17 Temmuz 2013 Çarşamba

SEVGİLİ OLAMAYIZ, ARKADAŞ KALALIM.

"Sevgili olamayız, arkadaş kalalım”  kontenjanından bir kişi daha katıldı hayatıma.

Bu sefer tamam, elektrik tuttu, hatta cazır cuzur sesler çıktı onun gözlerine bakarken, hart hurt yaptı kalbim. Geçmişi, geleceği beni ilgilendirmiyordu. Geleceğe fazla güvenmiyordum, gelecek yoktu benim için. Sürekli ani ölümlerle karşılaşan biri olarak bu çok da anormal bir durum değil...

Her şey sabahın köründe duş teknesinden düşmemle başladı. Ayağımın paspasa takılmasıyla diğer ayağımın da duş teknesine çarpmasıyla sağ ayak bileğimde iki tane güvercin yumurtasından hallice şişlik belirdi. Evde yalnızım;  ağlarım ağlarım,  eski sevgililerimin adını yüksek sesle anons ederim ama ne duyan,  ne gelen olur. En sonunda kapıcı Rıza'da karar kılarım. Ama onun da götünde pireler uçuşuyordur şimdi. Yasa dışı bir aşk yaşamakla meşguldü son günlerde; hayatta uyanmaz. Hem,  n'apıcak ki beni? Kucağına mı alacak? Akşamdan soğan yemiştir, leş gibi kokar şimdi. Aklıma buzluktaki buz kalıbım geliyor, bana bir tek ondan hayır var.  

Bornozla yatağın içinde ağlarsın, "zaten yalnızım, bir de bacağımı kırdım,  bak, kimse yok ilgilenecek. Aynaya bakıyorum, halime ağlıyorum, canım yandıkça daha da ağlıyorum. Yıllık ağlama kapasitemin limitlerini aşıyorum. Ya başımı taşa çarpsaydım, çırılçıplak yatacak kalacaktım taşların üstünde; beyin kanaması geçirip, ölecektim, kaç gün sonra bulacaklardı ölümü. Çırılçıplak! Aman ya Rab bim!

Önemli işlerim olduğu için işe ağlaya sızlaya gittim. Akşama kadar güvercin yumurtaları küçülmeyince bacağımı gören kardeşim” derhal hastaneye gidiyoruz”  diyerek başladı sağı solu aramaya. İki gün sonra tatile çıkacağız , sorun çıksın istemiyoruz , korkudan da bir şey diyemiyorum kıza, ‘ of poff , iyi , tamam” deyip,  kabul ediyorum.

Buldu bir hastane, yürü gidiyoruz dedi. Giyindim, süslendim. Bir şeyim yok,  bak , gayet iyi durumdayım demek istiyorum kıza,  yoksa  tatile gidemeyeceğim.

Şeker mi şeker,  güleç yüzlü,  komik suratlı bir doktor gelmesin mi yanıma. Kız boşuna ısrar etmemiş gidelim diye. Bu saatte , bu adamı görmem hayra alamet değil. “Ya” dedim, ” duştayken düştüm  ama bir şeyim yok. İyiyim,  kardeşim zorla getirdi, çıkık filan var mı diye. Bence yok ama siz bir bakın” dedim.

En güzel gülümsemesiyle gözlerime baktı. Bense taa irisinden başlayıp,  göz sinirlerine doğru delip geçtim; orada biraz soluklandım. O  bir şeyler dedi ama ben hiç dinlemedim.
Amaan, dedim,  doktor  işte,  benim gibi,  hatta beş bin kat iyisi hatunlar geliyordur buraya. Herkes bu adama sarsa,  adam ölene kadar yalnız kalmaz. Hem,  neyin nesi  belli değil.
Gerçekten dediklerinden hiçbir şey anlamadım. Çünkü sadece gözünün  irisine takılmışken, Onun üstündeki formayı çıkartıp,  kot pantolon ve dar bir gömlek giydirip beni hastane çıkışında beklediğini, içmeye götürdüğünü, gözlerimizin içine bakarak rakı içtiğimizi, gelinliğimin modelini, düğüne akrabalardan kimleri çağırabileceğimi(gerçi yarısı öldü) planlamıştım. Akşamları ben kitap okurken arkadan sarılır, gözlerimin içine bakar, bir şey söylemeden saatlerce bakışırız. Bu adamla çok güzel bakışılırdı. Ay, neyse,  adam bir şeyler diyor galiba...

“Bir şeyiniz  yok” , dedi.  “ Çok uğraştım bir yerlerde kırık bulmak için, ama siz haklıymışsınız” dedi.( Gülerken tavşan dişleri çıkıyor ortaya ve ben hep tavşan dişli erkeklere aşık oluyorum)
Espri de yaparmış, ne güzel ne güzel...Kemik isimlerini ne kadar da seksi söylüyordu, benim ne kadar seksi organlarım varmış öyle.

Kırık mırık olsaydı,  birkaç kere daha gelirdim ama  adam böyle deyince, kendimi yere atıp, bacağımı çat diye iki  yerden çatlatmak istedim oracıkta. Sonra günlerce yok alçıydı yok alçının  alınmasıydı  derken biz onunla samimi olacaktık. Tüh, bi bokum yokmuş.
“Bunları sürün”  falan dedi, ama kaç dakikada bir sürüleceğini  filan kardeşime dönerek' sen not al' deyip,  irislerinde  gezmeye devam ettim...Hastaneden çıkarken ne olur adımı seslense şimdi,  ben de dönsem topallaya topallaya,  ona doğru koşsam, sarılsam diye düşünürken  resepsiyondaki kız, "kimliğiniz hanfendi "diye seslendi ve eve gittim...

Aradan bir  hafta geçmişti ve ben onunla rakı sofrasındaydım. Ne güzel gülüyordu Allah'ım,  bana ne güzel bakıyordu,  ikimiz de ne çok seviyormuşuz  Zeki Müren”i, şak şukayı.
İkimiz de İstanbul'dayken nasıl bu kadar uzak kalmışız. “Bunca zaman neredeydin?” dedi. Vallahi, psikologlara psikiyatristlere gitmekten bacak kısmına sıra gelmedi, işte filan,  dedim.(demedim tabii)

Evet, olmuştu, bu sefer emindim. Aynı hat üzerinde giden metrobüsün ön tekerlekleri gibiydik. İçtiğim en güzel rakıydı, yediğim en lezzetli favaydı. Gülümsedik... ellerimizi uzattık,  masanın ortasında buluşturduk. Ne çok şeye güldük o gece.

Oradan ayaklarımız  senkronize şekilde Kadıköy’deki en sevdiğim (en son ölen sevgilimle gitmiştim) o bara doğru hareket etti. Evimizin salonuna girer gibi, sanki her gece oturduğumuz üçlü kanepeye gider gibi aynı yere yöneldik.  İçkimiz biraydı, burası iyi mi, sen ne içersin, tuvalete seninle gelmemi  ister misin,  filan diye hiç sormadık birbirimize. Aynı anda dans etmeye başladık. Birbirimize gereksiz kibarlık göstermeden istediğimiz gibi olduk. Masanın bir ucundan birbirimize mesajlar yazdık ergen aşıklar gibi.

Bu gece biterse o bir daha geri gelmeyecek diye korkuyordum; çakralarımı açtı, korkularımın sebeplerini söyledi, gülümsedi bana, çok sıcak çok içten olduğumu söyledi. Ve ben yabancı birinin yanında öyle güzel soluk alıyordum ki, oksijen o akşam sadece benim için harekete geçmişti...

Yazın yarısına gelmiştik ve hayatımda ilk kez bir yazı sevgilimle  geçirecektim; emindim.
Ertesi gün ve daha ertesi gün de beraberdik. Taksim'de gaz istilasına uğradık; koştuk, kaçıştık, zıpladık, saklandık,  bağırdık, güldük.

Yani normal insanmışım ben de,  bunların hepsini bir günde yapabiliyormuşum. Güzel bir arkadaşmışım, sıkıcı değilmişim, korkak değilmişim. Bu  şehrin binlerce kez bastığım taşları yeni döşenmiş, leş gibi çorbacıdaki  çorbacı ne kadar da güler yüzlüymüş, tinercilerin içine işedikleri han ne kadar da huzur doluymuş, saz çalan adam ne kadar başarılı, ne kadar içtenmiş, lahmacun ne güzel kokarmış, kokoreç o kadar da iğrenç değilmiş. Meğer bu şehir ne kadar seksi, ne kadar duygusal ne kadar muhteşemmiş. Akşamları, insanları ne kadar canlıymış . Meğer ben ne kadar güzel  bir kadınmışım, ne kadar güzel bir insanmışım...

Onunla nefes almaya yeniden başlamıştım; eski sevgililerini, eski eşini sormak gelmiyordu aklıma, ne önemi vardı ki. Yürümüyor, zıplıyor ve uçuyordum. Tam dört gün sürdü.
Sonra ‘ Benim çocuklarım var,  bu iş ilişki boyutunu almaya başladı. Seninle ciddi bir ilişkiye giremem. Sen  çocuk istersin,  biliyorum ama benim iki tane çocuğum var, ve bir tane daha  düşünmüyorum. Evlenemem, ciddi bir beraberliğe giremem, kimseye güvenim yok” klişelerini binbeşyüzüncü kez bir kez de ondan duydum...

Çay içiyordum bunları söylerken;  peynirlerle oynadım biraz; ekmeği minik minik bölüp, tabağın içine doldurdum. “Bir sigara alayım, geleyim” dedim...

Herkes gibiydi; aynıydı, sıradandı,
Herkes gibiydi; korkaktı,
Herkes gibiydi; planlıydı
Herkes gibiydi; elimi uzattığımda,  kaçalım dediğimde kaçamayacaktı. Yine ben bir beden büyük gelmiştim....

İstanbul kokmaya, kalabalıklaşmaya, havası ciğerlerimi sıkıştırmaya,  kornalar rahatsız etmeye başlamıştı.

Sigara tatsız, içki mide  bulandırıcı, müzik baş ağrıtıcıydı. Yemekler kötü kokuyordu, insanlar asık suratlıydı, her şey sahteydi. Yemek vermem için  gözümün içine bakıp şirin olmaya çalışan şu kedi amma da yılışıktı.

Çocuk istemiyorum, sevgili istemiyorum, aşk istemiyorum, evlenmek hiç istemiyorum.
Alın şu kirli spermlerinizi kedilere kuşlara köpeklere atın.  Çocuğunuz olmaz benden, belki bir canavarınız olur. Ne kıymetliymiş spermleriniz anasını satayım...

Ve bir kişi daha katıldı” sevgili olamam,  arkadaş kalalım” grubuma.
Hadi hayırlısı...
Ya da ben bir evleneyim, çocuk yapıp, tekrar geleyim bu hayata,  hı? O zaman daha çok prim yaparım.

24 Haziran 2013 Pazartesi

20 ile 40 YAŞ ARASINDAKİ FARKLAR





20‘li yaşlarda; Hamburger, sosis, patates tava, pizza, ketçaplı mayonezli her şey.

40’lı yaşlarda; Enginar, kereviz, pırasa, suşi, haşlanmış lahana suyu, brokoli, şalgam suyu, boza, salep, koruk suyu, maden suyu, turşu suyu, ayran.


20’li yaşlarda;  Mango, Zara, LC Waikiki, GAP, muhtelif semt pazarları

40‘lı yaşlarda; Atalar, Beymen, Net work, Fabrika, İkiler Tekstil, Vakkoroma, Vakko, Mısırlı, Marx and Spencer, özel terziler.



20‘li yaşlarda; Otobüs, Vapur, Tren, Metrobüs,  Arkadaşın arabası, Otostop, Dolmuş

40‘lı yaşlarda; Kendi arabamız, taksi, özel tekne, deniz taksi, özel uçak




20‘li yaşlarda; Mc Donalds, Burger King, Starbucks ,Havelka, Benzin cafe

40’lı yaşlarda; Villa Bosphorus, Lacivert, Vogue Restaurant, Tike Restaurant, Günaydın Restaurant, emekli lokalleri,


BUZDOLABINDAKİLER;

20’li yaşlarda; Bira, su, kola, meyve suyu, konserve ton balığı, kavun

40’lı yaşlarda; Vişne kompostosu, pırasa, domates salçası, tatlı biber salçası, acı biber salçası, buzlukta dondurulmuş, ayıklanmış vişne, barbunya,

ECZANEDEN ALINANLAR

20’li yaşlarda; Prezervatif, hamilelik testi, güneş yağı, oje

40’li yaşlarda;  Kayganlaştırıcı, Ağrı kesici, tansiyon ilacı, dil altı hapları,



20’li yaşlarda; Playboy Dergisi, Çalıkuşu, Agatha Christie romanları, Mizah dergileri, Konusu vampir olan tüm kitaplar

40’lı yaşlarda; Bahçe Düzenleme Sanatı, Ev dekorasyonu, Kuş ve Kedi besleme Sanatı, İslam Medeniyetleri, Arapça ve Osmanlıca dili, Yunan Mitolojisi, Şiş ve Tığla Örgü örme teknikleri,”Nasıl Prostat Oldum”, “Emeklilik Anılarım”



20’li yaşlarda; Sabah sahilde; tostlu çaylı kahvaltı. Öğlen sinema. Akşamüstü rakı balık, sonra cluplar sonra işkembeciler

40’lı yaşlarda; Sabah brunch. 2.30 da brunchtan kalkış. 4’te uyku molası. Akşamüstü çay, bisküvi. Akşam yemeğinde anne babaları ağırlamak. Sonra uyku.
Cenazeler, mevlutler.



20’li Yaşlarda; Bodrum, Paris, Tayland, Mısır, Amerika, İtalya

40’lı Yaşlarda; Yalova Termal Kaplıcaları, Şifalı sular, Edirne Camiler turu, Şile Ağva turu, Otobüsle on günlük Orta Avrupa Turları, Konya Mevlana Gezisi, Karadeniz Turları, Hac ziyareti.


20’ li yaşlarda; Basketbol, Yüzme, Paten, Futbol, Buz pateni, kayak, snow board,

40’lı yaşlarda; Jogging, Streching, hafif yürüyüşler, tempolu yürüyüş ve hızlı yürüyüş, yelken,





20’li yaşlarda; Mini deri etek, kot etek, yırtık blue jean, kloş mini etek, dar body, göbeği açık t-shirtler, sivri topuklu ayakkabı ve çizmeler,

40’lı yaşlarda; Bol tunikler, Bol kadife pantolonlar, düz ortopedik ayakkabılar, düz klasik kotlar, bol t-shirtler, eşofmanlar, kapitone desenli kabanlar.


SEVİŞİLECEK MEKANLAR;

20’li yaşlarda; Arkadaşın evi, Araba, Barların tuvaletleri, apartmanların bodrum katları,  Otoparklar, Deniz kenarı ve kayalıklar

40’lı yaşlarda; Yatak odasındaki yatak













29 Mayıs 2013 Çarşamba

JULIA ROBERTS ÇİZMELİ BODRUM MACERASI








Eğlenceli bir şeyler yazsam, sararmış kitap yaprakları gibi  olmuş ruhuma iyi gelir mi acaba? Bir deneyelim...
İlk kez Bodrum'a gidiyoruz, Kız kardeşim ve ben. Bodrum'un en popüler zamanı. Evdekilere  iş yerinin kampı diyoruz. Eee,  anne baba bu, merak ederler.  İçleri rahat etsin diye  söylenebilecek en tatlı yalan.
Tatile hazırlık safhası bir ay sürer mi, o zamanlar sürer. Üç bavulla gidiyoruz. Birkaç bikini ve o bikiniyle uyum sağlayan terlik ve oje. Bikini pembeyse pembe oje, beyazsa beyaz oje şeklinde. Gündüz şu şortun üstüne şu t-shirti giyeriz diye yatağın üzerine seriyoruz kıyafetleri;  onun üzerine  hangi kolye hangi  küpe gider diye  ciddi bir çalışma yapıyoruz.

Sıra geliyor gece kıyafetlerine. Halikarnas disko yıllardır bizi bekliyormuş gibi profesyonel hazırlıkları yapıyoruz. Kalçalara kadar uzanan latex çizmeleri de evde bırakmak olmaz, yazık , dolapta durması için almadım onları.(zaten bir maaşımı ona yatırdığım için, başka ayakkabı seçeneğim de kalmadı. Bir de paletler vardı bak)

Otobüse binerken heyecandan sıçmak üzereyiz.  Gece uyanıp, birbirimize bakıp, salakça gülümsedik demiyorum, çünkü bunu yapmak için arada bir uyumak lazımdır. Şoför, servis yapan elemanlar  ne kadar iyi ne kadar sevilesi geliyor gözüme. Şimdiden kaşık pozisyonuna geçmiş çift,  tek başına iki kişilik koltuk almış zengin teyze,  herkes ama herkes çok güzel çok sevilesi.  Uyuşturucu içmişim gibi öyle güzel geliyorlar ki  gözüme. Halbuki arkamdaki çift  bildiğin paçoz , kadın da halk tipi, Muğla'lı bir teyze. Öyle kırk yılda bir rastlanan tiplerden değil. Şoför de öyle;  mavi gömlekli, tipik Varan şoförü işte.  Adamlar sanki sırf beni Bodrum’a götürmek için o koca otobüsü kullanıyorlar. Acıyorum onlara, sevgi göstermek, övgüler, methiyeler düzmek istiyorum,  yoksa Bodrum’a kadar manik krize gireceğim bu mutluluk sarhoşluğundan.

On iki  saat süren otobüs  yolculuğundan sonra ilk kez geldiklerini  metrelerce uzaktan anlayabileceğiniz üç bavullu iki kız, eblek eblek etrafına bakıyorlar,  şu tarafa mı gitsek bu tarafa mı diye.  Bir genç yaklaşıyor yanımıza. (Ay,sanırım Bodrum valisi gönderdi bunu)

“Otel ayarladınız mı?  Ayarlamadıysanız, buyrun bu kartı., arkadaşımın yeni açtığı otel. Bu kartla giderseniz size indirim yapar” diye elime bir kartvizit  tutuşturuyor . "Ay , görüyor musun kardeşim, bizim sosyete olduğumuzu anladı ve lüks bir otel adresi verdi" diye şebek gibi sırıtıyoruz ve adama bu nezaketinden dolayı teşekkür ediyoruz. Şehrin karmaşasından kaçıp, bulduğu ilk tatil beldesine hevesle saldıran, orta sınıf, şehirli olarak, "buraların insanları böyle diyorum işte, doğallar, iyiler" :P
Taksiye atlayıp, en önemli referansı verir gibi “Mavi otel”  (isim uydurma) lütfen, diyoruz . “Hangisi?”  diyor, şoför , Otel mi, motel mi?

“Yok canım,   ne moteli, şu sahildeki “ diye üstüne basa basa söylüyorum daha önceden gitmiş gibi. Motel daha küçük bir şeydir ve biz oraya gitmeyiz hem.

İki dakika sonra dar bir yolun başında bırakıyor şoför bizi. “Buradan yürüyün, araba girmez oraya” diyor. O Temmuz sıcağında,ayağımda  dolgu topuklu ayakkabılar,  içine üç şişman adam cesedi tıkılmış gibi ağır bavullarımızla,  sürüne sürüne yürümeye başlıyoruz. Daracık bir yol , iki kişi anca sığar. Yolun yanı duvarlarla çevrili ve hiç bir yer gözükmüyor. Heyecanla yürüyoruz beş dakika kadar. İkimiz de bir yorum yapmıyoruz , ama ben üç dakika susmuş olmanın o derin hüznüyle

 “Kimse yok , farkında mısın” diyorum,  kardeşime. O da ,” ee, tabi”  diyor “şimdi herkes uykudadır, gece içmiştir onlar, geç yatmışlardır”. Yıllardır otellerde kaldı ya,  bıcırık.
“Hee, diyorum. “Tabii , nasıl aklıma gelmedi. “
Bu sessizlik sürüp gidiyor, kapımsı bir yerden geçiyoruz etrafımıza bakınarak;  Açık bar gibi bir yerde, genç çocuk  isteksizce kirli bir bezle bardakları siliyor; gülümsüyoruz.

“Bu kesin otelin taşeron firmasının elemanı, işçiler için kahvaltı hazırlıyordur” diyorum, kardeşime. Cevap yok. Başımı sağa çevirip, butik otel arıyorum. Bikinilerle gezen genç kızlar, kaslı vücutlu, boxer mayolu, elinde kokteyl havuzun kenarında seksi bir şekilde duran erkekler...(Bunlar butik otel tipleri değil, biliyoruz herhalde ama o zaman öyle canlanmıştı kafamda. İçinde bir sürü butik barındıran otel)
Yüz ifademizi acaba bir kareye sığdırsalar şu anda baksam,  güler miydim?
Bir havuz vardı, evet;  koşarak gittim yanına. İçi yemyeşil yosunlarla kaplı(bak, eğer yalan söylüyorsam biraz sonra anlatacağım adam olayım) bir sürü de böcek var içinde. Şaşkınlığım devam ederek havuzun yanında taşlara uzanmış, üzerinde battaniye (EVET, battaniye) olan yaratığa(adama yani)  bakıyorum. Bir adam, horlayarak uyuyor. Pörtlek gözlerim araştırmaya devam ediyor. Barakaları görüyorum, işçi barakaları işte bildiğin. Oteli sorduğum çocuk beni peşine alarak o tarafa doğru götürüyor. O kapı başka bir yere açılıyor olmalı, tabii. Oradan geçince pırıl pırıl otelle karşılaşacağım.
Kapı gıcırdayarak açılıyor. Yere yakın, yatağımsı bir şey ve üzerinde –bundan sonra ne zaman görsem tiksineceğim- kahverengi çizgili, takır tukur olduğunu buradan hissettiğim battaniyeler serili bir hücre.
" Bu ne?"  diyorum.
"Burası"  diyor çocuk," iki kişilik de var isterseniz tek kişilik de"
Yok ben suit alayım acaba bunun suit olanı var mıdır  diyorum.
Kardeşimle bakışıp, o günün ilk acı gülümsemesini yaşıyoruz. Ağzım açık kaldığı için dudaklarımın kuruduğunu hissediyorum.
Öyle mi lafı? Kendi kulağıma geliyor, demek konuşmuşum.
Artık eminim, bizi birazdan buraya kapatıp, işçilere satacaklar. Olan üç bavuldaki kıyafetlere olacak, hiç giyemeden onları...Of, aman aman. Adamlar bizi yakalayıp, bir şey koklatmaya çalışmadan kaçılacak yer arıyorum. Genç çocuğa sempatik ve aptal görünüyorum ki, kaçacağımızı anlamasın, bu arada ben düşüneyim. Duvardan atlasam diyeceğim mümkün değil etraf zaten gözükmüyor. Yola en az beş dakika yürüyeceğiz ve ben gerçekten çok korkuyorum. Annemler haklıymış bizi yollamamakta diye bir cümle geçiyor o kuş beynimden. Kandırıldık satılıyoruz. Kardeşime yazık o daha okuyor, hayalleri vardı. Ve buraya gelmeyi ben istedim. Kız bana güvendi. Allah”ım ne olur, daha gelinlik giyeceğim, aşık filan olacağım.
Bize kafasını kaşıya kaşıya yer göstermeye çalışan çocuğa gülümsüyorum en tatlı halimle. "Olmazsa, soğuk bir şeyler içelim" diyorum,  kardeşime; dinleniriz, yorulduk.( Bizi kaçıyor sanıp,  paniğe kapılmasınlar, acil hareket etmesin bu adamlar diye,  sonra da yavaş yavaş şu yokuştan aşağı bavullarımla uçarım.)
 "Ha,  ne kadardı geceliği?" diyorum,  çocuğa,  bizi salak sanmaya devam etsin  diye.
Pişkin çocuk "Normalde 85 ama madem bu kartla geldiniz, size 55 olur "diyor.
O gün gülemedim ama lütfen müsaade edin, bahçeye çıkıp kahkahamı atayım. İçime dert oldu.
Heh. Güldüm , geldim şimdi.
Ya,  ne oteli, ne odası, ne barı, ne havuzu?  Siz burada ne yapıyorsunuz ?Amacınız ne? Şu battaniyeyle havuzun kenarında yatan adamın  tam olarak orada olma sebebi nedir?  Kart veren adam!  Sen kartını verdiğin yeri gördün mü? Utanmaz mısın hiç?
Annem babam geliyor aklıma, ağlamak istiyorum. Sen bizi pamuklara sar büyüt, kurttan kuştan kolla, yolla kendi ellerinle Bodrum'a kurbağalı havuza...

Biz Halikarnas diskoya gitmek, Julia Roberts çizmelerimizi, deri eteklerimizi giymek için çabalayan iki masum genç kızız, Bodrum güzelmiş diye geldik. Yapmayın, etmeyin iç nidaları arasında kendimi yokuştun aşağıya koyveriyorum. Caddeye ve insanlara kavuştuğumda ilk otobüsle eve dönebilecek durumdayım. Ama olmaz,  kardeşimin hayallerini yıkamam. Kalmalı ve mücadele etmeliyim.
Heyecandan dudaklarım kuruduğu kalbim gümbür gümbür çarptığı, soluksuz kaldığım için normal ses tonuma uygun bir ton bulmaya çalışarak
“Canım, bundan anneme söz etmeyelim sakın , olur mu”, diyorum.
Gözleri dolmuş kızın.
“Olur, olur” diyor. 
Bir banka oturup, sigara içiyoruz hiç konuşmadan. Bunun üstüne ne konuşulur ki zaten...
Bu arada,  orada giymek için aldığım kıyafetlerden birini buldum dolabımda. Böyle iki üç parça saklıyorum ben hatıra olarak. Üşenmedim bavulumda getirdiğim şortum ve Julia Roberts çizmelerimi fotoğraflayıp, koydum aşağıya.  Hikaye daha bir canlı olur hem, değil mi?:P
Heyt be , Bodrum. Ne güzeldin sen!




9 Mayıs 2013 Perşembe

YAZAR NASIL OLMALI, SÖYLE BANA






Bir şeyler yazdıysanız, kitabınız varsa, yazmaya çalışıyorsanız, edebiyatla ilgiliyseniz, bazı insanların sizden beklentileri olur. Kendilerinde olmayan bazı sıfatları  yapıştırmak isterler üzerinize. Onlara göre cool durmalısınız mesela ve daha pek çok şey...

Bir adamla buluşmuştum ben, çok güzel görüneyim diye postiş saç takmış, daracık bir pantolon, pembe topuklu ayakkabılar ve üstüne de beyaz bir manto giymiştim. Yüzümdeki bütün uzuvları da boyayıp, gitmiştim. “ Beni görür görmez,” Ben seni  yazar sanmıştım, sen bildiğin plaza kadınıymışsın, çıt kırıldım bir şeymişsin, yavv” demişti. Üstümdekilerin hepsini çıkartıp, “ya,  ben güzel ve şık görünmek istemiştim, yoksa bunlar benim tarzım değil, üstelik bir sürü para harcadım, artı, ayak tırnaklarım içeride eziyet çekiyorlar”  demek istemiştim.  Ee,  o zaman niye giydin dese, "sana güzel görünmek için" de diyemezdim, salakça gülümsemiş ve bundan  sonra yazdığım,  yazacağım her şeye lanet etmiştim.  Hatta tekrar görüşmek üzere mesajlaştığımızda”geçen seferki gibi rüküş gelme, yazar gibi giyin”  demişti. Yuhh!!!

Yazmakla, yazarlıkla ilgisi olmayan insanların. yazar deyince oturttukları bir şablon var kafalarında. Bu imajı bozup bozmamak size kalmış. Ancak kendinize cool bir yazar havası vermek istiyorsanız, dikkat etmeniz gerekenler var.





Bazen kendimi çok meşhur değil ama çok beğenilen, saygı duyulan, ulaşılmaz bir yazar olarak  hayal ediyor, oyun oynuyorum Cihangir”de bir kafede otururken. Kağıt kalem çıkartıp, başlıyorum yazmaya. Yazdıklarım da “ akşama eve giderken Nil”i ara, pantolonunu terziye verecekti, vermiş mi, sor. Spordaki yakışıklı adamın sevgilisi var mı diye sorulacak, unutma”  Bir yandan sigaradan nefes çekip, püff diye savuruyorum çayları tazeleyen adamın yüzüne doğru. Cep telefonunu oldum olası sevmem, masanın üstüne koymam. Sıkı bir yazar cep telefonuyla, mesajla uğraşmaz. Sigaranın olmazsa olmazı çaydır bir yaar için. Uzun bir kaşkol takıyorum ilginç desenleri olan, uzun bol elbise, altına da postal,  al sana yazar! 




İŞTE,!  OLMASI GEREKENLER , OKUYUN BAKALIM.

·          Çok hüzünlü duracaksın; Öyle herkese gülücükler dağıtmayacaksın, Sen bir yazarsın, pazarda mal satmıyorsun. Yazar dediğiniz ağır durur, show yapmaz, dikkat çekmeye çalışmaz.

·         Kahkahayla gülmeyeceksin; İstersen gül, bana ne ama hemen ekşi sözlükte, “Ay,  ben onu gördüm, gencecik oğlanları karşısına almış, kur yapıyordu koca kadın, onun ne yazdığı belli ” diye yazacaklardır, haberin olsun. Herkes kahkahayla gülüyor zaten, sen melankolik, gizemli ve başka dünyada yaşayan bir insansın, unutma!  Sadece acı , buruk ve kekremsi bir gülümseme takabilirsin yüzüne . Alt dudak sağa filan kıvrılabilir, yandan yandan gülümseyebilirsin. O güzel dişlerini ancak sevdiğin adama  gösterebilirsin , halk”a  değil!

·         Sigara içeceksin; Bak,  çok fena bir şey söylüyorum , farkındayım ama  bana sigara içmek o kadar çok yakışıyor ki, görme:) Gözlerini uzaklara dikeceksin, dumanını çekeceksin ama çok da abartmayacaksın yeni yetmeler gibi.  Başım dönüyor böyle çekince ama işin ucunda karşı tarafa cool görüneceğim olayı var, sigarasızken gizemli olamıyorum, mecburen içiyorum anlayacağın.  Kafamın dönmesi geçene kadar bayılacak mıyım filan diye  korkuya da kapılıyorum.



·  Erkeklerin gözlerinin içine bakmayacaksın;  Sevgili arasan da asla bunu belli etmeyeceksin. Yazarsın, be!  yazarların ayağına gelir kısmeti. Sen sessiz bir köşede otururken adam yaklaşır ve “sizi görmek ne güzel , ne kadar duru bir güzelliğiniz var” filan deyip, konuşmaya başlar. Aşksızlıktan ölsen de, asla aranıyor pozisyonunda durmayacaksın. Haa, eve gidince istersen İbo”nun ah aşkım aman aşkımını çal, geberene kadar ağla, bağır. Kime ne?

·   Aşırı makyaj yapmayacaksın; Belli belirsiz yapacaksın makyajı, botoks , dolgu asla olmamalı bir yazarda. O, güzel yaşlanan kadınlardandır. Boynundaki kırışıklıklardan, göz  kenarındaki kaz ayaklarından utanmaz, kapatmaya çalışmaz. Güzellikten anlayan insanların bunu da çok  çekici bulduğunu bilir.

·        Aşırı renkli giymeyeceksin; Pembe, kırmızı , sarı...Heyyt, ne oluyor?  yazarsın sen,  be! Soluk,  silik, rengi atmış, kendine özgü olmalı giysilerin,  ben buradayım diye kendini belli etmemeli.  Bol olacak, öyle zibidi gibi hatların çıkmayacak ortaya. Aşırı dekolte bir yazara yakışmaz. Bırak,  insanlar senin nasıl memelerin nasıl olduğunu, nasıl seviştiğini, selülitlerinin olup olmadığını, yazarken nerede yazdığını filan merak etsin, hayal kursun  seni düşünerek mastürbasyon yapsın.

·      Rakı içeceksin; Rakının yazarlıkla mutlak bir ilişkisi var. Güçlü ve kendinden emin kadının içkisidir rakı, herkese yakışmaz . Hele benim gibi susuz içerseniz, kadının dibi(bunu da internetten öğrendim) olursunuz. Sakın yüzünü ekşitme rakı içerken, yeni yetmeler gibi fondip yapmaya da kalkışma ; gerek yok. Sen  zaten güzel ve özelsin, bunu karşı masadakiler bilecektir.

·      Yamuk yumuk oturmayacaksın; Sandalyede koltukta asla yayılarak oturmayın. Bu oturuş  lise yıllarında seksi ve cool duruyordu ama artık değil. Aşırı dik de değil, bu da  plaza kadını oturuşudur. Bacak bacak üstüne atıp,  hafif yana doğru döneceksin, işte, budur pozisyon.

·     Ellerini  güzel kullanacaksın; Ojeli ellerin bakımlı el olduğunu düşünmüyorum, bana uymuyor.  Manikürlü olsun, evet, kesinlikle, ama cila da yeterli benim için.  Ne bokundan yapıldığı belli olmayan o suni boyaları sürmekten tiksiniyorum çoğu zaman.  Hem, siz!  yani yazarlar, ojesiz tırnaklar, hafif kırışık, erkeksi ellerinizle bence çok daha çekicisiniz. (Yani en azından ben ellerimi öyle buluyorum).  Ellerinizi öyle güzel kullanın ki , karşıdaki o elleri, parmakları öpmek, ısırmak için dünyalarını versin. Ama öyle yukarılara filan değil, hafif minik hareketlerle anlatın derdinizi, o uzun ve kemikli elleriniz karşı tarafta  bir şefkat, şiddet, sıkma, sıkıştırma, öpme, tapma hislerini barındırsın.

·      Saçlara postiş, kaynak, boncuk, fön yaptırmamalısın; . Banyodan yeni çıkmış gibi olmalı saçların. Kendinden dalgalı, az önce sevişmiş  havası olmalı.  Arsızca yüzüne düşmeli  kimi zaman da  bir tutam saç. Budur!

·      İstiklal caddesinde yürümelisin; Ama hafta sonu değil. Hafta içi, minik kol çantasını çapraz yaparak ,mevsim yazsa uzun, uçuşan etekler, üzerine bir atlet (ama kesinlikle seksi değil) giyebilir ,ayakkabı olarak da  el yapımı deri ,düz sandaletler giyebilirsin. Dolaşırken boşluğa bakacaksın, asla ve asla vitrinlere değil. Uzaklara ve hep dalgın gezeceksin, tek başına olman gerektiğini zaten söylemiyorum. İnsanlar sana yalnızlığın ne kadar yakıştığını kondurmalılar.

·         Gece yaşamalısın; Sıkı yazarlar geceleri yaşar,  gündüzleri  uyurlar. Güneş ışığını görünce “aa  , hadi sahile kahvaltıya, yok yok,  deniz kenarına kahveye “ diye  hoppidik hoppidik kendini ordan araya atan atlak insanlardan olamazlar. Gece tek başına yürümek bir yazara en çok yakışan eylemdir. Bu eylemde asla ve asla olmayacak üç  madde; sakız, dondurma ve çekirdektir.

·      Sevişirken farklı olmalı bir yazar ; Öyle jartiyer  di, ucuz, dantelli, fırfırlı, janjanlı çamaşırlardı,  senin olayın değil. İnce ve çocuk gibi vücuduna  pamuklu ,boxer tarzı şort ya da çiçekli, minik desenli yetmişlerin tarzlarında gecelikler çok yakışır. Sevişirken bile duygulusun, hassasın, romantiksin, sen . Nevrotikler  de vardır bir de.  Nereden vuracağını asla bilemez karşısındaki erkek, kimi zaman yazdığı bir cümle gibi dibe, derine inerler sevişirken de, kimi zaman da olmayacak yerde bir kahkaha atıp, karşısındakini sinir eder, şaşırtır, tarifsiz duygular içinde bırakır, Genelde erkenden kalkıp, evine gider. Sabah kalkıp da, yok kahvaltı edelim, yok yumurta yiyelim, yazarın olayı değildir. Hadi diyelim adamın evinde kaldı, sabah (hiç uyumadığı için zaten) kahvesini kendisi  yapar, camın kenarında bir yere konuşlanır sonra da sessizce evine gider.  "Beni neden aramadın, mesaj atmadın?"  gibi sıradan  kavgalar etmez sevdiğiyle. Beğenmediğinde sağlam bir şekilde çeker, gider, kimsenin haberi olmaz.

·      Fazla kilolu olmayacaksın; Zaten bir yazar şu kurguyu nasıl yapsam, bunu beğenmedim, sonucu olmadı, bu kısmı yazsam mı yazmasam mı diye düşünmekten kendini yer bitirir. Dolayısıyle,  hep zayıftır.

·     Sosyal medyada dikkatli olacaksın: Ona buna  like vermeyeceksin, polemiklere girmeyeceksin, aajdkdfjkdfdkfdkfd diye, gülmeyeceksin  Hepsi bu!





28 Mart 2013 Perşembe

ELİF ŞAFAK BANA MAİL ATTI.

Elif Şafak bana mail atmış geçen gün.

“Betty hanım, tesadüfen rastladım kitabınıza. Tahmin edersiniz ki şoke oldum. Benim kitabın kapağına kendi fotoğrafınızı yapıştırıp, kitap ismini ve yazarını da değiştirip , aşağıdaki şekliyle basına sızdırmışsınız. Sizinle görüşüp, tanışmak, niyetinizi anlamak isterim “ diye.
















“Aaa, tabii Elif hanım, tabii gelirim, “ne olursan ol, gel” demez misiniz siz de” dedim. Tazminat davası açar, beni tutuklatır filan diye korkudan ‘Ama Elif hanım, baksanıza, daha güzel yakışmamış mı bana? Nasıl da cevval cevval gülmüşüm” deyip, kötü niyetim olmadığını anlatmaya çalıştım. Mailimi atmadan önce on sekiz kere filan okudum.
Dünyanın en zor işlerinden birisi,  önemli bir mail attıktan sonra o mailin cevabını beklemektir. Benim gibi yumurta kırarken bile ne zaman pişecek diye sabırsızlanan birisi için, ne kadar zor olduğunu varın, siz tahmin edin.

Saç tellerim titriyordu, bir kısmı yukarı kalkıp kalkıp, tekrar yerine oturuyordu. Göbeğim durup dururken atıyordu, vücudumun titremesine engel olamıyordum. Mail canlanıp, üzerime gelecekti sanki.

“Nerede buluşalım , sizin için ne zaman uygun?” dedi.” Malum, çok yoğun birisiniz.’

“Aaaa, Elif hanım, hiç olur mu? Siz genelde Londra’dasınız, değil mi?  Vizem de var, isterseniz oraya gelirim. Hyde Park’ta çiçekler açmıştır, ne güzel olmuştur, konuşuruz’ dediysem de dinletemedim.

‘Dışarıda buluşmak istemiyorum” dedi. Sizi görürler, fake haberler yaparlar, üzülürsünüz Betty hanım, ünlü olmanın zorluklarını bilirim. En iyisi siz bana gelin” dedi.

Neeeee, Evine mi? Elif Şafağın hem de...Bunu bir tweet atarak herkesle paylaşmak istedim ama Elif hanım bundan hoşlanmaz diye bu büyük sırrın aramızda kalmasına karar verdim. .

Acil alışveriş yapmam lazımdı. Siyah uzun kollu gömlek, iyi kumaştan siyah bol bir pantolon, siyah makosen ayakkabı ve tabii çok kaliteli bir çift çorap. Son zamanlarda at gibi tırnaklarım yüzünden bütün çoraplarımın sağ baş parmağı delikti.

Para umurumda değildi. Çok elit insanların gittiği bir mağazaya gittim. "Önemli bir devlet büyüğünle görüşmem var, bana lütfen çok kaliteli kumaşlardan yapılmış,  şunları şunları verin” dedim. Caddede yürürken yürüyüşümün Elif Şafak gibi olduğunu fark ettim.(Onu yürürken hiç görmemiştim, hep otururken görmüştüm ama herhalde öyle yürürdü o da.)

O gün geldi, çattı. Kıyafetlerimi giydim. Saçımı fönlememe rağmen , kuaföre gitmemiş havası versin diye enseden bol bir atkuyruğu yaptım. Şakaklarımdan çıkmış arsız bir tutamı, çıkık elmacık kemiklerime doğru uzattım. Gözlerime çok hafif kalem çektim, mat pembe bir ruj sürdüm. Mevlana figürlü kolyemi taktım. Zengin komşumuz Ayfer hanımdan yalvar yakar pırlanta küpelerini istedim, ırım kırım etti ama Elif Şafak deyince, verdi. “Ama mutlaka benim adımı ver, ona çok selam söyle, “ dedi.

Altı parmağımda da yüzük vardır, bu açıdan revizyona ihtiyaç duymadım yüzükler konusunda. Mistik ve buğulu bir bakış denemesi yaptım aynada. Araba farı gözlerimi açmadan konuşmam lazımdı. Dikkat ettim, entelektüel insanlar gözlerini açarak konuşmuyorlar ; gözler kısık oluyor, kelimeleri yavaş yavaş söylüyorlar, tane tane. Aynada bir iki konuşma denemesi  yaptıktan sonra, yola koyuldum. Dolmuşun dolmasını bekleyecek sabrım yoktu. Taksiye atladım.

“Elif Şafağa” dedim. Taksici,” Pardon, anlamadım” dedi.
“Haa, Ay , pardon!  Göktürk”e gideceğiz” dedim. “İkinci köprüden”
Çantama Osmanlıca bir kitap attım. Elimde de “Harname” vardı. İnsanlara bağıra bağıra “Elif Şafak”a gidiyorum, naabeeer” diye bağırasım vardı.
Benimle ne konuşacaktı acaba? Kızacak mıydı onun kitabının kapağını çalıp, arsız isimler uydurdum diye. Belki de ortak bir kitap yazalım diyecekti. Belki de ben onun olmak isteyip, gizlemek zorunda kaldığı kişiliğiydim. Ya da kapaktaki fotoğrafımı çok beğenmiş, gizli gizli gülüyordu yazdıklarıma. Belki de yanına gidince ellerini birbirine vurup, omuzumu iteleyerek “Ay, bettycim! senin bloğu okurken güüüül güüüül, öldük Eyüp'le diyecek hali yok ya. Elif Şafak,  lan bu! Öyle istediği zaman gülemez, kalp yapamaz, kahkaha atamaz. Erkeklerle ilgili yorumlarıma “Al, benden de o kadar “ diyemez. Ne kadar sıkıcı düşünsene. Ay, ay...

Neyse,  verilen adrese gittim. Bahçede uzun, beyaz elbiseler giymiş iki adam karşıladı beni. Etrafta hiç ses yok. Bahçe nasıl sükut, nasıl dingin. Elif elif uzandım kapıya;  lal oldum, mey oldum, biraz da yok oldum.

Gömlek huzursuz etmeye başlamıştı;  orasından burasından çekiştirirken sofistike havamı bozmamaya çalışıyordum. Makosen ayakkabıları biraz büyük almışım o heyecanla,  ayağımdan çıkıyorlar. Kendimi resmen o kapaktaki adam-kadın gibi hissediyordum.

“Buradan buyrun” dedi, beyaz giymiş adamlardan biri. Kendi etrafında döne döne kapıya kadar getirdi beni. Göz göze gelmemeye çalışarak, “Elif hanım,  sizi sofada bekliyor” dedi Elif hanımın oturduğu yeri işaret ederek.

Vücudum istem dışı bir ileri bir geri atıyordu, stresten hıçkırıp basmıştı, idrar torbam patlamak üzereydi. Biraz zorlansam oraya işeyiverecektim, Ahşap merdivenlerden yukarı çıkarken derinden derinden tasavvuf müziği geliyordu. Ev tütsü kokuyordu...

İşte! Orada duruyordu! Gördüm! Tüm ihtişamıyla!

Bağdaş kurmuş, otururken nasıl da naif görünüyordu. Sanki o muhteşem kurgularıyla o kitapları o yazmamış gibi akince sıradan bir kadın gibi oturuyordu. Hayır, tabii sıradan değildi.  Üzerinde lacivert hint işi kıyafet vardı. Saçı ensesinde toplanmış , yeşil gözleri bir zümrüt gibi uzaktan gözlerimi deliyor, derinden derinden gülümsüyordu.Gülümserken sağ yanağındaki gamze belirginleşiyordu.
Ya bu bir komploysa, ya birazdan adamlar gelip, “ sen utanmıyor musun, o kitaba o başlığı atmaya” derlerse diye ödüm kopuyor, ahşap merdivenlerden yamularak çıkıyordum.
“Hoşgeldin, dost” Dedi, elini uzatarak,

Uzun, ince parmakları avucumdan bir tüy gibi geçti, gitti. (Allah'ım!  Elif Şafağın o harika cümleleri yazan ellerini tutmuştum)
İnsanmış o da ,
elleri varmış ,
gerçekmiş, normal el yani.
On parmağı varmış.
Ne sıcak ne soğukmuş elleri.

Yüzükleri yüzüklerimle çarpıştı. “Tak!” sesi odada çınladı. Ne kadar da benziyorduk birbirimize , Ya Rabbim ! Sanki birbirimize benzemek için yaratılmıştık! (Tuhaf oldu bu cümle galiba.)

Yerde büyük bakır bir sini vardı. Elif hanım,  kocaman fincanından usul usul bitki karışımı bir şey içiyor, yumuşak hareketlerle siniye geri bırakıyordu. O anda aklıma bir gün önceden onun için aktarlarda hazırlattığım yeşil çay karışımı geldi. Elimi çantama uzattım, en azından bir şeylerle meşgul olmak zorundaydım. “Elif hanım, size yeşil çay getirdim” dedim. Tam o sırada çantamdaki Aşık Paşa'nın  Garib-Nağmesi'nin ucu çıktı. Başını yan çevirip,  kitabın adını okumaya çalıştı. Gördükleri onun yüzünü gülümsetti. Yeşil gözleri bir zümrüt oldu, odayı aydınlattı. Şimdi beni kendine yakın hissettiğini biliyordum. Bu kitap orjinaldi ve Türkiye”de iki kişide vardı. Biri Elif Şafak”taydı...
“Munise hanım, Betty hanıma da yeşil çay getir” dedi. Bol zencefilli olsun.
“Zahmet olmasın” dedim.
“Betty dost ! Nükteli ve barışçıl bir insana benziyorsun. Bazı yazılarını okudum. Eyüp'e de okutturdum. Beğendik aslında. Neden yazıyorsun? “ Dedi.

“Yalnızlığımı bastırmak için, beni bir tek kelimeler dinliyor,  çünkü"  dedim.
“Hımm. Güzel söz, yarın bunu twitterda paylaşayım" dedi.
"Kaynak belirterek, tabii" dedim.

“Yaaa,  twitter r dediniz de aklıma geldi, Beni takibe almışsınız Elif hanım ama inanın,  dönüp sizi follow edecek vakti bulamadım"
Gülümsedi, "hiç önemli değil" dedi.

“Her ne kadar popülizme karşı olsam da insan bazen böyle basit, sıradan şeyleri okuyup, gülmek istiyor işte” dedi.

Sıradan olduğumu biliyorum ama şimdi böyle pat diye söyleyince , bir karınca gibi hissettim kendimi, ehehe..

“ Siz de haklısınız” dedim. (Ne deseydim, hepimiz popülistiz aslında, ( mı)  deseydim)
“Zaten çıkardığın kitabın kapağından da ne kadar nükteli bir insan olduğun anlaşılıyor” dedi.
“Güzel müzik “ dedim, konuyu dağıtmak için.

Onaylar anlamında başını salladı. "Mesnevi ney" dedi.

“Elif hanım, şey diyecektim ben de tam” ...

İnce zarif parmaklarını dudağına götürdü, o kadar ince o kadar narindi ki, meleğin yeryüzünde bir sureti olsa adı olsa bu parmaklar olurdu ancak. “Şşşşt” dedi. “Sözümü kesme. Dinlemek bir lütuftur, Siz sanırım dinlemeyi değil konuşmayı seviyorsunuz. Ne der mevlana,...

Dedi, (yanaklarım, aşk kitabının kapağındaki renge dönmüştü.)

“Duyduğuma göre yazılarında 4 ya da 2 nokta kullanıyormuşsun 3 nokta yerine”

“Evet, kuralları sevmiyorum Elif hanım” dedim. Yoksa tabii ki imla kurallarına hakimim(Nah!)

“Elif hanım, Kürt Türk meselesi üze...”

“Şişş” diyor, yine. “Ayrımcı olma! Barışın olması kadar onu korumak da önemli” diyor.

Tam büyük bir huşu içinde kendimi neyin büyülü sesine kaptırmışken, içeriden itişe kakışa, bağıra çağıra Emi'rle Şehrazat geldi.

“Anne yaaa, Sünger Bop'u vermiyor bana. Neden ona aldın da bana da almadın?  Akşama babamla konuşmamız lazım bu konuyu. “Of , ya anne, hep kitap okuyorsun, hep bu sıkıcı şarkıyı dinliyorsun, bahçemizdeki şu beyazlı adamları ne zaman kovacaksın?" diye şikayetlendi Emir.

“Ne süngeri, ne Bop'u yavrum, Ben sizi televizyondan bu kadar uzak tutmuşken, siz nereden duyuyorsunuz böyle şeyleri? Size iki çanak iki çubuk verdim,  sadece bunlarla oynamanızı istiyorum. Sizi siyah sütlerle besledim,  yine de  istediğim gibi olmadınız" diye şikayetlendi , Elif Hanım.

“Anne yaaa, ne siyah sütü, yavvv. Ne diyorsun,  bir şey anlamadım.” dedi Emir.

“Babamı aradım,  o da toplantıdaydı. "Annene söyleyin, sizi AVM'lerden birine götürsün. Hamburgerle kola yedirsin“ dedi. Hep sizi siyah sütle beslediği için böyle yapıyorsunuz"  diye bağırdı bana" diye ağladı Şehrazad. Birden o uhrevi evden çıkıp,  sanki bir AVM'de outletten bir şeyler bakıyormuşum gibi geldi.
Elif Hanım  onların kaba etlerini bana çaktırmadan mıncıklayıp,  sıkıştırdıktan sonra, odalarına kitleme cezası verdi.

“Yapmayın, onlar çocuk” filan dediysem de beni dinlemedi.

Ev yine eski huzura büründüğünde, çayımdan koca bir yudum aldım, Elif hanımın gözlerine bakarken “glup “ sesi çıktı boğazımdan, bir daha, bir daha. Utandım. Çayın ikinci yudumu ağzımda kalmış, utancımdan yutamıyordum, Çocuklar bağırsa da tekrar şu güzelim çayı içsem diye dua ettim.

“Neyse Betty hanım,  şu kapak meselesine gelirsek, sizin nükteli yanınızdan kaynaklandığını düşünüyorum. Belli ki içinize kötülük tohumu kaçmamış, belli ki çocuk saflığınız hala devam etmekte. Barış yanlısı, insan canlısı, saf bir insansınız. Bana her gün yüzlerce mail geliyor, Elif hanım nasıl görmezsiniz bu kadını, sizinle resmen dalga geçmiş, cezasını verin, kendine gelsin, sizin üstünüzden reklam yapıyor,  diye,  ama ben insanları bu şekilde cezalandırmayı uygun bulmuyorum” dedi.

Evet, sözleri üzerimde hançer etkisi yaratmış, beni üçüncü gözümden göbek çakramın olduğu noktaya kadar ikiye bölmüştü oysa ki ben  bir kitap yazmayı teklif edecek diye heyecanlanmıştım.

“Çok özür dilerim ama canım çok sıkılmıştı o gün. Sizi çok seviyorum, her gün fotoğrafınıza bakıp, o masum yüzünüzdeki gizemi çözmeye, sizin gibi başarılı ve güçlü olmaya çalışıyorum. İnanın size gıpta ediyorum ben de diğer 1,122,304 takipçiniz gibi “

Dedim. Gülümsedi o zaman. Kolunu omuzuma dokundurdu. “Dert etme” dedi. “Hepimiz gelip geçiciyiz. Dert etme, güzel dost” dedi.

Allah”ım dudakları nasıl da güzel kıvrılıyordu. Onda olup bende olmayan neydi?  O da kadındı ben de. O da insandı, ben de. Onu da bir anne doğurmuştu, beni de...

Ağzının içine hayran hayran bakarken, beyaz giymiş adamlar döne döne merdivenlerden yukarıya çıkıp, gitme vakti geldiğini hatırlattılar. Elif hanım ayağa kalktı, “ Ne yazarsan yaz, yine yaz, yine gel” dedi.

Gözlerimden yaşlar oluk oluk akıyordu. Mevlana figürlü kolyem ıslanmıştı. Kocaman yüzüklerimin yüzümü çizmesine aldırmadan, göz yaşlarımı sildim. Elini bir kez daha tuttum; sıcacık  ve tüy gibiydi, hayal gibiydi, uçuyordu elleri.

Kapıyı kapatıp cadde boyu ilerlediğimde karşıdan Elif Şafağın AŞK kitabını elinde taşıyan iki genç kız geçti. Gülümsedim onlara,  ama onlar beni görmedi. Naber kızlar, Elif Şafak'tan geliyorum, hehehe" diyesim geldi ama vazgeçtim.

Elif Şafak muhtemelen akşam yemeği için Osmanlı Kebabı sipariş ediyordu şimdi, Eyüp de birazdan gelir herhalde.

Böyle işte...






22 Mart 2013 Cuma

"ŞİŞŞTT...ONUR BEN, ONUR"



O yılbaşı değişiklik yapıp, on iki de uyumaya karar verdim. Birkaç arkadaş davet etmiş ancak "ne işim var partide bu yaştan sonra" deyip,  reddetmiştim. Sabah erken kalkacak, yürüyüşe çıkacak ve kimselerin olmadığı(ben ve başka yaşlı insanlar hariç) İstanbul sokaklarının tadını çıkaracaktım.
İş yerinde benden on on beş yaş küçük arkadaşlarım var. Bunlardan biri de o gece yeni tanıştığı kız arkadaşıyla bir barda kutlama yapacaktı; hatta beni de davet etmişti. ‘Yok, mok, gidin siz,  eğlenin gençsiniz”  demiş ve misler gibi yatağıma yatıp,  güzel bir uykuya dalmıştım. Telefonun sesiyle uyandım, sarhoşun biri numaraları karıştırdı herhalde diyerek,  o bas sesime biraz da uykulu ve heyecanlı tonu da karıştırarak “Aloggghh” dedim.
Fonda rüzgar, araba kornaları, gülüşen , anıran insan seslerinin olduğu bir yerden aranıyordum. Adımı sessizce dile getiren bir erkek sesiydi karşımdaki.










“Naber?’

“(İyi valla,  ne olsun, uykumun en derin yerindeydim.  Günlük güneşlik bir İbiza adasında denize girmek üzereydim ki sen aradın.)
Tekrar “Aloghhh” diyen ben.

“Off, canım çok sıkkın, be”( bu saatte insanın canı nasıl sıkkın olabilir.....)
“Pardon,  sesi alamadım, kimsiniz?
“Ben Onur, Onur”
O aralar benden on beş yaş büyük Onur adında bir adamla yemeğe  çıkıyoruz, flörtleşiyoruz filan. Ancak ne  numara ne de ses ona ait değil

“Hangi Onur?”  dedim,
“Ya,  ben iş yerinden , finanstan Onur.”
“(Hay Allah! Raporlarda bir hata mı yaptım acaba da aradı ), bizim Arzu”nun bızdık kuzeni Onur bu.
“Onur! hayrola, iyi misin, ne oldu ?”

Dedim, gerçekten şaşırmış bir durumda.

“Kötüyüm. çok kötüyüm”  dedi karşımdaki genç adam. Kaza geçirdi herhalde, kaza geçirse de neden beni arasın ki.)

 O gece beraber çıktığı kız saat bir gibi "beni evden çağırdılar, annem rahatsızlanmış" diyerek ayrılmış, cebi de kapalıymış. Onur o akşam ailesine eve gelmeyeceğini söylediği için telefon da edememiş,  kapı kilitliymiş, açamamış.

“Eee,ben ne yapabilirim senin için?”  dedim.

“İzin verirsen, evin bir köşesine kıvrılıp, uyuyabilir miyim?, Çok üşüdüm, gidecek yerim de yok”  dedi karşımdaki zavallı genç adam.
Hay Allah,evde annem var. Erkek kardeşim diğer odada. Onlara söylemeden içkili bir adamı eve nasıl alayım şimdi ben. Sokakta da bırakmaya gönlüm razı olmuyor;  dışarı zehir soğuk.
“Dur biraz , müsaade et , kafamı toparlayayım”  dedim. Beş dakika sonra istemeden de olsa” hadi gel, ama sabah erkenden git “ dedim.
Üzerimde en sevdiğim kardan adamlı pijamalarımla, uykusu bölünmüş  kadınların asabi haliyle kapıyı açtım; Onur’dan önce alkol kokusu girdi eve. Duvarlar, odalar, üstüm her yer içki kokuyordu. Odamı işaret ederek “Gir içeri,  yat hemen,  sakın ses çıkarma” dedim çok bilmiş edamla. Ben de  salondaki kanepeye doğru yol aldım.
“Dur,  tuvalete gideyim”  dedi.

Eee,  adam içmiş tabii, çiş bu,  durur mu. Yavaş yavaş tuvalete doğru götürdüm onu, kapısında bekledim. Nasıl korkuyorum birisi görecek diye. İşeme işlemi bittikten sonra odama soktum onu, kapısını da kapadım, ben de salonu gittim. Üzerime kabanımı alıp, koltuğa uzandım. Uyku bölündü tabii, keyfim kaçtı, Camları açtım içki kokusu çıksın diye ama ne mümkün. Onur içeride nefes aldıkça eve içki kokusu akın ediyordu. Temizliği de bir gün önce yapmıştık. Neyse cam açık uyumak zorunda kaldım, başka çarem yoktu.

Hey Allah’ım!  Millet sevgilisini alsın koynuna, üstelik o kadar kısa zamanda bir de terk edilsin ve ben de bu ilişkinin en mağdur durumundaki insan olayım...
Saat dörde geliyordu. En sonunda uykuya dalmışım. En ufak bir harekette bile uyanan biri olduğum için hiç zorlanmadım kapı sesini duymakta. bu sorun değildi, asıl sorun ikinci kapının sesini duymamdaydı. Felaket geliyorum demişti. Yerimden zıplayarak neler olduğunu öğrenmeye çalıştım. Tuvalet salonun tam karşısında, salonun kapısı yok.

Annemin odası tuvaletin yanındaki oda.
Onur tuvaletin kapısında

Karşısında bir kadın! (annem! )

Aralarında küçük milka çikolatası  uzunluğunda mesafe

Ben kardan adamlı pijamalarımla ayakta

Annem üzerinde pijamaları, onun üzerinde yeleği, yeleğin üstünde pembe bir kuşak bağlamış, 

Başında bembeyaz örtü, elinde kuran Onur’la bakışıyorlar

Ağzından çıkan son derece sessiz , mantıklı bir “Siz kimsiniz?” sorusuyla annemi o an her zamankinden daha çok seviyorum, böyle bir anda eve gelen hırsıza (ki öyle düşünmüş ilk önce)"siz " diye hitap ediyor. Ben olsam ciyak ciyak bağırır, balkona çıkar,  bakkala saldığım sepetin içine oturur ve hızla  aşağıya salardım kendimi.
Onur hafif yalpalar vaziyette işaret parmağı dudaklarında.

“Şiişşşttt.” Diyor anneme. "Onur ben, Onur!"  (Onur’a ne kadar kızsam da mantıklı bir hareket yaptığı için onu da sonradan takdir ediyorum)
Annem sonradan öğrendiğime göre şunları düşünmüş o  bir kaç saniye içinde. Bu kızın bahsettiği Onur kerli ferli adamdı. Bu çocuk küçük.

‘İşyerinden arkadaşıyım,  onun”  diyor anneme

Suratımda “Anne,  bana istediğini yap, istediğini de, seni korkuttum, ama ben de arada kaldım beee, yapacak bir şeyim yoktu, ayrıca boku yedik ” bakışı

Ve Onur’a “çabuk,  evine git, orada işe” emri.

Anneye sabahın beşinde  durumu anlat;  böyle böyle oldu, de. Annenin gönlünü almaya çalış,
Annemin ondan korkuşu , Onur’un annemin o görüntüsünden korkuşu.
Neyse,  sonra barıştık annemle, Onurla da. Onur beni aradığında şöyle diyor artık”Şişşştt.Ben Onur, Onur”