyorlardı. Che Guevara'nın posterleri odalarında yoktu, krem rengi dede gömlekleri  yoktu. Bunlar benim arkadaşlarım olamazlardı. Hep yazlıktan ve değiştirdikleri sevgililerinden bahsediyorlar, çeyizine etaminden buzdolabı örtüsü işliyorlar, annelerine tencere takımları aldırıyorlardı. En çok merak ettikleri konu ise bekaretleri bozulurken canlarının  acıyıp acımayacağıydı...

Hep çay ve sigara içmek zorundaydım. Onlar öyleydi çünkü. Liseli kızlarla toplandığımızda on kişi bir porno filmi seyrederken, fal baktırıp, sigara içerdik. Marlbora'dan başkası yakışmazdı elime. Ağzımdan çekip aldı Selçuk, bir gün. Bunu içme, dedi.  Elime iki ucu açık bir sigara tutuşturdu. Baktım baktım, bir türlü içilecek kısmının neresi olduğunu anlamadım, güldüler.

Kuzenimin evinde herkes yattıktan sonra teybimizi  yanımıza alıyor,  sesini fazla açmadan, Ruhi Su, Ahmet Kaya dinliyorduk. Ahmet Kaya'nın şarkılarına bayılmıştım. Solcu insanlar ne kadar farklılardı, 'Öyle bir yerdeyim ki, ne karanfil ne kurbağa", şarkısının neler ifade ettiğini. "Saçlarına yıldız düşmüş , Koparma anne”  deki yıldızın ne demek olduğunu, onlardan öğrendim. Gece gündüz bu kaseti dinler olmuştum.

Doğum günümdü o gün. Kadıköy de hep beraber yürüyoruz, hava soğuk,  üşüyorum. Ama hala yakınlaşmadık Selçuk”la. Solcular öyle”aşkıım, yavrum”  deyip, sevgililerini sıkıştırmıyorlar yolda yürürken. Hatta o grupta kimin kimle sevgili olduğunu anlamak çok zordu. Göstermelik bir aşk yaşamıyorlardı.
Bana Hasan Hüseyin”in şiir kitabını almış,  duyarlı çocuk.” Bunu aldım sana , biliyorum okumazsın , tanımazsın ama" dedi. "Aaa,  olur mu, çok severim"  deyip gülümsedim, teşekkür ettim. İnanmadığını gözlerinden anlamıştım.

Çocuğa ne kapris yapmıştım, ne kadar ayrık davranmıştım, hatırlıyorum. Uyuzdum işte, uyuz.
Zamanla o gruptan tanıdığım bazı insanların hapse girdiğini duydum, çok korktum, çok üzüldüm. Ne yapacaklardı orada şimdi.

Onlar mutlu olsun diye hapishaneye çikolatalar, pembe, turuncu tshirtler, mini etekler, sigaralar sokmaya çalışıyordum , hatta onlara  hapisten çıktıklarında Lunapark”a götüreceğimi,  çay bile ısmarlayabileceğimi  söylemiştim. Gülümsemişlerdi(salaklığıma)

Perşembe günleri görüş oluyordu. Sıramı beklerken adli tutukluların yakınları, "sizinki neden içeride?"  diye soruyorlardı. "Siyasi"diyordum,  böyle öğretmişlerdi çünkü. Başımı dik tutarak  "Siyasi" dedim . Çingene kadın, “Vah vah..”  dedi,  ben sormadan “Bizimki Adliii” dedi, leş gibi kokularını salarak,  kırık bir Türkçe'yle."
"Aman,  çok iyi" dedim.

Selçuk”tan o dönemde haber alamadım. Bazı arkadaşlar da hapse girdiğini, tıbbı bıraktığını ve başında tek bir siyah saç kalmadığını söylemişlerdi.

Mektup yazsam, dedim.

Vermiyorlar mektupları dediler.

Yıllar sonra eski bir tanıdığa rastladım da onu sordum. Yıllarca yattığını ve birkaç sene önce çıktığını öğrendim.

Ne yapacak peki bundan sonra Selçuk,  dedim.

O başının çaresine bakar,  dediler.
Doğru, bakardı. O güçlüydü, o gençliğini hapiste bitirmiş, fesleğenli, karanfilli, kırlangıç kuşlu, ranzalı, sigaralı şiirler yazan genç çocuktu. Ve aklımda öyle kaldı. Benim için saçları hiç beyazlamadı onun...





14 Ağustos 2013 Çarşamba

BUTİK SEVGİLİ

Yeterince üzüldüm bu aralar. Gezi olayları, Ergenekon davası sonuçları,  aşk acısı, ölümler, hastalıklar derken,  yine birbirine karışmış,  bir türlü çözülmeyen yumaklara döndüm. 
Çok üzüldüğümde bağışıklık sistemim çöküyor, sonra da abuk sabuk rahatsızlıklar çıkıyor ortaya. Üzülünce ben, ben değilim. Bayram yatakta geçti , kilo verdim, o sıkıntıdan kurtulmak çıkmak için yattığım yerde ne yazsam diye düşündüm.  “Butik Sevgili” geldi aklıma. 

Yazdım, siz de okuyun gari...







Butik otellerle başladı bu furya. Sonrasında butik pastaneler , butik kuaförler , butik dershaneler çıktı. Her şey küçülüyor, özel ve elit oluyor. 'Minicik bir ev , minicik bir otel ama, sevimli,  size özel, kişiye özel" diyerek gözümüzde şirinleştirdiler hesapta.  Eee, tabii ki bol paralı bunlar. Her şeyin bir bedeli vaaar.. İşte böyle böyle  kandırdılar bizi. Ya adı “Sevgilim” olan ilişkilere ne oldu?  Kapının önünde beklemeler, mektup yazmalar, evin balkonuna müzik seti koyup, sözleri hep bizim için yazılmış olan,  bağırtmalı çığırtmalı şarkılara  ne oldu? Ah , ah . Rica ederim bana güzel günleri hatırlatıp, üzmeyiniz...Biz konumuza dönelim.
Butik sevgililerin ortak özellikleri:

Kendi evleri olur, asla ailesiyle yaşamazlar. Evleri genelde 1+1,  Stüdyo tipidir. Öyle bekar evleri gibi olmaz. Minimalist tarzda döşenmiştir. Gardrobun üstüne anneanne yorganları koymaz, mutfakta plastik yoğurt kapları biriktirmezler. Sehpada, masada örtü kullanmayı sevmezler. Yemek takımları son derece özel, kaşık ve çatallar genellikle gümüş kaplamadır. Yemeğin suyuna ekmek batırıp yemezler, hele parmaklarını hiç yalamazlar.
 
Yemekte çatallar bıçaklar en dikkatli şekilde tutularak yenir. Hele balık yiyorsa, mutlaka çatalını bıçağını ona göre kullanır. Mıy mıy, saatlerce... Samimi olmayan, hesap sorulmayan, gündelik esprilerin olmadığı bir yemektir bu. Butik sevgiliyle ense tokat- kıça parmak, gülerken kol sıkmak,  dizlerini dövmek, çırpınmak  şeklindeki davranışlar mümkün değildir. Yemekten sonra arabaya bindirmeden önce estetik vücut hareketleriyle. kapınızı açarlar.

Tuvaletleri asla kirli olmaz; Eee, çok normal. Adam planlı yaşıyor, hangi saatte kimi çağıracağı belli. Klozet kapağı umumi tuvaletlerdeki gibi sıçramış çiş ve dökülmüş tüylerle dolu olmaz. Neden bilmem ama bu adamların kıllı olanına, kıl dökenine rastlanmaz. Klozet kapağı götüne uygundur; kışın sıcak, yazın serin tutan, şekilli mekilli, orijinal tarzdadır. Havluları, klozet kapağı ve yerdeki taşlar son derece uyumlu renklerdedir. Cami fayansı gibi  desenleri asla kullanmazlar.Git, bak bakalım banyona,  seninki öyle mi?)

Her şey dahil olayı bu adamlarda yoktur. Öyle olsa zaten beş yıldızlı sevgili olurlardı. Butik bunlar, oğluummm.Yarım pansiyon yani. Bağlılık, sevgi, sizin sorunlarınıza çözüm bulmak gibi işlere bulaşmazlar.

Onları aradığınızda atlak bir şekilde telefona çıkmazlar. Adınızı ya da numaranızı gördüklerinde yattıkları yerden  sağ kol üstünde doğrulurlar ve "hımm, birazdan ararım" diye geçirirler içinden. "Aşkııımmm " diyenine henüz rastlanmamıştır.Böyle klişe terimler onların hayatı boyunca hafızasında yer etmemiştir. "Selam" diye açarlar genelde. 

Butik adına bakıp şirin, küçük, MİNİK bir şey beklemeyin. Bu tanımın fiziksel görünüşle hiç alakası yoktur.

Daima bakımlıdırlar; Teri, ayağı, ağzı kokanına rastlanmaz.

Butik sevgililer son derece hijyeniktirler. Öyle “ atın ölümü arpadan olsun” diye dalmazlar kadına. İlişkinin ortasında " ben bir eczaneye gidip, geleyim" diye,  ahmaklık etmezler.

İki üç hafta,  bazen de  bir iki ay aramayabilirler; Butik sevgili demek,  canı ne zaman isterse o zaman arar, demek. Telefonda adını gördüğünüzde heyecanlanmayın, size söyleyeceği cümle. 'Naber, nasılsın? Akşama yemek yiyelim mi?' den öteye gitmeyecektir.  Bu aslında sadece bir yemek değildir, ondan sonra  yüzde 100 adamın evine gidilecektir. Mesaj bellidir."Hazırlan,bu gece sevişeceğiz". Regl falan olmamanız lazım o gün.Adam haftalardır Japonya'ydı Brezilya'ydı derken,  gavurun ceo'larıyla uğraşmaktan yorulmuştur. Hormonları darmadağın bir kadın bu seyahat üstüne ona iyi gelmeyecektir. 


Eve gelince günlük takım elbiselerinden yavaş ve düzenli hareketlerle sıyrılırlar. Özellikle kravatını blues müzik eşliğinde, yavaş yavaş, önce gevşetmek sonra da tamamen çıkartmak suretiyle eline alıp, gömleğin kollarını da sıyırıp(e herhalde, butik sevgili kısa kollu gömlek giymez)  kendinden emin sakin ve seri adımlarla gidip, gardrobuna asarlar. Birazdan elinde bol buzlu viski bardağıyla gelirler. Butik sevgililer  bira içmez tatlım, dikkat et ! ve asla çorap çıkartmayı en sona bırakmaz.

Çok güzel yemek yaparlar. Ama öyle barbunyaymış, nohutmuş, efendime diiim  patates oturtmaymış türü değil; avokado yatağında pirinç salatası, kurutulmuş domatesli fesleğenli , Meksika fasulyeli salata gibi janjanlı yemekler yaparlar. Söylemeye gerek yok, organik beslenirler ve enginarla araları müthiş iyidir.

Asabi, sinirli, ısrarcı, arıza değillerdir. Zaten bunları ancak size normal sevgililer yaparlar. Bu adamın vakti değerlidir,  vaktini didişmelerle klişe kıskançlıklarla geçirecek kadar sıradan değildir.

Veee iç çamaşırlar; Beyaz slip giymezler (haa, şimdi CK sliplerini kastetmiyorum. Spor yaptıkları için onlara her türlü don yakışır. ) Ama daha sempatik görünsün diye mikili, çizgi film kahramanlarından oluşan baskılı boxerları da vardır.(Ee, biraz da ortamı ciddiyetinden uzaklaştırmak lazım, hatun kasım kasım kasılır yoksa)




Sabah kahvaltı hazırlamazlar; “Günaydın, aşkııım”  diye öpücükle uyandırmazlar. “Beraber uyudu benle,  ay artık her şey dahil sevgili olacak”  diye ümitlenmeyin.  Poker suratlı bir ifadeyle “günaydın, benim çıkmam lazım, sen istersen kal,  uyu biraz daha,  duş al, kahve var mutfakta”  der,  siz bunların içinden çekilecek, farklı anlamlara gelecek bir şeyler ararsınız;” ay,  bana biraz kal dedi, demek benimle beraber yaşamak istiyor , belki de evlenecek”  deyip, heyecan yapmayın. Olmaz, o-la- maz, değişmezler, değiştiremezsiniz.

Bu kadar vallahi, aklıma gelmedi  başka. Ofise simit geldi,  ben bir çay alıp, kalkayım
Kalın sağlıcakla …


5 Ağustos 2013 Pazartesi

AH, BERNA, AH!



Evlenince böyle oldu, değil mi? Oysa ne konuşmuştuk; gelinliği beraber seçecektik, dördümüz beraber evlenecektik. Gelinliğin altına postal giyecektik. Evlerimiz aynı apartmanda olacaktı. Sabahları kahveye gidip birbirimize,  dedikodu yapacaktık. 

Ne oldu Berna?

Nişan yüzüğünü taktığın günün ertesi değiştin ama sen bunun farkında değilsin. O yüzüğü taktıktan sonra sana ne oldu bilmiyorum? Caddede içtiğimiz kafeler, adalar, gece eğlencelerimiz birden bitti.  Tamam,  nişanlandın biliyorum, ama tüm zamanını o kel kafalı , devamlı sırıtan, göt suratlı  adamla mı geçirmen gerekiyordu?

Nişanlandıktan sonra tek bir gününü bile bize ayırmadın, bunun ne kadar saçma salak olduğunun farkında değil misin? N’olur insan nişanlanınca? Köle mi olur Berna, eve mi kapanması gerekir?  Donla göt gibi o herifle olmaktan sıkılmadın mı?  İnsan 24 saat birisiyle nasıl olabilir?  Bak simdi, aşık olsan inan bir şey demeyeceğim ki olmadığını çok iyi biliyoruz. "Evlenmem lazım" deyip,  gittin internetten buldun o herifi. Adam da hayır der mi, zengin kız,  eğitimli, güzel, sessiz sakin ve salak. Ben, deli gibi aşık olduğum zamanlarda bile sizi bir kenara adamı bir kenara koyardım. Kızlarla yaptığımız sohbetin güzelliğini hangi erkekte buldun, Berna?

Özlemiyor musun, o çılgınca eğlendiğimiz günleri,  ne gaddarsın be,  Berna.

Kucağımda ağladığın günleri de unuttun, değil mi?

Senin yüzünden o sapık Yılmaz'ı görmek için her Cumartesi  Divan'a gidip, o saçma sapan içkilere para vereceğime bir yazlık alır, sen de önünden denize girerdin( o sik kafalı kocan olmadan, tabii. )

Ben seni hiç kırmadım, hiç yalnız bırakmadım,  Berna! Ama sen beni o şerefsiz,  psikopat Murat”tan ayrıldığımda o berbat halimle tek başıa bıraktın, Sen adam değilmişsin, Berna.
Bir de sana onca lafı söyledim diye çektin gittin. Ben onca lafı neden söyledim hiç düşündün mü,  Berna?   Dediklerimde doğruluk payı yoktu,  değil mi? Yalan mıydı, koca bulunca bizimle ilişkini kestiğin?  Kaç kere bir kahve içtik Berna,  nişanlandığından beri ? hiç kere.

Ah, Berna, Ah!

Seni ne çok severdim. Kardeşimdin sen benim , arkadaşım değil. Kokunu bile özlerdim. İçine sok  beni desen, sığdırırdım;  miniciktin zaten Berna.

Nikah günün muhteşemdi Berna. Allah aşkına , kaynananın giydiği o  kıyafet neydi,  Berna? Sana bu kadar mı değer veriyor? Artık kumaşları toplamış pazardan,  gitmiş mahalle terzisinde elbise yaptırmış. Ya ayağındaki terliklere ne dersin? Evet, terlik. Görmedin mi Berna? Aynısını annem geçen hafta pazardan 15 TL” ye almıştı. Nikaha terlikle gelinir mi,  Berna?. Topukluydu gerçi diyeceksin ama terlik işte. Bir de ben o koca bileziği takarken gözlerini bana doğru nasıl belertti,  sen görmemişsindir kesin,  koca ağzın kulaklarındaydı evleniyorum diye.  Evde o çok sevdiğin kocanla düğün videonuzu izlerken dikkat et kaynananın bakışlarına. O ne taktı sana?  gözlerim pırlanta kolye,  gerdanlık bir şey aradı. Ne kolyesi ne gerdanlığı? gitmiş anneannesinden kalmış mış bir uyduruk inci kolye takmış.  İnan bana ablamın kayınpederi Hüseyin amca hacca gittiğinde üç beş tane aynısından getirmişti.

Ah, ah. Böyle işte. Bir kuru evlilik cüzdanına gittin, Berna.  Seni istemeye geldiklerinde beni çağırsaydın onlara iki laf çakardım. Oğlunuz kümes gibi evden trilyonluk (eski parayla) daireye taşınıyor,  takın şu kıza bir pırlanta gerdanlık, elin günün önünde gururu okşansın, diye 
Akrabalarına hiç girmeyeyim Berna, bu kadar tuhaf insan nasıl bir araya gelir sirke gitsen bulamazsın.  

Pehhh.... Bunlara boklu sosyete diyorum ben, Berna. Hadi , diyelim takı takacak parası yok. İnsan bir Fildişi Sahillerine, Maldiv adalarına filan götürür balayına. Sırf bizim taktığımız 4 bileziği satsan dört gecelik otel paran çıkar( tabi,  o sik kafalı kocan da götünü gere gere otelde gezer., pis beleşçi) Ama ne olmuş?  bir akrabalarının Ayvalık”taki yazlığına götürmüş. Yuuuhhhhh.....
En son hadi büyüklük bende kalsın diye aradım seni, utanmadan soğuk soğuk konuştun. Ulan, o kadar lütfedip aramışım , ağzını gere gere ne konuşuyorsun. Doydun mu o kel kafalıya?  Allah bilir seni mutlu edemiyordur o herif. Kokuyordur, sevişir sevişmez uyuyordur. Öyle salak bir tipten özel bir ilgi beklenmez. 
“Bebek var mı?”   dediğimde “ yok”  dedin. İki sene oldu Berna, hala ne duruyorsun, vaktin geçiyor. Tüp müp bi şey yapın. ( Tüp de para ister tabii, unuttum.) O adamdan çocuk da olmaz zaten, zürriyetsizin tekidir o. Olsa da düşük zekalı, eblek eblek gülen bir çocuğun olur. Hiç olmasın, boş ver. Diyelim hamile kaldın, sonra hemen sepetle o herifi. O, çocuğa bakacak parayı da bulamaz. Son iş yerinden de ayrılmış. Bak, buraya bloğuma yazıyorum  o adam senin ona bakmanı istemezse yarın bir gün, ben de betty değilim.

Haa, bir de o ismini (telaffuz bile etmek istemiyorum) kısaltıp,  daha sevimli hale soktuğunu sanıyorsun ya o herifi, boğazını sıkasım geliyor o zaman.

Ne dedim, heh. Sen hamile kal , adamı da sepetle. Başka bir boka da yaramaz o adam!
Hadi görüşmeyiz , Berna.

Ayıp ettin  Berna, hala seni affetmiyorum.

Umarım ölmeden önce görüşürüz.


17 Temmuz 2013 Çarşamba

SEVGİLİ OLAMAYIZ, ARKADAŞ KALALIM.

"Sevgili olamayız, arkadaş kalalım”  kontenjanından bir kişi daha katıldı hayatıma.

Bu sefer tamam, elektrik tuttu, hatta cazır cuzur sesler çıktı onun gözlerine bakarken, hart hurt yaptı kalbim. Geçmişi, geleceği beni ilgilendirmiyordu. Geleceğe fazla güvenmiyordum, gelecek yoktu benim için. Sürekli ani ölümlerle karşılaşan biri olarak bu çok da anormal bir durum değil...

Her şey sabahın köründe duş teknesinden düşmemle başladı. Ayağımın paspasa takılmasıyla diğer ayağımın da duş teknesine çarpmasıyla sağ ayak bileğimde iki tane güvercin yumurtasından hallice şişlik belirdi. Evde yalnızım;  ağlarım ağlarım,  eski sevgililerimin adını yüksek sesle anons ederim ama ne duyan,  ne gelen olur. En sonunda kapıcı Rıza'da karar kılarım. Ama onun da götünde pireler uçuşuyordur şimdi. Yasa dışı bir aşk yaşamakla meşguldü son günlerde; hayatta uyanmaz. Hem,  n'apıcak ki beni? Kucağına mı alacak? Akşamdan soğan yemiştir, leş gibi kokar şimdi. Aklıma buzluktaki buz kalıbım geliyor, bana bir tek ondan hayır var.  

Bornozla yatağın içinde ağlarsın, "zaten yalnızım, bir de bacağımı kırdım,  bak, kimse yok ilgilenecek. Aynaya bakıyorum, halime ağlıyorum, canım yandıkça daha da ağlıyorum. Yıllık ağlama kapasitemin limitlerini aşıyorum. Ya başımı taşa çarpsaydım, çırılçıplak yatacak kalacaktım taşların üstünde; beyin kanaması geçirip, ölecektim, kaç gün sonra bulacaklardı ölümü. Çırılçıplak! Aman ya Rab bim!

Önemli işlerim olduğu için işe ağlaya sızlaya gittim. Akşama kadar güvercin yumurtaları küçülmeyince bacağımı gören kardeşim” derhal hastaneye gidiyoruz”  diyerek başladı sağı solu aramaya. İki gün sonra tatile çıkacağız , sorun çıksın istemiyoruz , korkudan da bir şey diyemiyorum kıza, ‘ of poff , iyi , tamam” deyip,  kabul ediyorum.

Buldu bir hastane, yürü gidiyoruz dedi. Giyindim, süslendim. Bir şeyim yok,  bak , gayet iyi durumdayım demek istiyorum kıza,  yoksa  tatile gidemeyeceğim.

Şeker mi şeker,  güleç yüzlü,  komik suratlı bir doktor gelmesin mi yanıma. Kız boşuna ısrar etmemiş gidelim diye. Bu saatte , bu adamı görmem hayra alamet değil. “Ya” dedim, ” duştayken düştüm  ama bir şeyim yok. İyiyim,  kardeşim zorla getirdi, çıkık filan var mı diye. Bence yok ama siz bir bakın” dedim.

En güzel gülümsemesiyle gözlerime baktı. Bense taa irisinden başlayıp,  göz sinirlerine doğru delip geçtim; orada biraz soluklandım. O  bir şeyler dedi ama ben hiç dinlemedim.
Amaan, dedim,  doktor  işte,  benim gibi,  hatta beş bin kat iyisi hatunlar geliyordur buraya. Herkes bu adama sarsa,  adam ölene kadar yalnız kalmaz. Hem,  neyin nesi  belli değil.
Gerçekten dediklerinden hiçbir şey anlamadım. Çünkü sadece gözünün  irisine takılmışken, Onun üstündeki formayı çıkartıp,  kot pantolon ve dar bir gömlek giydirip beni hastane çıkışında beklediğini, içmeye götürdüğünü, gözlerimizin içine bakarak rakı içtiğimizi, gelinliğimin modelini, düğüne akrabalardan kimleri çağırabileceğimi(gerçi yarısı öldü) planlamıştım. Akşamları ben kitap okurken arkadan sarılır, gözlerimin içine bakar, bir şey söylemeden saatlerce bakışırız. Bu adamla çok güzel bakışılırdı. Ay, neyse,  adam bir şeyler diyor galiba...

“Bir şeyiniz  yok” , dedi.  “ Çok uğraştım bir yerlerde kırık bulmak için, ama siz haklıymışsınız” dedi.( Gülerken tavşan dişleri çıkıyor ortaya ve ben hep tavşan dişli erkeklere aşık oluyorum)
Espri de yaparmış, ne güzel ne güzel...Kemik isimlerini ne kadar da seksi söylüyordu, benim ne kadar seksi organlarım varmış öyle.

Kırık mırık olsaydı,  birkaç kere daha gelirdim ama  adam böyle deyince, kendimi yere atıp, bacağımı çat diye iki  yerden çatlatmak istedim oracıkta. Sonra günlerce yok alçıydı yok alçının  alınmasıydı  derken biz onunla samimi olacaktık. Tüh, bi bokum yokmuş.
“Bunları sürün”  falan dedi, ama kaç dakikada bir sürüleceğini  filan kardeşime dönerek' sen not al' deyip,  irislerinde  gezmeye devam ettim...Hastaneden çıkarken ne olur adımı seslense şimdi,  ben de dönsem topallaya topallaya,  ona doğru koşsam, sarılsam diye düşünürken  resepsiyondaki kız, "kimliğiniz hanfendi "diye seslendi ve eve gittim...

Aradan bir  hafta geçmişti ve ben onunla rakı sofrasındaydım. Ne güzel gülüyordu Allah'ım,  bana ne güzel bakıyordu,  ikimiz de ne çok seviyormuşuz  Zeki Müren”i, şak şukayı.
İkimiz de İstanbul'dayken nasıl bu kadar uzak kalmışız. “Bunca zaman neredeydin?” dedi. Vallahi, psikologlara psikiyatristlere gitmekten bacak kısmına sıra gelmedi, işte filan,  dedim.(demedim tabii)

Evet, olmuştu, bu sefer emindim. Aynı hat üzerinde giden metrobüsün ön tekerlekleri gibiydik. İçtiğim en güzel rakıydı, yediğim en lezzetli favaydı. Gülümsedik... ellerimizi uzattık,  masanın ortasında buluşturduk. Ne çok şeye güldük o gece.

Oradan ayaklarımız  senkronize şekilde Kadıköy’deki en sevdiğim (en son ölen sevgilimle gitmiştim) o bara doğru hareket etti. Evimizin salonuna girer gibi, sanki her gece oturduğumuz üçlü kanepeye gider gibi aynı yere yöneldik.  İçkimiz biraydı, burası iyi mi, sen ne içersin, tuvalete seninle gelmemi  ister misin,  filan diye hiç sormadık birbirimize. Aynı anda dans etmeye başladık. Birbirimize gereksiz kibarlık göstermeden istediğimiz gibi olduk. Masanın bir ucundan birbirimize mesajlar yazdık ergen aşıklar gibi.

Bu gece biterse o bir daha geri gelmeyecek diye korkuyordum; çakralarımı açtı, korkularımın sebeplerini söyledi, gülümsedi bana, çok sıcak çok içten olduğumu söyledi. Ve ben yabancı birinin yanında öyle güzel soluk alıyordum ki, oksijen o akşam sadece benim için harekete geçmişti...

Yazın yarısına gelmiştik ve hayatımda ilk kez bir yazı sevgilimle  geçirecektim; emindim.
Ertesi gün ve daha ertesi gün de beraberdik. Taksim'de gaz istilasına uğradık; koştuk, kaçıştık, zıpladık, saklandık,  bağırdık, güldük.

Yani normal insanmışım ben de,  bunların hepsini bir günde yapabiliyormuşum. Güzel bir arkadaşmışım, sıkıcı değilmişim, korkak değilmişim. Bu  şehrin binlerce kez bastığım taşları yeni döşenmiş, leş gibi çorbacıdaki  çorbacı ne kadar da güler yüzlüymüş, tinercilerin içine işedikleri han ne kadar da huzur doluymuş, saz çalan adam ne kadar başarılı, ne kadar içtenmiş, lahmacun ne güzel kokarmış, kokoreç o kadar da iğrenç değilmiş. Meğer bu şehir ne kadar seksi, ne kadar duygusal ne kadar muhteşemmiş. Akşamları, insanları ne kadar canlıymış . Meğer ben ne kadar güzel  bir kadınmışım, ne kadar güzel bir insanmışım...

Onunla nefes almaya yeniden başlamıştım; eski sevgililerini, eski eşini sormak gelmiyordu aklıma, ne önemi vardı ki. Yürümüyor, zıplıyor ve uçuyordum. Tam dört gün sürdü.
Sonra ‘ Benim çocuklarım var,  bu iş ilişki boyutunu almaya başladı. Seninle ciddi bir ilişkiye giremem. Sen  çocuk istersin,  biliyorum ama benim iki tane çocuğum var, ve bir tane daha  düşünmüyorum. Evlenemem, ciddi bir beraberliğe giremem, kimseye güvenim yok” klişelerini binbeşyüzüncü kez bir kez de ondan duydum...

Çay içiyordum bunları söylerken;  peynirlerle oynadım biraz; ekmeği minik minik bölüp, tabağın içine doldurdum. “Bir sigara alayım, geleyim” dedim...

Herkes gibiydi; aynıydı, sıradandı,
Herkes gibiydi; korkaktı,
Herkes gibiydi; planlıydı
Herkes gibiydi; elimi uzattığımda,  kaçalım dediğimde kaçamayacaktı. Yine ben bir beden büyük gelmiştim....

İstanbul kokmaya, kalabalıklaşmaya, havası ciğerlerimi sıkıştırmaya,  kornalar rahatsız etmeye başlamıştı.

Sigara tatsız, içki mide  bulandırıcı, müzik baş ağrıtıcıydı. Yemekler kötü kokuyordu, insanlar asık suratlıydı, her şey sahteydi. Yemek vermem için  gözümün içine bakıp şirin olmaya çalışan şu kedi amma da yılışıktı.

Çocuk istemiyorum, sevgili istemiyorum, aşk istemiyorum, evlenmek hiç istemiyorum.
Alın şu kirli spermlerinizi kedilere kuşlara köpeklere atın.  Çocuğunuz olmaz benden, belki bir canavarınız olur. Ne kıymetliymiş spermleriniz anasını satayım...

Ve bir kişi daha katıldı” sevgili olamam,  arkadaş kalalım” grubuma.
Hadi hayırlısı...
Ya da ben bir evleneyim, çocuk yapıp, tekrar geleyim bu hayata,  hı? O zaman daha çok prim yaparım.