11 Eylül 2013 Çarşamba

BANA SOLCULUĞU ÖĞRET

O dönemin sıkı solcularından Selçuk’la tanıştıracak beni  kuzenim. “Tıpta okuyor, bak bakalım bir, çok hoş çocuk” dedi.
Benim etrafım ya  aile çocuğu,  ya da hafif lümpen eşrafla dolu. Bir de solcu arkadaşım olsun bakalım deyip, kabul ettim.

O gece Grup Yorum'un konseri var. Kuzenim,  onun solcu-tıp öğrencisi sevgilisi, benim sevgilim olacak solcu-tıp öğrencisi çocuk o gün beraberler. Önceden buluşma mekanını belirliyoruz. Ben lisedeyim, kuzenim  üniversite 2 de.
En önemli sorun; ne giyeceğim? Okulda giydiğim o iğrenç formadan başka tek bir kıyafetim var; jiletle doğradığım, beline kemer takıp en son deliğe getirmeme rağmen bol gelen, belimi sıkmaktan beni nane sapına benzeten kot pantolonum,  sarı pembe çizgili t-shirt”um ve converslerim. Midemle götüm birbirine  yapışık, afedersiniz. Zaten lise dönemimde bir yazlık bir de kışlık kıyafetim vardı. Arkadaşlarla değiş tokuşları saymazsak;(ne güzelmiş değiş tokuş olayı aslında, keşke şimdi de olsa)

Eee, dedim madem  adam solcu, şimdi şık kıyafetle gitmek olmaz. Benim bildiğim solcular yırtık pırtık, eski, ya  ceviz yeşili ya da krem tonlarında kıyafetler giyerler. Bende yırtık kot var, tamamdır. Solcular eski şeyleri seviyorlar ya, yırtık kotu da öyle zannetmiştim. Alnıma sarı bantı taktım, tipik 80 'ler stili  işte, siz düşünün.
Otobüse atlayıp, Kadıköy meydanına doğru yola çıkıyorum.Nazım Hikmet'in bir iki şiirinden dizeler ezberliyorum; cahillik yapmak olmaz.
Kadıköy”e vardığımda , bir ağacın dibinde üç solcu beni bekliyordu. Kuzenim beni uzaktan, ulan bu ne hal  diyen gözlerle süzüyor, hissediyorum. Sanırım olmamış ım ben. Yanlarına vardığımda bana sarılma bahanesiyle “ bu ne hal, Serpil Çakmaklı gibi olmuşsun” diye fısıldayınca , hafif aşağıya inik duran omuzlarım daha da aşağıya iniyor.
Sevgilim olacak çocuğu bakıyoum; Kıvırcık saçları, koskocaman bir ağzı (severim böyle büyük ağızlıları ben, dürüst olurlar) bembeyaz inci gibi dişleri var Krem rengi dede gömleği ve gayet edepli  bir pantolon giymiş.
Yürüyoruz yan yana. Çünkü yapacak bir şey yok o anda yürümekten başka. Onların yanında galiba -kesinlikle Serpil Çakmaklı gibi duruyorum. Kuzenim çiçekli,  bol bir elbise giymiş. Makyaj yok; onun sevgilisi de öyle,  son derece sade, abartısızlar.
Selçuk yanıma yaklaştı, gülümsedim. Ama bu benim arkadaşlarım gibi gülmüyoooor. Zıpır değil, ciks değil, ağzında sakız yok, kikirdemiyor. Bana çok yavan geliyor; ben böyle edepli  çocukları sevmem, hatta çok sıkılırım yanlarında. Adam gibi giyinmiş zaten, pazara giden dedeler gibi . Fötr şapkaları olur bu dedelerin, genelde  cepleri fileli  gömlek, ayakları  hava alsın diye delikli kumaşlardan  yapılmış ayakkabılar giyerler. Renkler standarttır;  krem- kahve-devlet dairesi grisi. Bu çocuk da ben de aynı duyguyu yaratıyor; Yavan

O gece Grup Yorum'un konserine gittik. Bunlar coştukça coştu. Neyse ki şarkıları biliyorum, seviyorum da. Aylardan Haziran ve "Haziranda Ölmek Zor”u dinliyoruz, söylüyoruz. Topluluk hep beraber sol yumruklarını havaya  kaldırıyor. Korkuyorum önce; kesin bir şey olacak, polisler basacak, beni tutuklayacaklar diye tıkır tıkır kalp atışlarım, kupkuru olmuş ağzımla(heyecanlanınca, panik olunca böyle oluyorum) şarkının devamını getirip, gözlerimi patlatarak, hem salona bakıyorum, hem de kara kuru bileklerimle, damarları çıkmış elimi yumruk yaparak havaya kaldırıyorum. Benim yumruk onlarınki gibi dimdik durmuyor, hafif çarpık,eğri. Onların yumruğu daha güzel, bilekleri kalın kalın, gömleklerin kolları sıvanmış, Çok hoşlar. Beğenmiyorum kendimi. Ayrıca sesim nasıl da ayarsız, akortsuz çıkıyor. Selçuk, bir ara kulağıma fısıldayarak , “ en nefret ettiğim tarzı yakalamışsın. Ben Amerikan özentilerinden nefret ediyor, böyle yırtık kot giyenlerin yanından geçmiyorken , beğendiğim kız...”  deyip, yukarılara bakıyor, cümlenin sonunu getirmiyor. O anda yumruğum  içi boşaltılmış sucuk gibi aşağıya düşüyor. “Bari şu alnındakini çıkar”  deyince, Türk filmlerinde kadınların olmazsa olmazı olan o  sapsarı bantımı çıkartıyorum.
Haklıydı , sonuna kadar...
Sloganlar atıyorlar, alkışları, ıslıkları salonu inletiyordu. Heyecanlanmıştım, güzel bir şeydi Solculuk. Ben solcu olmalıydım, artık. Bu zamana kadar neredeymişim. Bu devlet ne menem bir şeymiş de ben fosur fosur uyuyor, yırtık kot giyiyor, kola içiyor, ağzımda cak cak cikletle, Madonna, Brother Lui Lui, Cherry Chery Lady  dinleyip, sorumsuz,  lümpen bir hayat yaşıyordum.  Biz ne kadar sömürülmüşüz, bu beğenmediğim işçilerin başına neler gelmiş,  gariban insanlar ne kadar haksızlığa uğramışlar ben sokaklarda zıplarken. Bana yazıklar olsun!

Neydim ben,  peki? Yırtık kotlular grubundan değildim,  Stüdyo 54”çülerden de, ev kızı da değildim, yazın Silivri'deki yazlığına gidenlerden de,  Neydim ben,  peki?

Ben bu dünyada yerimi bulmalıydım. Lise ikinin yazıydı ve kimliğimi aramaktan yorulmuştum ve çok zayıftım, pantolonlarımı hep sıkmak, büzmek zorunda kalıyordum. Üzerime giydiğim bluzlar dökülüyordu. Ve çirkindim.  Ve solcu olursam belki bunlar dikkat çekmezdi. Bol elbiseler giyerdim, odama Che Guevara posteri  asabilirdim.

Solcular az yemek yiyorlar hep çay ve sigara içiyorlardı. Şiirler okuyorlardı bir de birbirlerine. Herkes saygıyla dinliyordu birbirini. Benim arkadaşlarıma bu şiirleri okusam, üstüme atlarlar, sus, Ay,  ne kurbağası,  ne Metris'i deyip,  dalga geçerlerdi...

Kuzenimin evine daha sık gitmeye başladım. Benim arkadaşlarım gözüme çok ezik gözükmeye başladılar. Nazım Hikmet”i, Ataol Behramoğlu”nu tanımıyorlardı. Che Guevara'nın posterleri odalarında yoktu, krem rengi dede gömlekleri  yoktu. Bunlar benim arkadaşlarım olamazlardı. Hep yazlıktan ve değiştirdikleri sevgililerinden bahsediyorlar, çeyizine etaminden buzdolabı örtüsü işliyorlar, annelerine tencere takımları aldırıyorlardı. En çok merak ettikleri konu ise bekaretleri bozulurken canlarının  acıyıp acımayacağıydı...

Hep çay ve sigara içmek zorundaydım. Onlar öyleydi çünkü. Liseli kızlarla toplandığımızda on kişi bir porno filmi seyrederken, fal baktırıp, sigara içerdik. Marlbora'dan başkası yakışmazdı elime. Ağzımdan çekip aldı Selçuk, bir gün. Bunu içme, dedi.  Elime iki ucu açık bir sigara tutuşturdu. Baktım baktım, bir türlü içilecek kısmının neresi olduğunu anlamadım, güldüler.

Kuzenimin evinde herkes yattıktan sonra teybimizi  yanımıza alıyor,  sesini fazla açmadan, Ruhi Su, Ahmet Kaya dinliyorduk. Ahmet Kaya'nın şarkılarına bayılmıştım. Solcu insanlar ne kadar farklılardı, 'Öyle bir yerdeyim ki, ne karanfil ne kurbağa", şarkısının neler ifade ettiğini. "Saçlarına yıldız düşmüş , Koparma anne”  deki yıldızın ne demek olduğunu, onlardan öğrendim. Gece gündüz bu kaseti dinler olmuştum.

Doğum günümdü o gün. Kadıköy de hep beraber yürüyoruz, hava soğuk,  üşüyorum. Ama hala yakınlaşmadık Selçuk”la. Solcular öyle”aşkıım, yavrum”  deyip, sevgililerini sıkıştırmıyorlar yolda yürürken. Hatta o grupta kimin kimle sevgili olduğunu anlamak çok zordu. Göstermelik bir aşk yaşamıyorlardı.
Bana Hasan Hüseyin”in şiir kitabını almış,  duyarlı çocuk.” Bunu aldım sana , biliyorum okumazsın , tanımazsın ama" dedi. "Aaa,  olur mu, çok severim"  deyip gülümsedim, teşekkür ettim. İnanmadığını gözlerinden anlamıştım.

Çocuğa ne kapris yapmıştım, ne kadar ayrık davranmıştım, hatırlıyorum. Uyuzdum işte, uyuz.
Zamanla o gruptan tanıdığım bazı insanların hapse girdiğini duydum, çok korktum, çok üzüldüm. Ne yapacaklardı orada şimdi.

Onlar mutlu olsun diye hapishaneye çikolatalar, pembe, turuncu tshirtler, mini etekler, sigaralar sokmaya çalışıyordum , hatta onlara  hapisten çıktıklarında Lunapark”a götüreceğimi,  çay bile ısmarlayabileceğimi  söylemiştim. Gülümsemişlerdi(salaklığıma)

Perşembe günleri görüş oluyordu. Sıramı beklerken adli tutukluların yakınları, "sizinki neden içeride?"  diye soruyorlardı. "Siyasi"diyordum,  böyle öğretmişlerdi çünkü. Başımı dik tutarak  "Siyasi" dedim . Çingene kadın, “Vah vah..”  dedi,  ben sormadan “Bizimki Adliii” dedi, leş gibi kokularını salarak,  kırık bir Türkçe'yle."
"Aman,  çok iyi" dedim.

Selçuk”tan o dönemde haber alamadım. Bazı arkadaşlar da hapse girdiğini, tıbbı bıraktığını ve başında tek bir siyah saç kalmadığını söylemişlerdi.

Mektup yazsam, dedim.

Vermiyorlar mektupları dediler.

Yıllar sonra eski bir tanıdığa rastladım da onu sordum. Yıllarca yattığını ve birkaç sene önce çıktığını öğrendim.

Ne yapacak peki bundan sonra Selçuk,  dedim.

O başının çaresine bakar,  dediler.
Doğru, bakardı. O güçlüydü, o gençliğini hapiste bitirmiş, fesleğenli, karanfilli, kırlangıç kuşlu, ranzalı, sigaralı şiirler yazan genç çocuktu. Ve aklımda öyle kaldı. Benim için saçları hiç beyazlamadı onun...





14 Ağustos 2013 Çarşamba

BUTİK SEVGİLİ

Yeterince üzüldüm bu aralar. Gezi olayları, Ergenekon davası sonuçları,  aşk acısı, ölümler, hastalıklar derken,  yine birbirine karışmış,  bir türlü çözülmeyen yumaklara döndüm. 
Çok üzüldüğümde bağışıklık sistemim çöküyor, sonra da abuk sabuk rahatsızlıklar çıkıyor ortaya. Üzülünce ben, ben değilim. Bayram yatakta geçti , kilo verdim, o sıkıntıdan kurtulmak çıkmak için yattığım yerde ne yazsam diye düşündüm.  “Butik Sevgili” geldi aklıma. 

Yazdım, siz de okuyun gari...







Butik otellerle başladı bu furya. Sonrasında butik pastaneler , butik kuaförler , butik dershaneler çıktı. Her şey küçülüyor, özel ve elit oluyor. 'Minicik bir ev , minicik bir otel ama, sevimli,  size özel, kişiye özel" diyerek gözümüzde şirinleştirdiler hesapta.  Eee, tabii ki bol paralı bunlar. Her şeyin bir bedeli vaaar.. İşte böyle böyle  kandırdılar bizi. Ya adı “Sevgilim” olan ilişkilere ne oldu?  Kapının önünde beklemeler, mektup yazmalar, evin balkonuna müzik seti koyup, sözleri hep bizim için yazılmış olan,  bağırtmalı çığırtmalı şarkılara  ne oldu? Ah , ah . Rica ederim bana güzel günleri hatırlatıp, üzmeyiniz...Biz konumuza dönelim.
Butik sevgililerin ortak özellikleri:

Kendi evleri olur, asla ailesiyle yaşamazlar. Evleri genelde 1+1,  Stüdyo tipidir. Öyle bekar evleri gibi olmaz. Minimalist tarzda döşenmiştir. Gardrobun üstüne anneanne yorganları koymaz, mutfakta plastik yoğurt kapları biriktirmezler. Sehpada, masada örtü kullanmayı sevmezler. Yemek takımları son derece özel, kaşık ve çatallar genellikle gümüş kaplamadır. Yemeğin suyuna ekmek batırıp yemezler, hele parmaklarını hiç yalamazlar.
 
Yemekte çatallar bıçaklar en dikkatli şekilde tutularak yenir. Hele balık yiyorsa, mutlaka çatalını bıçağını ona göre kullanır. Mıy mıy, saatlerce... Samimi olmayan, hesap sorulmayan, gündelik esprilerin olmadığı bir yemektir bu. Butik sevgiliyle ense tokat- kıça parmak, gülerken kol sıkmak,  dizlerini dövmek, çırpınmak  şeklindeki davranışlar mümkün değildir. Yemekten sonra arabaya bindirmeden önce estetik vücut hareketleriyle. kapınızı açarlar.

Tuvaletleri asla kirli olmaz; Eee, çok normal. Adam planlı yaşıyor, hangi saatte kimi çağıracağı belli. Klozet kapağı umumi tuvaletlerdeki gibi sıçramış çiş ve dökülmüş tüylerle dolu olmaz. Neden bilmem ama bu adamların kıllı olanına, kıl dökenine rastlanmaz. Klozet kapağı götüne uygundur; kışın sıcak, yazın serin tutan, şekilli mekilli, orijinal tarzdadır. Havluları, klozet kapağı ve yerdeki taşlar son derece uyumlu renklerdedir. Cami fayansı gibi  desenleri asla kullanmazlar.Git, bak bakalım banyona,  seninki öyle mi?)

Her şey dahil olayı bu adamlarda yoktur. Öyle olsa zaten beş yıldızlı sevgili olurlardı. Butik bunlar, oğluummm.Yarım pansiyon yani. Bağlılık, sevgi, sizin sorunlarınıza çözüm bulmak gibi işlere bulaşmazlar.

Onları aradığınızda atlak bir şekilde telefona çıkmazlar. Adınızı ya da numaranızı gördüklerinde yattıkları yerden  sağ kol üstünde doğrulurlar ve "hımm, birazdan ararım" diye geçirirler içinden. "Aşkııımmm " diyenine henüz rastlanmamıştır.Böyle klişe terimler onların hayatı boyunca hafızasında yer etmemiştir. "Selam" diye açarlar genelde. 

Butik adına bakıp şirin, küçük, MİNİK bir şey beklemeyin. Bu tanımın fiziksel görünüşle hiç alakası yoktur.

Daima bakımlıdırlar; Teri, ayağı, ağzı kokanına rastlanmaz.

Butik sevgililer son derece hijyeniktirler. Öyle “ atın ölümü arpadan olsun” diye dalmazlar kadına. İlişkinin ortasında " ben bir eczaneye gidip, geleyim" diye,  ahmaklık etmezler.

İki üç hafta,  bazen de  bir iki ay aramayabilirler; Butik sevgili demek,  canı ne zaman isterse o zaman arar, demek. Telefonda adını gördüğünüzde heyecanlanmayın, size söyleyeceği cümle. 'Naber, nasılsın? Akşama yemek yiyelim mi?' den öteye gitmeyecektir.  Bu aslında sadece bir yemek değildir, ondan sonra  yüzde 100 adamın evine gidilecektir. Mesaj bellidir."Hazırlan,bu gece sevişeceğiz". Regl falan olmamanız lazım o gün.Adam haftalardır Japonya'ydı Brezilya'ydı derken,  gavurun ceo'larıyla uğraşmaktan yorulmuştur. Hormonları darmadağın bir kadın bu seyahat üstüne ona iyi gelmeyecektir. 


Eve gelince günlük takım elbiselerinden yavaş ve düzenli hareketlerle sıyrılırlar. Özellikle kravatını blues müzik eşliğinde, yavaş yavaş, önce gevşetmek sonra da tamamen çıkartmak suretiyle eline alıp, gömleğin kollarını da sıyırıp(e herhalde, butik sevgili kısa kollu gömlek giymez)  kendinden emin sakin ve seri adımlarla gidip, gardrobuna asarlar. Birazdan elinde bol buzlu viski bardağıyla gelirler. Butik sevgililer  bira içmez tatlım, dikkat et ! ve asla çorap çıkartmayı en sona bırakmaz.

Çok güzel yemek yaparlar. Ama öyle barbunyaymış, nohutmuş, efendime diiim  patates oturtmaymış türü değil; avokado yatağında pirinç salatası, kurutulmuş domatesli fesleğenli , Meksika fasulyeli salata gibi janjanlı yemekler yaparlar. Söylemeye gerek yok, organik beslenirler ve enginarla araları müthiş iyidir.

Asabi, sinirli, ısrarcı, arıza değillerdir. Zaten bunları ancak size normal sevgililer yaparlar. Bu adamın vakti değerlidir,  vaktini didişmelerle klişe kıskançlıklarla geçirecek kadar sıradan değildir.

Veee iç çamaşırlar; Beyaz slip giymezler (haa, şimdi CK sliplerini kastetmiyorum. Spor yaptıkları için onlara her türlü don yakışır. ) Ama daha sempatik görünsün diye mikili, çizgi film kahramanlarından oluşan baskılı boxerları da vardır.(Ee, biraz da ortamı ciddiyetinden uzaklaştırmak lazım, hatun kasım kasım kasılır yoksa)




Sabah kahvaltı hazırlamazlar; “Günaydın, aşkııım”  diye öpücükle uyandırmazlar. “Beraber uyudu benle,  ay artık her şey dahil sevgili olacak”  diye ümitlenmeyin.  Poker suratlı bir ifadeyle “günaydın, benim çıkmam lazım, sen istersen kal,  uyu biraz daha,  duş al, kahve var mutfakta”  der,  siz bunların içinden çekilecek, farklı anlamlara gelecek bir şeyler ararsınız;” ay,  bana biraz kal dedi, demek benimle beraber yaşamak istiyor , belki de evlenecek”  deyip, heyecan yapmayın. Olmaz, o-la- maz, değişmezler, değiştiremezsiniz.

Bu kadar vallahi, aklıma gelmedi  başka. Ofise simit geldi,  ben bir çay alıp, kalkayım
Kalın sağlıcakla …


5 Ağustos 2013 Pazartesi

AH, BERNA, AH!



Evlenince böyle oldu, değil mi? Oysa ne konuşmuştuk; gelinliği beraber seçecektik, dördümüz beraber evlenecektik. Gelinliğin altına postal giyecektik. Evlerimiz aynı apartmanda olacaktı. Sabahları kahveye gidip birbirimize,  dedikodu yapacaktık. 

Ne oldu Berna?

Nişan yüzüğünü taktığın günün ertesi değiştin ama sen bunun farkında değilsin. O yüzüğü taktıktan sonra sana ne oldu bilmiyorum? Caddede içtiğimiz kafeler, adalar, gece eğlencelerimiz birden bitti.  Tamam,  nişanlandın biliyorum, ama tüm zamanını o kel kafalı , devamlı sırıtan, göt suratlı  adamla mı geçirmen gerekiyordu?

Nişanlandıktan sonra tek bir gününü bile bize ayırmadın, bunun ne kadar saçma salak olduğunun farkında değil misin? N’olur insan nişanlanınca? Köle mi olur Berna, eve mi kapanması gerekir?  Donla göt gibi o herifle olmaktan sıkılmadın mı?  İnsan 24 saat birisiyle nasıl olabilir?  Bak simdi, aşık olsan inan bir şey demeyeceğim ki olmadığını çok iyi biliyoruz. "Evlenmem lazım" deyip,  gittin internetten buldun o herifi. Adam da hayır der mi, zengin kız,  eğitimli, güzel, sessiz sakin ve salak. Ben, deli gibi aşık olduğum zamanlarda bile sizi bir kenara adamı bir kenara koyardım. Kızlarla yaptığımız sohbetin güzelliğini hangi erkekte buldun, Berna?

Özlemiyor musun, o çılgınca eğlendiğimiz günleri,  ne gaddarsın be,  Berna.

Kucağımda ağladığın günleri de unuttun, değil mi?

Senin yüzünden o sapık Yılmaz'ı görmek için her Cumartesi  Divan'a gidip, o saçma sapan içkilere para vereceğime bir yazlık alır, sen de önünden denize girerdin( o sik kafalı kocan olmadan, tabii. )

Ben seni hiç kırmadım, hiç yalnız bırakmadım,  Berna! Ama sen beni o şerefsiz,  psikopat Murat”tan ayrıldığımda o berbat halimle tek başıa bıraktın, Sen adam değilmişsin, Berna.
Bir de sana onca lafı söyledim diye çektin gittin. Ben onca lafı neden söyledim hiç düşündün mü,  Berna?   Dediklerimde doğruluk payı yoktu,  değil mi? Yalan mıydı, koca bulunca bizimle ilişkini kestiğin?  Kaç kere bir kahve içtik Berna,  nişanlandığından beri ? hiç kere.

Ah, Berna, Ah!

Seni ne çok severdim. Kardeşimdin sen benim , arkadaşım değil. Kokunu bile özlerdim. İçine sok  beni desen, sığdırırdım;  miniciktin zaten Berna.

Nikah günün muhteşemdi Berna. Allah aşkına , kaynananın giydiği o  kıyafet neydi,  Berna? Sana bu kadar mı değer veriyor? Artık kumaşları toplamış pazardan,  gitmiş mahalle terzisinde elbise yaptırmış. Ya ayağındaki terliklere ne dersin? Evet, terlik. Görmedin mi Berna? Aynısını annem geçen hafta pazardan 15 TL” ye almıştı. Nikaha terlikle gelinir mi,  Berna?. Topukluydu gerçi diyeceksin ama terlik işte. Bir de ben o koca bileziği takarken gözlerini bana doğru nasıl belertti,  sen görmemişsindir kesin,  koca ağzın kulaklarındaydı evleniyorum diye.  Evde o çok sevdiğin kocanla düğün videonuzu izlerken dikkat et kaynananın bakışlarına. O ne taktı sana?  gözlerim pırlanta kolye,  gerdanlık bir şey aradı. Ne kolyesi ne gerdanlığı? gitmiş anneannesinden kalmış mış bir uyduruk inci kolye takmış.  İnan bana ablamın kayınpederi Hüseyin amca hacca gittiğinde üç beş tane aynısından getirmişti.

Ah, ah. Böyle işte. Bir kuru evlilik cüzdanına gittin, Berna.  Seni istemeye geldiklerinde beni çağırsaydın onlara iki laf çakardım. Oğlunuz kümes gibi evden trilyonluk (eski parayla) daireye taşınıyor,  takın şu kıza bir pırlanta gerdanlık, elin günün önünde gururu okşansın, diye 
Akrabalarına hiç girmeyeyim Berna, bu kadar tuhaf insan nasıl bir araya gelir sirke gitsen bulamazsın.  

Pehhh.... Bunlara boklu sosyete diyorum ben, Berna. Hadi , diyelim takı takacak parası yok. İnsan bir Fildişi Sahillerine, Maldiv adalarına filan götürür balayına. Sırf bizim taktığımız 4 bileziği satsan dört gecelik otel paran çıkar( tabi,  o sik kafalı kocan da götünü gere gere otelde gezer., pis beleşçi) Ama ne olmuş?  bir akrabalarının Ayvalık”taki yazlığına götürmüş. Yuuuhhhhh.....
En son hadi büyüklük bende kalsın diye aradım seni, utanmadan soğuk soğuk konuştun. Ulan, o kadar lütfedip aramışım , ağzını gere gere ne konuşuyorsun. Doydun mu o kel kafalıya?  Allah bilir seni mutlu edemiyordur o herif. Kokuyordur, sevişir sevişmez uyuyordur. Öyle salak bir tipten özel bir ilgi beklenmez. 
“Bebek var mı?”   dediğimde “ yok”  dedin. İki sene oldu Berna, hala ne duruyorsun, vaktin geçiyor. Tüp müp bi şey yapın. ( Tüp de para ister tabii, unuttum.) O adamdan çocuk da olmaz zaten, zürriyetsizin tekidir o. Olsa da düşük zekalı, eblek eblek gülen bir çocuğun olur. Hiç olmasın, boş ver. Diyelim hamile kaldın, sonra hemen sepetle o herifi. O, çocuğa bakacak parayı da bulamaz. Son iş yerinden de ayrılmış. Bak, buraya bloğuma yazıyorum  o adam senin ona bakmanı istemezse yarın bir gün, ben de betty değilim.

Haa, bir de o ismini (telaffuz bile etmek istemiyorum) kısaltıp,  daha sevimli hale soktuğunu sanıyorsun ya o herifi, boğazını sıkasım geliyor o zaman.

Ne dedim, heh. Sen hamile kal , adamı da sepetle. Başka bir boka da yaramaz o adam!
Hadi görüşmeyiz , Berna.

Ayıp ettin  Berna, hala seni affetmiyorum.

Umarım ölmeden önce görüşürüz.


17 Temmuz 2013 Çarşamba

SEVGİLİ OLAMAYIZ, ARKADAŞ KALALIM.

"Sevgili olamayız, arkadaş kalalım”  kontenjanından bir kişi daha katıldı hayatıma.

Bu sefer tamam, elektrik tuttu, hatta cazır cuzur sesler çıktı onun gözlerine bakarken, hart hurt yaptı kalbim. Geçmişi, geleceği beni ilgilendirmiyordu. Geleceğe fazla güvenmiyordum, gelecek yoktu benim için. Sürekli ani ölümlerle karşılaşan biri olarak bu çok da anormal bir durum değil...

Her şey sabahın köründe duş teknesinden düşmemle başladı. Ayağımın paspasa takılmasıyla diğer ayağımın da duş teknesine çarpmasıyla sağ ayak bileğimde iki tane güvercin yumurtasından hallice şişlik belirdi. Evde yalnızım;  ağlarım ağlarım,  eski sevgililerimin adını yüksek sesle anons ederim ama ne duyan,  ne gelen olur. En sonunda kapıcı Rıza'da karar kılarım. Ama onun da götünde pireler uçuşuyordur şimdi. Yasa dışı bir aşk yaşamakla meşguldü son günlerde; hayatta uyanmaz. Hem,  n'apıcak ki beni? Kucağına mı alacak? Akşamdan soğan yemiştir, leş gibi kokar şimdi. Aklıma buzluktaki buz kalıbım geliyor, bana bir tek ondan hayır var.  

Bornozla yatağın içinde ağlarsın, "zaten yalnızım, bir de bacağımı kırdım,  bak, kimse yok ilgilenecek. Aynaya bakıyorum, halime ağlıyorum, canım yandıkça daha da ağlıyorum. Yıllık ağlama kapasitemin limitlerini aşıyorum. Ya başımı taşa çarpsaydım, çırılçıplak yatacak kalacaktım taşların üstünde; beyin kanaması geçirip, ölecektim, kaç gün sonra bulacaklardı ölümü. Çırılçıplak! Aman ya Rab bim!

Önemli işlerim olduğu için işe ağlaya sızlaya gittim. Akşama kadar güvercin yumurtaları küçülmeyince bacağımı gören kardeşim” derhal hastaneye gidiyoruz”  diyerek başladı sağı solu aramaya. İki gün sonra tatile çıkacağız , sorun çıksın istemiyoruz , korkudan da bir şey diyemiyorum kıza, ‘ of poff , iyi , tamam” deyip,  kabul ediyorum.

Buldu bir hastane, yürü gidiyoruz dedi. Giyindim, süslendim. Bir şeyim yok,  bak , gayet iyi durumdayım demek istiyorum kıza,  yoksa  tatile gidemeyeceğim.

Şeker mi şeker,  güleç yüzlü,  komik suratlı bir doktor gelmesin mi yanıma. Kız boşuna ısrar etmemiş gidelim diye. Bu saatte , bu adamı görmem hayra alamet değil. “Ya” dedim, ” duştayken düştüm  ama bir şeyim yok. İyiyim,  kardeşim zorla getirdi, çıkık filan var mı diye. Bence yok ama siz bir bakın” dedim.

En güzel gülümsemesiyle gözlerime baktı. Bense taa irisinden başlayıp,  göz sinirlerine doğru delip geçtim; orada biraz soluklandım. O  bir şeyler dedi ama ben hiç dinlemedim.
Amaan, dedim,  doktor  işte,  benim gibi,  hatta beş bin kat iyisi hatunlar geliyordur buraya. Herkes bu adama sarsa,  adam ölene kadar yalnız kalmaz. Hem,  neyin nesi  belli değil.
Gerçekten dediklerinden hiçbir şey anlamadım. Çünkü sadece gözünün  irisine takılmışken, Onun üstündeki formayı çıkartıp,  kot pantolon ve dar bir gömlek giydirip beni hastane çıkışında beklediğini, içmeye götürdüğünü, gözlerimizin içine bakarak rakı içtiğimizi, gelinliğimin modelini, düğüne akrabalardan kimleri çağırabileceğimi(gerçi yarısı öldü) planlamıştım. Akşamları ben kitap okurken arkadan sarılır, gözlerimin içine bakar, bir şey söylemeden saatlerce bakışırız. Bu adamla çok güzel bakışılırdı. Ay, neyse,  adam bir şeyler diyor galiba...

“Bir şeyiniz  yok” , dedi.  “ Çok uğraştım bir yerlerde kırık bulmak için, ama siz haklıymışsınız” dedi.( Gülerken tavşan dişleri çıkıyor ortaya ve ben hep tavşan dişli erkeklere aşık oluyorum)
Espri de yaparmış, ne güzel ne güzel...Kemik isimlerini ne kadar da seksi söylüyordu, benim ne kadar seksi organlarım varmış öyle.

Kırık mırık olsaydı,  birkaç kere daha gelirdim ama  adam böyle deyince, kendimi yere atıp, bacağımı çat diye iki  yerden çatlatmak istedim oracıkta. Sonra günlerce yok alçıydı yok alçının  alınmasıydı  derken biz onunla samimi olacaktık. Tüh, bi bokum yokmuş.
“Bunları sürün”  falan dedi, ama kaç dakikada bir sürüleceğini  filan kardeşime dönerek' sen not al' deyip,  irislerinde  gezmeye devam ettim...Hastaneden çıkarken ne olur adımı seslense şimdi,  ben de dönsem topallaya topallaya,  ona doğru koşsam, sarılsam diye düşünürken  resepsiyondaki kız, "kimliğiniz hanfendi "diye seslendi ve eve gittim...

Aradan bir  hafta geçmişti ve ben onunla rakı sofrasındaydım. Ne güzel gülüyordu Allah'ım,  bana ne güzel bakıyordu,  ikimiz de ne çok seviyormuşuz  Zeki Müren”i, şak şukayı.
İkimiz de İstanbul'dayken nasıl bu kadar uzak kalmışız. “Bunca zaman neredeydin?” dedi. Vallahi, psikologlara psikiyatristlere gitmekten bacak kısmına sıra gelmedi, işte filan,  dedim.(demedim tabii)

Evet, olmuştu, bu sefer emindim. Aynı hat üzerinde giden metrobüsün ön tekerlekleri gibiydik. İçtiğim en güzel rakıydı, yediğim en lezzetli favaydı. Gülümsedik... ellerimizi uzattık,  masanın ortasında buluşturduk. Ne çok şeye güldük o gece.

Oradan ayaklarımız  senkronize şekilde Kadıköy’deki en sevdiğim (en son ölen sevgilimle gitmiştim) o bara doğru hareket etti. Evimizin salonuna girer gibi, sanki her gece oturduğumuz üçlü kanepeye gider gibi aynı yere yöneldik.  İçkimiz biraydı, burası iyi mi, sen ne içersin, tuvalete seninle gelmemi  ister misin,  filan diye hiç sormadık birbirimize. Aynı anda dans etmeye başladık. Birbirimize gereksiz kibarlık göstermeden istediğimiz gibi olduk. Masanın bir ucundan birbirimize mesajlar yazdık ergen aşıklar gibi.

Bu gece biterse o bir daha geri gelmeyecek diye korkuyordum; çakralarımı açtı, korkularımın sebeplerini söyledi, gülümsedi bana, çok sıcak çok içten olduğumu söyledi. Ve ben yabancı birinin yanında öyle güzel soluk alıyordum ki, oksijen o akşam sadece benim için harekete geçmişti...

Yazın yarısına gelmiştik ve hayatımda ilk kez bir yazı sevgilimle  geçirecektim; emindim.
Ertesi gün ve daha ertesi gün de beraberdik. Taksim'de gaz istilasına uğradık; koştuk, kaçıştık, zıpladık, saklandık,  bağırdık, güldük.

Yani normal insanmışım ben de,  bunların hepsini bir günde yapabiliyormuşum. Güzel bir arkadaşmışım, sıkıcı değilmişim, korkak değilmişim. Bu  şehrin binlerce kez bastığım taşları yeni döşenmiş, leş gibi çorbacıdaki  çorbacı ne kadar da güler yüzlüymüş, tinercilerin içine işedikleri han ne kadar da huzur doluymuş, saz çalan adam ne kadar başarılı, ne kadar içtenmiş, lahmacun ne güzel kokarmış, kokoreç o kadar da iğrenç değilmiş. Meğer bu şehir ne kadar seksi, ne kadar duygusal ne kadar muhteşemmiş. Akşamları, insanları ne kadar canlıymış . Meğer ben ne kadar güzel  bir kadınmışım, ne kadar güzel bir insanmışım...

Onunla nefes almaya yeniden başlamıştım; eski sevgililerini, eski eşini sormak gelmiyordu aklıma, ne önemi vardı ki. Yürümüyor, zıplıyor ve uçuyordum. Tam dört gün sürdü.
Sonra ‘ Benim çocuklarım var,  bu iş ilişki boyutunu almaya başladı. Seninle ciddi bir ilişkiye giremem. Sen  çocuk istersin,  biliyorum ama benim iki tane çocuğum var, ve bir tane daha  düşünmüyorum. Evlenemem, ciddi bir beraberliğe giremem, kimseye güvenim yok” klişelerini binbeşyüzüncü kez bir kez de ondan duydum...

Çay içiyordum bunları söylerken;  peynirlerle oynadım biraz; ekmeği minik minik bölüp, tabağın içine doldurdum. “Bir sigara alayım, geleyim” dedim...

Herkes gibiydi; aynıydı, sıradandı,
Herkes gibiydi; korkaktı,
Herkes gibiydi; planlıydı
Herkes gibiydi; elimi uzattığımda,  kaçalım dediğimde kaçamayacaktı. Yine ben bir beden büyük gelmiştim....

İstanbul kokmaya, kalabalıklaşmaya, havası ciğerlerimi sıkıştırmaya,  kornalar rahatsız etmeye başlamıştı.

Sigara tatsız, içki mide  bulandırıcı, müzik baş ağrıtıcıydı. Yemekler kötü kokuyordu, insanlar asık suratlıydı, her şey sahteydi. Yemek vermem için  gözümün içine bakıp şirin olmaya çalışan şu kedi amma da yılışıktı.

Çocuk istemiyorum, sevgili istemiyorum, aşk istemiyorum, evlenmek hiç istemiyorum.
Alın şu kirli spermlerinizi kedilere kuşlara köpeklere atın.  Çocuğunuz olmaz benden, belki bir canavarınız olur. Ne kıymetliymiş spermleriniz anasını satayım...

Ve bir kişi daha katıldı” sevgili olamam,  arkadaş kalalım” grubuma.
Hadi hayırlısı...
Ya da ben bir evleneyim, çocuk yapıp, tekrar geleyim bu hayata,  hı? O zaman daha çok prim yaparım.

24 Haziran 2013 Pazartesi

20 ile 40 YAŞ ARASINDAKİ FARKLAR





20‘li yaşlarda; Hamburger, sosis, patates tava, pizza, ketçaplı mayonezli her şey.

40’lı yaşlarda; Enginar, kereviz, pırasa, suşi, haşlanmış lahana suyu, brokoli, şalgam suyu, boza, salep, koruk suyu, maden suyu, turşu suyu, ayran.


20’li yaşlarda;  Mango, Zara, LC Waikiki, GAP, muhtelif semt pazarları

40‘lı yaşlarda; Atalar, Beymen, Net work, Fabrika, İkiler Tekstil, Vakkoroma, Vakko, Mısırlı, Marx and Spencer, özel terziler.



20‘li yaşlarda; Otobüs, Vapur, Tren, Metrobüs,  Arkadaşın arabası, Otostop, Dolmuş

40‘lı yaşlarda; Kendi arabamız, taksi, özel tekne, deniz taksi, özel uçak




20‘li yaşlarda; Mc Donalds, Burger King, Starbucks ,Havelka, Benzin cafe

40’lı yaşlarda; Villa Bosphorus, Lacivert, Vogue Restaurant, Tike Restaurant, Günaydın Restaurant, emekli lokalleri,


BUZDOLABINDAKİLER;

20’li yaşlarda; Bira, su, kola, meyve suyu, konserve ton balığı, kavun

40’lı yaşlarda; Vişne kompostosu, pırasa, domates salçası, tatlı biber salçası, acı biber salçası, buzlukta dondurulmuş, ayıklanmış vişne, barbunya,

ECZANEDEN ALINANLAR

20’li yaşlarda; Prezervatif, hamilelik testi, güneş yağı, oje

40’li yaşlarda;  Kayganlaştırıcı, Ağrı kesici, tansiyon ilacı, dil altı hapları,



20’li yaşlarda; Playboy Dergisi, Çalıkuşu, Agatha Christie romanları, Mizah dergileri, Konusu vampir olan tüm kitaplar

40’lı yaşlarda; Bahçe Düzenleme Sanatı, Ev dekorasyonu, Kuş ve Kedi besleme Sanatı, İslam Medeniyetleri, Arapça ve Osmanlıca dili, Yunan Mitolojisi, Şiş ve Tığla Örgü örme teknikleri,”Nasıl Prostat Oldum”, “Emeklilik Anılarım”



20’li yaşlarda; Sabah sahilde; tostlu çaylı kahvaltı. Öğlen sinema. Akşamüstü rakı balık, sonra cluplar sonra işkembeciler

40’lı yaşlarda; Sabah brunch. 2.30 da brunchtan kalkış. 4’te uyku molası. Akşamüstü çay, bisküvi. Akşam yemeğinde anne babaları ağırlamak. Sonra uyku.
Cenazeler, mevlutler.



20’li Yaşlarda; Bodrum, Paris, Tayland, Mısır, Amerika, İtalya

40’lı Yaşlarda; Yalova Termal Kaplıcaları, Şifalı sular, Edirne Camiler turu, Şile Ağva turu, Otobüsle on günlük Orta Avrupa Turları, Konya Mevlana Gezisi, Karadeniz Turları, Hac ziyareti.


20’ li yaşlarda; Basketbol, Yüzme, Paten, Futbol, Buz pateni, kayak, snow board,

40’lı yaşlarda; Jogging, Streching, hafif yürüyüşler, tempolu yürüyüş ve hızlı yürüyüş, yelken,





20’li yaşlarda; Mini deri etek, kot etek, yırtık blue jean, kloş mini etek, dar body, göbeği açık t-shirtler, sivri topuklu ayakkabı ve çizmeler,

40’lı yaşlarda; Bol tunikler, Bol kadife pantolonlar, düz ortopedik ayakkabılar, düz klasik kotlar, bol t-shirtler, eşofmanlar, kapitone desenli kabanlar.


SEVİŞİLECEK MEKANLAR;

20’li yaşlarda; Arkadaşın evi, Araba, Barların tuvaletleri, apartmanların bodrum katları,  Otoparklar, Deniz kenarı ve kayalıklar

40’lı yaşlarda; Yatak odasındaki yatak













29 Mayıs 2013 Çarşamba

JULIA ROBERTS ÇİZMELİ BODRUM MACERASI








Eğlenceli bir şeyler yazsam, sararmış kitap yaprakları gibi  olmuş ruhuma iyi gelir mi acaba? Bir deneyelim...
İlk kez Bodrum'a gidiyoruz, Kız kardeşim ve ben. Bodrum'un en popüler zamanı. Evdekilere  iş yerinin kampı diyoruz. Eee,  anne baba bu, merak ederler.  İçleri rahat etsin diye  söylenebilecek en tatlı yalan.
Tatile hazırlık safhası bir ay sürer mi, o zamanlar sürer. Üç bavulla gidiyoruz. Birkaç bikini ve o bikiniyle uyum sağlayan terlik ve oje. Bikini pembeyse pembe oje, beyazsa beyaz oje şeklinde. Gündüz şu şortun üstüne şu t-shirti giyeriz diye yatağın üzerine seriyoruz kıyafetleri;  onun üzerine  hangi kolye hangi  küpe gider diye  ciddi bir çalışma yapıyoruz.

Sıra geliyor gece kıyafetlerine. Halikarnas disko yıllardır bizi bekliyormuş gibi profesyonel hazırlıkları yapıyoruz. Kalçalara kadar uzanan latex çizmeleri de evde bırakmak olmaz, yazık , dolapta durması için almadım onları.(zaten bir maaşımı ona yatırdığım için, başka ayakkabı seçeneğim de kalmadı. Bir de paletler vardı bak)

Otobüse binerken heyecandan sıçmak üzereyiz.  Gece uyanıp, birbirimize bakıp, salakça gülümsedik demiyorum, çünkü bunu yapmak için arada bir uyumak lazımdır. Şoför, servis yapan elemanlar  ne kadar iyi ne kadar sevilesi geliyor gözüme. Şimdiden kaşık pozisyonuna geçmiş çift,  tek başına iki kişilik koltuk almış zengin teyze,  herkes ama herkes çok güzel çok sevilesi.  Uyuşturucu içmişim gibi öyle güzel geliyorlar ki  gözüme. Halbuki arkamdaki çift  bildiğin paçoz , kadın da halk tipi, Muğla'lı bir teyze. Öyle kırk yılda bir rastlanan tiplerden değil. Şoför de öyle;  mavi gömlekli, tipik Varan şoförü işte.  Adamlar sanki sırf beni Bodrum’a götürmek için o koca otobüsü kullanıyorlar. Acıyorum onlara, sevgi göstermek, övgüler, methiyeler düzmek istiyorum,  yoksa Bodrum’a kadar manik krize gireceğim bu mutluluk sarhoşluğundan.

On iki  saat süren otobüs  yolculuğundan sonra ilk kez geldiklerini  metrelerce uzaktan anlayabileceğiniz üç bavullu iki kız, eblek eblek etrafına bakıyorlar,  şu tarafa mı gitsek bu tarafa mı diye.  Bir genç yaklaşıyor yanımıza. (Ay,sanırım Bodrum valisi gönderdi bunu)

“Otel ayarladınız mı?  Ayarlamadıysanız, buyrun bu kartı., arkadaşımın yeni açtığı otel. Bu kartla giderseniz size indirim yapar” diye elime bir kartvizit  tutuşturuyor . "Ay , görüyor musun kardeşim, bizim sosyete olduğumuzu anladı ve lüks bir otel adresi verdi" diye şebek gibi sırıtıyoruz ve adama bu nezaketinden dolayı teşekkür ediyoruz. Şehrin karmaşasından kaçıp, bulduğu ilk tatil beldesine hevesle saldıran, orta sınıf, şehirli olarak, "buraların insanları böyle diyorum işte, doğallar, iyiler" :P
Taksiye atlayıp, en önemli referansı verir gibi “Mavi otel”  (isim uydurma) lütfen, diyoruz . “Hangisi?”  diyor, şoför , Otel mi, motel mi?

“Yok canım,   ne moteli, şu sahildeki “ diye üstüne basa basa söylüyorum daha önceden gitmiş gibi. Motel daha küçük bir şeydir ve biz oraya gitmeyiz hem.

İki dakika sonra dar bir yolun başında bırakıyor şoför bizi. “Buradan yürüyün, araba girmez oraya” diyor. O Temmuz sıcağında,ayağımda  dolgu topuklu ayakkabılar,  içine üç şişman adam cesedi tıkılmış gibi ağır bavullarımızla,  sürüne sürüne yürümeye başlıyoruz. Daracık bir yol , iki kişi anca sığar. Yolun yanı duvarlarla çevrili ve hiç bir yer gözükmüyor. Heyecanla yürüyoruz beş dakika kadar. İkimiz de bir yorum yapmıyoruz , ama ben üç dakika susmuş olmanın o derin hüznüyle

 “Kimse yok , farkında mısın” diyorum,  kardeşime. O da ,” ee, tabi”  diyor “şimdi herkes uykudadır, gece içmiştir onlar, geç yatmışlardır”. Yıllardır otellerde kaldı ya,  bıcırık.
“Hee, diyorum. “Tabii , nasıl aklıma gelmedi. “
Bu sessizlik sürüp gidiyor, kapımsı bir yerden geçiyoruz etrafımıza bakınarak;  Açık bar gibi bir yerde, genç çocuk  isteksizce kirli bir bezle bardakları siliyor; gülümsüyoruz.

“Bu kesin otelin taşeron firmasının elemanı, işçiler için kahvaltı hazırlıyordur” diyorum, kardeşime. Cevap yok. Başımı sağa çevirip, butik otel arıyorum. Bikinilerle gezen genç kızlar, kaslı vücutlu, boxer mayolu, elinde kokteyl havuzun kenarında seksi bir şekilde duran erkekler...(Bunlar butik otel tipleri değil, biliyoruz herhalde ama o zaman öyle canlanmıştı kafamda. İçinde bir sürü butik barındıran otel)
Yüz ifademizi acaba bir kareye sığdırsalar şu anda baksam,  güler miydim?
Bir havuz vardı, evet;  koşarak gittim yanına. İçi yemyeşil yosunlarla kaplı(bak, eğer yalan söylüyorsam biraz sonra anlatacağım adam olayım) bir sürü de böcek var içinde. Şaşkınlığım devam ederek havuzun yanında taşlara uzanmış, üzerinde battaniye (EVET, battaniye) olan yaratığa(adama yani)  bakıyorum. Bir adam, horlayarak uyuyor. Pörtlek gözlerim araştırmaya devam ediyor. Barakaları görüyorum, işçi barakaları işte bildiğin. Oteli sorduğum çocuk beni peşine alarak o tarafa doğru götürüyor. O kapı başka bir yere açılıyor olmalı, tabii. Oradan geçince pırıl pırıl otelle karşılaşacağım.
Kapı gıcırdayarak açılıyor. Yere yakın, yatağımsı bir şey ve üzerinde –bundan sonra ne zaman görsem tiksineceğim- kahverengi çizgili, takır tukur olduğunu buradan hissettiğim battaniyeler serili bir hücre.
" Bu ne?"  diyorum.
"Burası"  diyor çocuk," iki kişilik de var isterseniz tek kişilik de"
Yok ben suit alayım acaba bunun suit olanı var mıdır  diyorum.
Kardeşimle bakışıp, o günün ilk acı gülümsemesini yaşıyoruz. Ağzım açık kaldığı için dudaklarımın kuruduğunu hissediyorum.
Öyle mi lafı? Kendi kulağıma geliyor, demek konuşmuşum.
Artık eminim, bizi birazdan buraya kapatıp, işçilere satacaklar. Olan üç bavuldaki kıyafetlere olacak, hiç giyemeden onları...Of, aman aman. Adamlar bizi yakalayıp, bir şey koklatmaya çalışmadan kaçılacak yer arıyorum. Genç çocuğa sempatik ve aptal görünüyorum ki, kaçacağımızı anlamasın, bu arada ben düşüneyim. Duvardan atlasam diyeceğim mümkün değil etraf zaten gözükmüyor. Yola en az beş dakika yürüyeceğiz ve ben gerçekten çok korkuyorum. Annemler haklıymış bizi yollamamakta diye bir cümle geçiyor o kuş beynimden. Kandırıldık satılıyoruz. Kardeşime yazık o daha okuyor, hayalleri vardı. Ve buraya gelmeyi ben istedim. Kız bana güvendi. Allah”ım ne olur, daha gelinlik giyeceğim, aşık filan olacağım.
Bize kafasını kaşıya kaşıya yer göstermeye çalışan çocuğa gülümsüyorum en tatlı halimle. "Olmazsa, soğuk bir şeyler içelim" diyorum,  kardeşime; dinleniriz, yorulduk.( Bizi kaçıyor sanıp,  paniğe kapılmasınlar, acil hareket etmesin bu adamlar diye,  sonra da yavaş yavaş şu yokuştan aşağı bavullarımla uçarım.)
 "Ha,  ne kadardı geceliği?" diyorum,  çocuğa,  bizi salak sanmaya devam etsin  diye.
Pişkin çocuk "Normalde 85 ama madem bu kartla geldiniz, size 55 olur "diyor.
O gün gülemedim ama lütfen müsaade edin, bahçeye çıkıp kahkahamı atayım. İçime dert oldu.
Heh. Güldüm , geldim şimdi.
Ya,  ne oteli, ne odası, ne barı, ne havuzu?  Siz burada ne yapıyorsunuz ?Amacınız ne? Şu battaniyeyle havuzun kenarında yatan adamın  tam olarak orada olma sebebi nedir?  Kart veren adam!  Sen kartını verdiğin yeri gördün mü? Utanmaz mısın hiç?
Annem babam geliyor aklıma, ağlamak istiyorum. Sen bizi pamuklara sar büyüt, kurttan kuştan kolla, yolla kendi ellerinle Bodrum'a kurbağalı havuza...

Biz Halikarnas diskoya gitmek, Julia Roberts çizmelerimizi, deri eteklerimizi giymek için çabalayan iki masum genç kızız, Bodrum güzelmiş diye geldik. Yapmayın, etmeyin iç nidaları arasında kendimi yokuştun aşağıya koyveriyorum. Caddeye ve insanlara kavuştuğumda ilk otobüsle eve dönebilecek durumdayım. Ama olmaz,  kardeşimin hayallerini yıkamam. Kalmalı ve mücadele etmeliyim.
Heyecandan dudaklarım kuruduğu kalbim gümbür gümbür çarptığı, soluksuz kaldığım için normal ses tonuma uygun bir ton bulmaya çalışarak
“Canım, bundan anneme söz etmeyelim sakın , olur mu”, diyorum.
Gözleri dolmuş kızın.
“Olur, olur” diyor. 
Bir banka oturup, sigara içiyoruz hiç konuşmadan. Bunun üstüne ne konuşulur ki zaten...
Bu arada,  orada giymek için aldığım kıyafetlerden birini buldum dolabımda. Böyle iki üç parça saklıyorum ben hatıra olarak. Üşenmedim bavulumda getirdiğim şortum ve Julia Roberts çizmelerimi fotoğraflayıp, koydum aşağıya.  Hikaye daha bir canlı olur hem, değil mi?:P
Heyt be , Bodrum. Ne güzeldin sen!




9 Mayıs 2013 Perşembe

YAZAR NASIL OLMALI, SÖYLE BANA






Bir şeyler yazdıysanız, kitabınız varsa, yazmaya çalışıyorsanız, edebiyatla ilgiliyseniz, bazı insanların sizden beklentileri olur. Kendilerinde olmayan bazı sıfatları  yapıştırmak isterler üzerinize. Onlara göre cool durmalısınız mesela ve daha pek çok şey...

Bir adamla buluşmuştum ben, çok güzel görüneyim diye postiş saç takmış, daracık bir pantolon, pembe topuklu ayakkabılar ve üstüne de beyaz bir manto giymiştim. Yüzümdeki bütün uzuvları da boyayıp, gitmiştim. “ Beni görür görmez,” Ben seni  yazar sanmıştım, sen bildiğin plaza kadınıymışsın, çıt kırıldım bir şeymişsin, yavv” demişti. Üstümdekilerin hepsini çıkartıp, “ya,  ben güzel ve şık görünmek istemiştim, yoksa bunlar benim tarzım değil, üstelik bir sürü para harcadım, artı, ayak tırnaklarım içeride eziyet çekiyorlar”  demek istemiştim.  Ee,  o zaman niye giydin dese, "sana güzel görünmek için" de diyemezdim, salakça gülümsemiş ve bundan  sonra yazdığım,  yazacağım her şeye lanet etmiştim.  Hatta tekrar görüşmek üzere mesajlaştığımızda”geçen seferki gibi rüküş gelme, yazar gibi giyin”  demişti. Yuhh!!!

Yazmakla, yazarlıkla ilgisi olmayan insanların. yazar deyince oturttukları bir şablon var kafalarında. Bu imajı bozup bozmamak size kalmış. Ancak kendinize cool bir yazar havası vermek istiyorsanız, dikkat etmeniz gerekenler var.





Bazen kendimi çok meşhur değil ama çok beğenilen, saygı duyulan, ulaşılmaz bir yazar olarak  hayal ediyor, oyun oynuyorum Cihangir”de bir kafede otururken. Kağıt kalem çıkartıp, başlıyorum yazmaya. Yazdıklarım da “ akşama eve giderken Nil”i ara, pantolonunu terziye verecekti, vermiş mi, sor. Spordaki yakışıklı adamın sevgilisi var mı diye sorulacak, unutma”  Bir yandan sigaradan nefes çekip, püff diye savuruyorum çayları tazeleyen adamın yüzüne doğru. Cep telefonunu oldum olası sevmem, masanın üstüne koymam. Sıkı bir yazar cep telefonuyla, mesajla uğraşmaz. Sigaranın olmazsa olmazı çaydır bir yaar için. Uzun bir kaşkol takıyorum ilginç desenleri olan, uzun bol elbise, altına da postal,  al sana yazar! 




İŞTE,!  OLMASI GEREKENLER , OKUYUN BAKALIM.

·          Çok hüzünlü duracaksın; Öyle herkese gülücükler dağıtmayacaksın, Sen bir yazarsın, pazarda mal satmıyorsun. Yazar dediğiniz ağır durur, show yapmaz, dikkat çekmeye çalışmaz.

·         Kahkahayla gülmeyeceksin; İstersen gül, bana ne ama hemen ekşi sözlükte, “Ay,  ben onu gördüm, gencecik oğlanları karşısına almış, kur yapıyordu koca kadın, onun ne yazdığı belli ” diye yazacaklardır, haberin olsun. Herkes kahkahayla gülüyor zaten, sen melankolik, gizemli ve başka dünyada yaşayan bir insansın, unutma!  Sadece acı , buruk ve kekremsi bir gülümseme takabilirsin yüzüne . Alt dudak sağa filan kıvrılabilir, yandan yandan gülümseyebilirsin. O güzel dişlerini ancak sevdiğin adama  gösterebilirsin , halk”a  değil!

·         Sigara içeceksin; Bak,  çok fena bir şey söylüyorum , farkındayım ama  bana sigara içmek o kadar çok yakışıyor ki, görme:) Gözlerini uzaklara dikeceksin, dumanını çekeceksin ama çok da abartmayacaksın yeni yetmeler gibi.  Başım dönüyor böyle çekince ama işin ucunda karşı tarafa cool görüneceğim olayı var, sigarasızken gizemli olamıyorum, mecburen içiyorum anlayacağın.  Kafamın dönmesi geçene kadar bayılacak mıyım filan diye  korkuya da kapılıyorum.



·  Erkeklerin gözlerinin içine bakmayacaksın;  Sevgili arasan da asla bunu belli etmeyeceksin. Yazarsın, be!  yazarların ayağına gelir kısmeti. Sen sessiz bir köşede otururken adam yaklaşır ve “sizi görmek ne güzel , ne kadar duru bir güzelliğiniz var” filan deyip, konuşmaya başlar. Aşksızlıktan ölsen de, asla aranıyor pozisyonunda durmayacaksın. Haa, eve gidince istersen İbo”nun ah aşkım aman aşkımını çal, geberene kadar ağla, bağır. Kime ne?

·   Aşırı makyaj yapmayacaksın; Belli belirsiz yapacaksın makyajı, botoks , dolgu asla olmamalı bir yazarda. O, güzel yaşlanan kadınlardandır. Boynundaki kırışıklıklardan, göz  kenarındaki kaz ayaklarından utanmaz, kapatmaya çalışmaz. Güzellikten anlayan insanların bunu da çok  çekici bulduğunu bilir.

·        Aşırı renkli giymeyeceksin; Pembe, kırmızı , sarı...Heyyt, ne oluyor?  yazarsın sen,  be! Soluk,  silik, rengi atmış, kendine özgü olmalı giysilerin,  ben buradayım diye kendini belli etmemeli.  Bol olacak, öyle zibidi gibi hatların çıkmayacak ortaya. Aşırı dekolte bir yazara yakışmaz. Bırak,  insanlar senin nasıl memelerin nasıl olduğunu, nasıl seviştiğini, selülitlerinin olup olmadığını, yazarken nerede yazdığını filan merak etsin, hayal kursun  seni düşünerek mastürbasyon yapsın.

·      Rakı içeceksin; Rakının yazarlıkla mutlak bir ilişkisi var. Güçlü ve kendinden emin kadının içkisidir rakı, herkese yakışmaz . Hele benim gibi susuz içerseniz, kadının dibi(bunu da internetten öğrendim) olursunuz. Sakın yüzünü ekşitme rakı içerken, yeni yetmeler gibi fondip yapmaya da kalkışma ; gerek yok. Sen  zaten güzel ve özelsin, bunu karşı masadakiler bilecektir.

·      Yamuk yumuk oturmayacaksın; Sandalyede koltukta asla yayılarak oturmayın. Bu oturuş  lise yıllarında seksi ve cool duruyordu ama artık değil. Aşırı dik de değil, bu da  plaza kadını oturuşudur. Bacak bacak üstüne atıp,  hafif yana doğru döneceksin, işte, budur pozisyon.

·     Ellerini  güzel kullanacaksın; Ojeli ellerin bakımlı el olduğunu düşünmüyorum, bana uymuyor.  Manikürlü olsun, evet, kesinlikle, ama cila da yeterli benim için.  Ne bokundan yapıldığı belli olmayan o suni boyaları sürmekten tiksiniyorum çoğu zaman.  Hem, siz!  yani yazarlar, ojesiz tırnaklar, hafif kırışık, erkeksi ellerinizle bence çok daha çekicisiniz. (Yani en azından ben ellerimi öyle buluyorum).  Ellerinizi öyle güzel kullanın ki , karşıdaki o elleri, parmakları öpmek, ısırmak için dünyalarını versin. Ama öyle yukarılara filan değil, hafif minik hareketlerle anlatın derdinizi, o uzun ve kemikli elleriniz karşı tarafta  bir şefkat, şiddet, sıkma, sıkıştırma, öpme, tapma hislerini barındırsın.

·      Saçlara postiş, kaynak, boncuk, fön yaptırmamalısın; . Banyodan yeni çıkmış gibi olmalı saçların. Kendinden dalgalı, az önce sevişmiş  havası olmalı.  Arsızca yüzüne düşmeli  kimi zaman da  bir tutam saç. Budur!

·      İstiklal caddesinde yürümelisin; Ama hafta sonu değil. Hafta içi, minik kol çantasını çapraz yaparak ,mevsim yazsa uzun, uçuşan etekler, üzerine bir atlet (ama kesinlikle seksi değil) giyebilir ,ayakkabı olarak da  el yapımı deri ,düz sandaletler giyebilirsin. Dolaşırken boşluğa bakacaksın, asla ve asla vitrinlere değil. Uzaklara ve hep dalgın gezeceksin, tek başına olman gerektiğini zaten söylemiyorum. İnsanlar sana yalnızlığın ne kadar yakıştığını kondurmalılar.

·         Gece yaşamalısın; Sıkı yazarlar geceleri yaşar,  gündüzleri  uyurlar. Güneş ışığını görünce “aa  , hadi sahile kahvaltıya, yok yok,  deniz kenarına kahveye “ diye  hoppidik hoppidik kendini ordan araya atan atlak insanlardan olamazlar. Gece tek başına yürümek bir yazara en çok yakışan eylemdir. Bu eylemde asla ve asla olmayacak üç  madde; sakız, dondurma ve çekirdektir.

·      Sevişirken farklı olmalı bir yazar ; Öyle jartiyer  di, ucuz, dantelli, fırfırlı, janjanlı çamaşırlardı,  senin olayın değil. İnce ve çocuk gibi vücuduna  pamuklu ,boxer tarzı şort ya da çiçekli, minik desenli yetmişlerin tarzlarında gecelikler çok yakışır. Sevişirken bile duygulusun, hassasın, romantiksin, sen . Nevrotikler  de vardır bir de.  Nereden vuracağını asla bilemez karşısındaki erkek, kimi zaman yazdığı bir cümle gibi dibe, derine inerler sevişirken de, kimi zaman da olmayacak yerde bir kahkaha atıp, karşısındakini sinir eder, şaşırtır, tarifsiz duygular içinde bırakır, Genelde erkenden kalkıp, evine gider. Sabah kalkıp da, yok kahvaltı edelim, yok yumurta yiyelim, yazarın olayı değildir. Hadi diyelim adamın evinde kaldı, sabah (hiç uyumadığı için zaten) kahvesini kendisi  yapar, camın kenarında bir yere konuşlanır sonra da sessizce evine gider.  "Beni neden aramadın, mesaj atmadın?"  gibi sıradan  kavgalar etmez sevdiğiyle. Beğenmediğinde sağlam bir şekilde çeker, gider, kimsenin haberi olmaz.

·      Fazla kilolu olmayacaksın; Zaten bir yazar şu kurguyu nasıl yapsam, bunu beğenmedim, sonucu olmadı, bu kısmı yazsam mı yazmasam mı diye düşünmekten kendini yer bitirir. Dolayısıyle,  hep zayıftır.

·     Sosyal medyada dikkatli olacaksın: Ona buna  like vermeyeceksin, polemiklere girmeyeceksin, aajdkdfjkdfdkfdkfd diye, gülmeyeceksin  Hepsi bu!