27 Ocak 2013 Pazar

BİR ARKADAŞIM VARDI








80'lerin buram buram kokan arabeskliği paçalarından taşıyordu. Almanya’dan Türkiye'ye gelen diğer işçi ailelerinin tüm özellikleri ona da sinmişti.  Eksiği yok,  fazlası vardı. Sıkıcı geçen yaz aylarındaki tek eğlencem onun gelişiydi. Ağustos'un tam onunda gelirlerdi; Sarı mercedesle. Plakası hâlâ aklımda. Tarih hiç şaşmazdı ve tam üç hafta kalırlardı.

Onun sayesinde öğrendim İbrahim Tatlıses'in tüm ciğer çatlatan şarkılarını. O şarkılar üstüne nasıl da otururdu Serap''ın. Saçlarını savura savura şarkılara eşlik edişi, evin her yanına sinmiş çamaşır yumuşatıcısı kokusu, kıyafetleri, cümleleri , her şeyi  bana 80'lerin en canlı anısı.

Hayatımda önemli yeri olan ilginç insanlardan biriydi Serap. Yerinde duramazdı –ama gerçekten duramazdı- onu otururken hiç görmedim; Ya sürekli yerleri siler süpürür  ya da her an önemli bir iş çıkacakmış gibi mutfağın  bir köşesinde tedirgin beklerdi. (Annesi apartmandaki misafirleri çağırır,  çok matah bir şeymiş gibi Almanya'dan getirdiği  meyve sularından ikram ederdi. Onların mutfağında asla kirli bir şey olamazdı)

Mavi Göl'ü seyretmiştim o yıl ve Serap Brooke Shields”e inanılmayacak derecede benziyordu. Ağustos'un onunda geleceğini bilen tek ben değildim. Mahallenin hormonları ayyuka çıkan delikanlıları apartmanımızın tam karşısındaki duvara oturuyor ve sabaha kadar bira içiyorlardı. Babam önceleri bize kızmıştı. 'Biz toplamıyoruz onları , baba'  demiştik bir erkek çocuğundan farkımız olmayan ablam ve ben.

Bir gece bakkala indiğimde bütün gözlerin Serap'ın balkonunu dikizlediğini  fark ettim. Ne oldu ki acaba deyip, balkonuna doğru baktım. Serap'ın balkonu bizimkinin tam yanındaydı. Balkonu yıkıyordu Serap. İçeride bangır bangır İbrahim Tatlıses çalıyordu,  o ise hızlı hareketlerle balkonu yıkıyordu. Eğilip kalktıkça üzerindeki şeffaf , açık mavi elbiseden içi olduğu gibi gözüküyordu. Taze memeleri, biçimli vücudu duvarda oturmuş erkekler için doyumsuz bir manzaraydı. Şaşırdım önce,  bu da neee,  dedim. Ona söylediğimde” çok sıcaklıyorum, ne yapabilirim ki" dedi.

Ona baktıkça  ruhsal sorunun ne olduğunu anlayamıyordum. Daha önce rastladığım bir kişilik değildi. Ama o bana fazla bir şey anlatmıyordu. Arabeskle aram hiç iyi değildi ama yalvara yakara İbrahim Tatlıses'in kasetini arkalı önlü dinletmeyi başarmıştı. Şımarık, bazen de yapmacık ama ona özgü konuşmasıyla.
 “Güzeellll,  değil miiii, güzeeeel, değil miiii? Beğendin, değil miiiii, Tatlımmmm” derdi. 
Hı, hı derdim,  onu kırmamak için.

Babamdan gizli adaya kaçtığımız günlerin akşamı yüzümüzü una bulayıp, gezinirdik evde. Baba da salak ya hiç anlamayacak ...
Sonra Serap gelirdi  o gecelerde bize; balkonda sabaha kadar oturur ve gün ışırken uykuya dalardık. O, kolay kolay uyumazdı; sürekli hareket halindeydi ve sürekli âşıktı. Mahallemizdeki delikanlılardan birine aşık olmuştu ama ailesi onu akrabalarından biriyle evlendirmek istiyordu.  Bense sadece dinliyordum, ona verecek aklım yoktu.
Aşık olduğu çocuk  bütün gece minibüsünün  içinde  Ümit Besen'le İbrahim Tatlıses''i  avaz avaz bağırttırarak içiyordu. 
Ben on yedisindeydim,  o,  on sekizinde. Ben büyümeye çalışıyordum,  o kendince çoktan büyümüştü.
“Bizim arkadaşlığımız hiç bitmeyecek, değil mi, tatlııımm' diyordu lacivert gözlerini gözlerime dikerek.
"Bitmeyecek,  diyordum "  ben de.
Bitmeyecek dediklerim hep ilk önce bitenlerdi.

Aradan uzun zaman geçti.  Türkiye'ye döndü Serap. Aşık olduğu adamla ailesini karşısına alarak evlendi, çocuğu oldu. Artık aynı apartmanda değildik.  Bir gün onu bir markette gördüm. 'Ben burada çalışıyorum" dedi. Günde neredeyse on saat için komik bir para alıyordu. Ailesi evlatlıktan ret etmişti. O da geçinmeye çalışıyormuş. 'Bana iş bul, ne olur'  dedi. 'Çok yoruluyorum burada'
'Tamam, bakarım'  dedim.
Aradan bir hafta geçmedi belki de. Sıcak bir Ağustos ayıydı. İşten oflaya poflaya dönmüştüm. Kapıyı kardeşim açtı. Yüzü donuk ve ruhsuzdu. Salona attım kendimi. Babam oturuyordu. Normalde bu saatlerde evde olmazdı; suskundular.  Gözlerine baktım ikisinin de soru  soran bir ifadeyle.
“Şey” dedi,  kardeşim. “Serap balkondan düşmüş de, O'na üzüldük”
 “Aaaaa”  dedim. “Nasıl ya, ne düşmesi, ne zaman?”  
“İyileşir, o” dedim sonra,  “Aslan gibi kızdır, o.” Kötü bir cümle duymak istemediğimde hep böyle yaparım. Babam da onun babasıyla çok yakın arkadaştı. Bana acıyan gözlerle bakıyordu. Üzüleceğimi seziyor, bu haberi vermek istemiyordu. Ve bunun utancını o anda yüzünden okuyordum. "Şey" dedi,  ellerini birbirine dolayıp, çözüyordu. 
“Öğleden sonra” dedi. “Cenazesi öğleden sonra”....

Cenazesi..
Cenazesi..

Düştüğünde elinde sigarası ve çakmağı varmış. Gece yarısıymış. Ya atlamış, ya itilmiş, ya ayağı kaymış. Belli değilmiş.
Ama o daha çok gençti, böyle bitmezdi. 
Onun kısacık hikayesi buydu. Ama bendeki hikayesi çok uzundu her gün yeniden başlayan. Ergenlikten genç kızlığa geçmeye çalıştığım senelerde yanımda o vardı. Kavga etmiştik, ortak bir zevkimiz yoktu ama arkadaştık,  be! ”  O, bana Almanya'dan bebekler , parfümler getiren , saçları çiçek kokulu,  gözleri okyanus mavili kızdı.
Çekmecemde fotoğrafı saklı,  bir de on yedi yaşımdayken bana yazdığı mektupları. Küçük bir yer tuttuğunu sanmayın, içimde çocukluğumdan kalan koca bir yaradır o.





31 Aralık 2012 Pazartesi

BELKİ BU SENE GÜZEL OLUR(MU?)





İlk yeni yıl duam; "Allah'ım ! Yeni yılda çılgın bir aşk yaşayayım. Birbirimizin gözlerine bakarken yaşlar gelsin.(O zamanki Türkan Şoray Kadir İnanır filmleri.) El ele tutuşalım, Şile sahillerinde koşalım(neden bilmem. O dönem sevgili olan herkes deniz kenarında koşuyor.) Uzun boylu olsun, sporcu vücutlu olsun, mutlaka hali vakti iyi olsun, güzel gülsün. Bir tek bana aşık olsun. Sonra evlenelim. Herkes bizim evliliğimizi konuşsun. Love Story"deki çift gibi olalım.(Sonu benzemesin ama.)"

Bir sonraki sene; "Allah"ım ! Geçen sene işler karıştı, beni unuttun. Bu sene çok yakışıklı, akıllı, maddi durumu normal, güzel gülen, sporcu vücutlu olmasa da yakışıklı sayılabilecek bir insan nasip eyle."

Bir sonraki sene; "Allah"ım!  Sevebileceğim,  dürüst, sadakatli bir erkek ver bana."

Bir sene sonra ; "Allah"ım! Sen şu kulunu görüyorsun. Sana ettiğim duaları boşa çıkarma. Anlaşacağım bir koca ver bana. Zira yalnızlık zor. Eşim dostum gitti, evlendi. Ben unutuldum."

Yine bir Yılbaşı gecesi; " Allah"ım! Ne olur, ne olur!  Yalnız kuluna bir eş nasip eyle! Kediler köpekler kuşlar eş buldu da bir ben bulamadım.

Sene 2000 ; Milenyum"dayız. Her şey tersine  dönebilir. "Yeni yılda sevmesem de anlaşabileceğim bir eş ver, çocuklarım olsun. Kirada otursak da yeter."

Sene 2002; "Hayırlı bir koca nasip eyle, Yarabbim!"
Sene 2005; "Yeni yılda koca olmasa da olur ,anlaşabileceğim bir sevgili diliyorum". 
Sene 2010; "Çocuk seven ve isteyen bir insan olsun yeter"
Sene 2011; "Çocuk yaptıktan sonra isterse gidebilen bir adam olsun .Tipi , maddi durumu önemli değil. İnsan olsun yeter". 
Sene 2012;" Allah"ım sen görüyorsun. Kalan ömrümü sağlıklı geçirmeme yardım et. Çocuk olmasa da hiç değilse evlatlık edinebileceğim bir çocuk ver..."





Mutfakta brokoliler haşlanıyor. Haydari de yapıldı. Sırada havuç salatası var. Dolmalar da tamam. 
Satırlarımı okuyan her ama herkese, dostuma düşmanıma, gencine yaşlısına, Bekar olanlara koca, evli olanlara huzur, hasta olanlara sağlıklı bir yıl diliyorum. Belki bu sene her şey güzel olur. Ne dersiniz?














25 Aralık 2012 Salı

YALNIZ KADINLARI NASIL TANIRSINIZ?


“Annesini, yeğenini, onun bir kuzenini, bir komşuyu MR çekimine götürürler: Emar çektirmeye giderken yanına yardımcı baap'da alınan bazı kişiler vardır ve onlar hep sabittir. Hastaneye varır varmaz, öyle büyük bir ciddiyetle yaparlar ki görevlerini, zannedersin az sonra o kişiye Angelina'nın yüzü nakledilecek.Hiç strese girmedikleri için hastaya sonsuz cesaret ve güven verirler. Hastanın soyunmasına, giyinmesine yardımcı olurlar. Sanki onlar bir "MR iyi niyet elçisi" dir. MR çekilmeden önce hastaya, sonra da teknik elemana talimatlarda bulunurlar. 'Şöyle dur, şunu düşün, hemen bitecek zaten, hiç kıpırdama ". "Bakın bip dedi, bitti sanırım, hasta çıksın artık" diyerek gerek çekim başlamadan gerek çekim yapılırken dışarıdan müdahale yoluyla talimatlar verirler. Hatta rapor çıkmadan hasta yakınları vesveselenmesin diye röntgen çeken kişiden önemli br şey olup olmadığı hakkında bilgi alırlar. Bu tip kadınlar yalnızdırlar. Ömürleri yalnız geçmiştir, Hiç sevgilisi olan kadın MR”a gider mi, Allah aşkına? Ne işi var oralarda? Sevgilisi olsa, onu soyar giydirir, MR çekilecek yaşlı teyzesini değil.


Kedi beslerler; “Ay Aslııı, biraz önce sokağın başından başladım yürümeye, aşağıdaki Tansaş”ın oraya kadar gittim. Bütün kedileri doyurdum" Kedileri doyurduktan sonra sırasıyla kuşlar, köpekler gelir. Bu kadar hayvanı aynı anda doyurabilenler  ancak ve yalnız “yalnız” kadınlardır.

Yürüyüşe gitmem lazım;  "Yürüyüşe gidiyorum", "Yürüyüş yapmam lazım ". İşte, tehlikeli cümleler! Bunu çok sık kullanan kadınların sevgilisi yoktur, olamaz. Yürüyüş yapmak yalnız ve boş insanların işidir. Sevgilisi olan kadının yürüyüş yapacak enerjisi mi olur, yapmayın, Allah aşkına.

Örgü dükkanlarından ayrılmazlar; Örgü dükkanları depresyona giren kadınlar için bulunmaz bir mekandır. Sevgiliden ayrılan, kocadan boşanan kadınlar kendini örgüye verir. Tüm sinirini ilmeklerden çıkartırcasına Ha babam ha diye diye bir gecede atkıyı bitirirler. Bütün renkleri kullandıktan sonra alt komşuya, işyerindeki çaycı kadının kızına, Komşunun güzel kızına, yeğeninin ilkokul öğretmenine kadar kim varsa örerler. Ah bir sevgilisi olsa onlara prezervatif bile örerler ama, yok işte. Hiç sevgilisi olan kadın atkı örer mi, yapmayın Allah aşkına.

Manikürcüye sohbete giderle; Manikür, pedikür yaptırırken ölesiye sıkılırım.Çok sıkışmasam gitmeyeceğim ya, neyse. Kadın ayaklarını hart hurt törpülesin, sen kendini bir sürü hizmetçisi olan saray soylusu gibi hayal edip, kazık gibi otur orda! Ojen sürülsün, kurumasını bekle. Zaten bunlar benim gibi yerinde duramayan biri için o kadar büyük işkence ki,  midem şişiyor vallahi beklerken. Ancaaak.. Oraya gelen bazı hatunlar var,  ne zaman gitsem aynı kadını, aynı koltukta rahat rahat otururken görürüm. Ellerine, ayaklarına bakarım; hiçbir muamele görmemiş ama o koltukta saatlerce oturup, gelen gidenle, manikürcüyle konuşur da konuşurlar. Haberleri izlerken laf olsun diye yorumlarda bulunurlar. Ne sıkılırlar, ne bunalırlar orada oturmaktan.  Arada bir cep telefonundan annesiyle, yengesiyle tümü kadın olan kitleyle konuşurlar ve konuları hiç bitmez. Bu tip kadınların sevgilileri yoktur, ve dükkâna takıldıkları sürece de asla olmayacaktır.


Ucuz ama kaliteli yerleri çok iyi bilirler, Bunlar sevgilisi olmadığı için, boş vakitlerini, dükkânları gezerek değerlendirirler. Ugg botların orjinalini % 40 indirimle nerede bulursun, Zara’nın yeni sezon, çok hafif defolu ürünleri  nerede satılır bu kadınlar çok iyi bilir. Hatta oraya hangi arabayla, hangi metrobüsle gidileceğini size hiç sıkılmadan tarif ederler. Bundan iyisi de...Ha,  işte bu kadınlar da hep yalnızlardır. Evleri adeta bir show room gibidir. Ancak alışveriş yaptıkça sevgili bulma oranları azalır bunların.

Ev tipi güzellik maskeleriyle araları son derece iyidir: “Merhaba, nasılsın?” de, sana hemen ,” Ay, canımcım, saçlarım çok dökülüyordu da, yeni bir formül buldum. Şurada yeni açılan Aktarlar var. Karabaş otu, deve sikinin kılı bir de ördek büzüğünün derisinden minik bir parçayı alıp, bunu sirkeli suda biraz bekletiyor, saçına sürüyorsun, sonra da Bim’den aldığın poşetlerle sarıp, bir gece bekliyorsun. Sabah da yeni doğum yapmış kurbağanın  çişiyle yıkıyorsun,  dökülen saçların hepsi yerine geliyor” diye size harika saç maskeleri, cilt maskeleri tarifleri verirler. Hiç üşenmeden, o kadar şeker anlatırlar ki, inanmasanız da gidip aynısı yapmak istersiniz. Sevgi yokluğundan kendini otlara, yağlara vermişlerdir. Uzun bir süre sevgili bulacaklarını zannetmiyorum.













18 Aralık 2012 Salı

MUTLU ÇİFTLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ



İkisi de ter kokuyordur ve hiç sorun yaşamıyorlardır

İkisi de çok çirkindir ve hangimiz daha güzeliz diye mücadele etmiyorlardır

Birinin pipisi , diğerinin memesi küçüktür ve sorun yoktur

İkisi de fakir aile çocuklarıdır ve hiç doyumsuzluk sıkıntısı yaşamamışlardır

İkisi de asosyaldir ve evli oldukları için kendilerini sosyalleşmiş sayıyorlardır

Yaz geldi mi hangi ülkeye gidelim sendromu yaşamadıkları için, kavga da etmezler

Plan her zaman bellidir: Bankacı olan eşin kampı ya da emekli bir tanıdıklarının yazlığı

Çocuğu hangi okula verseki, özele mi , imam hatipe mi, Avusturya Kolejine mi, yurtdışına mı yollasak sorununu hiç yaşamazlar. Bakkal Hayri’nin karşısındaki okul yürüyerek 5 dakikadır. Dolayısıyle servis parasını nasıl ödeyeceğiz, servis bekletme, servisin geç gelmesi gibi sorunları olmaz

Akşam koltuğa serildiği için kocasına/karısına /sevgilisine kızmazlar çünkü aynı şeyi onlar da yaparlar ve bundan büyük mutluluk duyarlar.

Dışarıdayken” o kadına baktın/şu erkeğe baktın” sorunu yaşamazlar. Nasılsa sadece “bakmakla” yetineceğini bilirler

Beni aldattı mı diye kendi kendini yemezler çünkü aldatma işinin de epey para/emek getirdiğini bilirler (Otelde oda kiralamak, eve yetişmek için taksi, içki içmek vs..bunlar hep paradır)

Tek bildikleri misyoner pozisyondur ve bundan mutludurlar. Arayışlara, fantezili sekslere ihtiyaç duymazlar. En büyük yaramazlıkları  cumartesi gecesi porno izlemektir. İzledikten sonra da aşırı marjinal ve seksi bir çift olmuşlardır kendilerince. Bunun neticesinde de misyoner pozisyonlarında, tek seferlik mutlu cinselliklerini yaşarlar(yatakta tabiii) “ Ay seviştikten sonra sarılmadı, geç boşaldı, erken boşaldı, ses çıkarmadı,bile, orgazm oldu mu ki ,” diye kendi kendini yemezler

Brunch'a gitmezler. Gitmedikleri için de trafik stresinden birbirlerine  saldırmazlar. Evinde sucuklu yumurtalı kahvaltılarını yaparlar.

Eşininki küçük diye arayışa girmeye, tripler yapmaya kalkmazlar. Allah o'nu vermiştir, hoş gelmiştir . Elindekiyle yetinmeyi bilir ve hiç bir zaman isyan etmez.

En büyük eğlenceleri tanıdıkların düğününe gitmektir. Gitsek mi gitmesek mi kavgası olmaz. Slow dansa ilk kalkan çift onlardır. Ve 70 milyon onları izliyormuş gibi, itinalı, istekli ve keyifli bir şekilde dans ederler.

Adam yatakta osurur ve kadın buna kızmayı aklından bile geçirmez. Kocasının bağırsakları çalışıyordur, ne güzel ne güzel.

“Ay.  beyaz don giyme”,” Pazar donu giyersen vallahi sevişmem” “ CK olsun, başka boxer olmaaz” falan demezler. Don dondur, erkek de erkek, pipi de pipi.

Hadi bakalım...





7 Aralık 2012 Cuma

40 YAŞ VE ÜSTÜ ERKEKLERİ NEREDE BULABİLİRSİNİZ












Sizi soranlar çok oldu. Ne yaparlar bunlar? Karizmatik olgun ve bekâr erkekler nereye saklanır?
Onlar için(!) araştırdım ve buldum.


Teknolojik ürünler sanat mağazalarda( Teknosa, Media Market, Yapı Market, Koçtaş,) İnanın çeşit çeşit orta yaşlı erkek var bu mağazalarda.
Büyük marketlerde; (3M Migroslar, Carrefour, Metro vs.) Özellikle, et, balık, tavuk ve içki satan yerlerde çeşit çeşit var

Otomobil, motor, tekne fuarlarında; Bunu açıklamama gerek yok; o fuarlara otomobil ve tekne için gitmediklerini hepimiz biliyoruz.

Hastanelerde; Evet, araştırmalarım sonucunda bu grup erkeğin en çok bulunduğu yerlerden birinin de hastaneler olduğunu keşfettim. “Yok, canımmmm” demeyin hemen. Hem kendi tahlillerini yaptırmak için hem de yaşlı anne ve babasını doktora getirmek için sık sık geliyorlar. Özel bir hastane kapısına oturun ve bakın, çeşit çeşit çok hoş adamlar göreceksiniz.

Spor merkezleri; Orta yaş krizine giren ve kendini spora adayan erkekler büyük GYM salonlarında bulabilirsiniz. Çıkışta kafesinde oturun, tanışmak için büyük fırsat. Hemen koşa koşa eve gitmeyin.
Sahilde; Hafta sonu sabah erken saatlerde sahil yolunda koşanların neredeyse yarısından fazlası orta yaşlı erkeklerden oluşuyor. Öyle güzel giyiniyorlar ki, eşofman, tişört, ayakkabı uyumu muhteşem.

Futbol ve Basketbol maçlarında; Türk erkeğinin ne kadar futbol meraklısı olduğunu hepimiz biliyoruz. Siz de arada bir tuttuğunuz takımın maçlarına gidin. Basketbol için de aynı şey geçerli. Maç çıkışında en yakındaki kokoreççi, midye tavacılara takılmayı pek severler. Siz sakın maç çıkışı direkt eve gitmeye kalkışmayın. Maçı kazanmış bir erkek testosteron doludur ve cömerttir. Akıllı davranın.
Ocakbaşı; Orta yaş erkeğine güzel bir yemek deyin yeter. Özellikle eti, ocak başı muhabbetini çok seven bu grupla tanışmak için çok uygun mekânlardır kebapçılar, vs

Kendin pişir kendin ye; Bir erkeğin olmazsa olmazıdır. Karda kışta, yazın kışın, ormanda, şehirde, nerede olursa olsun ona “yarın mangal yapalım mı sevgilim?” dediğinizde kendinden geçer. İşi gücü bırakır, karşısında lütfen iştahla yiyin. Erkekler iştahla yemek yiyen kadınlara bayılırlar. Mangalın dumanını tütsülerken siz dünyanın en güzel varlığını seyredermiş gibi bakın ona. O kadar büyük bir iş yaptığını düşünür ki...

Günaydın Kasap; Kimi zaman sorarız arkadaşlarımızla, “Orta yaşlı, güzel adamlar nerede diye? Neden onları sık göremiyoruz? Hepsi mi evli bunların acaba ?” diye. Ben size söyleyeyim; Bostancı Günaydın Kasap’a o kadar güzel erkekler geliyor ki; bunlar nereden çıkıp da buraya geliyor diye takip etmek istiyorum. Kimileri yalnız kimileri de maalesef evli. Biz bekar olan kısmıyla ilgilenelim.

Günlük hayatta o erkekleri yolda, sinemada, cafelerde filan göremiyorum ben. Bunlar tahminen villalarının bahçesine arkadaşlarını toplayıp gün boyu et yiyor, içki içiyorlar. Gelince benim gibi yarım kilo köftelik kıyma, yarım kilo yemeklik kıyma, üç tavuk budu almıyorlar. Bir koca koyunu, kuzuyu, danayı vurup omzuna çıkıyorlar. Arkalarından üzüntüyle bakıyorum. Haftaya burada aynı saatte kuzu budunun orda buluşalım demek geliyor içimden





Video Çekimi Yaparken; Okulların  mezuniyet dönemlerinde, çocuklarının kep töreni, diploma töreni gibi etkinliklerde çeşit çeşit karizmatik adamlar olur. Ellerinde profesyonel fotoğraf makineleri ya da video kameraları taşırlar. En büyük hobileri çekmektir. Bunların bir kısmı eşinden boşanmış, çok meşgul olan iş adamlarıdır ama asla çocuklarının okul faaliyetlerini kaçırmazlar. Yaklaşmakta fayda var. Boş sandalyelerden birine oturun, dikkatinizi sahnede gösteri yapan ufaklıklara verin. Ve boşluğa doğru “ ne kadar güzeller, hepsi birer prens, birer  kuğu” deyin. Büyük ihtimalle size doğru dönüp, onaylayacaktır. Adam tek oturuyor çünkü. Sonra minik minik cümlelerle sohbet ilerletin. Bir bakmışsınız çoluk çocuk derken, adamın çocuğu, siz ve adam aynı fotoğraf karesinde...Ne hoş, değil mi?

Evde, kanepede uyuklarken; (Elindeki kumandaya bir kadına sarıldığından daha güzel sarılmışken)

Business Class, VIP  olan her yerde:

Koçluk eğitimlerinde

Sauna,Hamam, Masaj salonlarında; (Nasıl girersiniz bilmem)

Saç Ektirme Merkezleri

Ürologda sıra beklerken













17 Kasım 2012 Cumartesi

BANA BİR ŞEYLER OLACAK



Bir kaç gün sonra doğum günüm olduğunu fark ettim, ne kadar acı değil mi? 
Yoruluyorum, eskiyorum, mumlar çoğalıyor ve benim gözlerim doluyor. Güzel bir döneme giriyor-muşum, öyle diyorlar. Hayatın başladığı yaşlar - mış. Hahaha. Bu zamana kadar ki neydi, provası mı?
"Kadınların en verimli olduğu yaşlar" -mış. Meyve ağacı mıyım ben, ne verimi ? Ne veriyorum, anlamadım ki..
Peki, size bir soru; iş yerinizde hiç

"Oğlum Emir, Hale'nin poposuna dikkat ettin mi? Of, oğlum!  Nasıl sarkık nasıl güzel  o popo, yaaa.. Her adım attığında, gidip sıkasım geliyor"
"Sorma oğlum yaa, benim de rüyama girdi kadın, sabah anlayacak diye yüzüne bakamadım!"

 “Sen onu bırak da,  ben Pazarlamada çalışan Tülin"e  açıklayacağım duygularımı artık. "Kızım,  sen gülerken şu gözlerinin kenarındaki kaz ayaklarına dayanamıyorum, hele o göğüs çatalındaki kırışıklık, beni deli ediyor." diyeceğim,  diyeceğim işte”.(De, de, gör bak ne diyor) diye dedikodu yapan erkeğe rastladınız mı hiç ?

Reina’da bir Cumartesi gecesi. Kum gibi insan dolu. Gazeteciler, televizyoncular. Merak edip uzatacaksınız başınızı” Acaba Adriana mı burada” diye. Kalabalığın ortasında orta yaşlarında bir kadına mikrofon uzatılmış;  ilgilenmeden içkinizi alır, eğlencenize devam edersiniz. Ertesi gün gazetelerde ; "Melda Kuruhasanoğulları dün gece  Reina"yı kırıştırdı. Ay pardon, karıştırdı! "  Neyse ne, canım.

"Melda hanım, 40.yaş gününü çılgın bir partiyle kutladı. Davete yüzlerce birbirinden buruşuk, menopozlu,  botokslu, sarkmış kadın katıldı. Melda hanıma en güzel hediye hayat arkadaşı Tosun beyden geldi. Kırışması , buruşması ve şişmanlaması neticesinde pırlanta gerdanlık alan Melda hanım"a  mikrofon uzatılınca, duygularını gizleyemedi; takıyı bir kenara koydu ve "Çok mutluyum, yeni yaşıma girdim. Hayat kırkında başlar  diyorlar (evet, ama seks hayatı değil) canım) "Eeee.." der , botokslu dudaklarını ileri doğru uzatarak, "Bundan sonra menopoza gireceğim, kilo alacağım, kalp ve tansiyon hastası olacağım için çok heyecanlıyım. Şu anda heyecandan  dolayı gördüğünüz gibi göbeğim titriyor"

Böyle mi olur sizce güzel yaşlar, bu mu dur?
Bundan sonra başıma gelecekleri biliyorum;

Alışveriş yapacağım mağazalar, içki içmek istediğim mekanlar gitgide kısıtlanacak.  Dans etmek için gide...  (Ne dedim ben?  Dans etmek mi?  Edebilir miyim ki?) evet ne demiştim 'Ben dans ederken ' arkamdan " Ablaya bak beee, hey yıllara yenilmemiş size" diyecekler.

Sevdiğiniz adamla el ele gezseniz “koca kadına bak, liseli sanıyor kendini, gelmiş kaç yaşına, hala el ele tutuşuyor" diyecekler

İç çamaşırı mağazasına gidince “güzel bir külot istiyorum” dediğimde beni string kısmından uzaklaştırıp, göbeğe kadar uzanan, penye çamaşırlar bölümüne götürecekler,

AVM'lerde yolumu  kesip “bakın, şu hampster”ın  göt hücresinden (pardon kök hücresinden  ) yapıldı, içinde osuruk otu tohumu da var ve  kırışıklıklarınızı % 80 oranında açıyor’ diyecekler.
Ütü mü lan bu? Arkadakine satsanıza,  yellozlar. (Ama onlara bu krem olmazzzzz ki....)” Olsun, kıçına sürer.”

Mango ve Zara “dan şiddetle uzaklaşıp, Fatoş, Mısırlı ve Faik Sönmez “den giyineceğim.

Köfte -patates, hamburger bana yakışmaz; Lahana, turşu suyu, pırasa, fırında somon balığı üstüne kurutulmuş domates yiyeceğim.

Hustler, Leman, Uykusuz, Alacakaranlık öyküleri  yerine, “Şiş ve Tığla örgü teknikleri”, “Kuş ve Kedi beslerken nelere dikkat etmeliyiz”, “Nasıl prostat oldum” ve “Emeklilik hayallerim”  adlı kitapları okuyacağım.

Gece elbisesi istediğimde bana gayet muteassıp, dekoltesi olmayan, rahibe kıyafetlerini çıkartacaklar. Hayır, ben belki açık saçık giyinip, her yerimi göstermek istiyorum. Siz mi karar vereceksiniz buna?
Menopoza da girerim, saçımı maviye de boyarım, mini de giyerim. Dağılıınnnn!!!! Yaşlanıyorum!!!!!...

19 Ekim 2012 Cuma

BAĞDAT CADDESİ/ KADIKÖY VE TAKSİM KIZLARI


Çok sıkıntılıyım bu aralar. İstanbul çok kalabalık, araba görmekten sıkıldım. Ben buranın kadını değilim! Etrafımda hala “şarz “diyen elektrik mühendisleri var. Ben iş makinası satıyorum ama anlamıyorum. Boş olduğum her an  bir şeyler yazmak istiyorum. İmla kurallarını sevmiyorum. O da bir “kural” çünkü ama bunun yanında”eylendin mi?” “Sendemi geliyorsun?” diye mesaj atan arkadaşlarım var ve ben onları esefle kınıyorum...

Hafta sonları rutin olarak yaptığım bir iş var; Sahafları gezmek. Toza alerjim olmasına rağmen öksürükten geberene kadar o kitaplara bakıyorum. Sonra oturuyorum yakın bir kafeye. Gelen geçene bakıyorum. Neler konuşuyorlar, mimikler, jestler nasıl diye inceliyorum hepsini kahvemi çayımı içerken rahatlıyorum ...

SAÇLAR;
Kadıköy kızlarının saçları sarı olmaz; ya gece mavisi diye bir renge boyarlar ( nerden buldularsa bunu sanırım adı çekici geldi) , ya da simsiyah saçların ucuna kırmızı boya.
Taksim kızlarında pembe, mavi, yarısı sarı yarısı mor renkler uygularlar ve bunu kaşa , dudak altına ya da üstüne taktıkları piercing ile tamamlarlar.
Cadde kızları; Ya sarıdır, ya sarı , bazen platin.

TAKILAR;
Kadıköy kızlarının takıları boncuk, bazen minik gümüş kolyeler bazen de dökme demirden mevlana kolyeleridir. Bileklerde 1 2 Tl lik renkli boncuklar, ayakta yaz dönemi ise gümüş olmayan dökme demirden halhallardır.
Cadde kızları deri iplerin ucuna genelde Baykuş ya da kedili figürleri takarlar. Bunlar çoğunlukla değerli taşlardır. Beyaz altın, annesinin doğum gününde aldığı minik pırlanta küpeler de olabilir kimi zaman.
Taksim kızları, hand made, farklı ve özgün takılar kullanırlar; kimi zaman kuş tüyü bir küpenin içine tamamen konsepte aykırı bir taş, ya da “bu kolye benim tasarımım” olayı

GİYİM;
Kadıköy kızları şişman olsun zayıf olsun umurlarında bile olmadan (takdir ediyorum bu huylarını) sıska paçalı, düşük belli pantolonları popolarından çıkarmazlar. Bu pantolonlar üstlerinde pırıl pırıl parlamaz nedense. Yerlere mi oturuyorlar ne yapıyorlar bilmiyorum ama hiçbir zaman gıcır gıcır değiller.
Taksim; Uzun etek, kısa kot ceket . Dar bir kot üstüne deri ceket, Ya da şalvar kombinasyonları, Renkli güneş gözlükleri.
Cadde kızları; Yeşil eşofman, kocaman marka çantalar (ama illaki dirsek hizasında) ağzına kadar inen kocaman güneş gözlükleri. Ya da strech minicik bir elbise

AYAKKABI;
Cadde kızlarının ugg larını Taksim ve Kadıköy kızlarında göremezsiniz. Çünkü cadde kızlarının ayakları çok üşür. Çok iyi beslendiklerinden, bakıldıklarından olsa gerek hep üşür onlar, O ugg botun orjinalini aldırana kadar zavallı anne babasının başını yemişlerdir zaten..” Bu orjinal değğiillll, ben giymem bunuuuu”. Saçını başını yolduğumun solaryum güzeli, aygaz tüpü patlamış suratlı, sen orjinal misin ???
Hee ne demiştim, Kadıköy kızları babetlidir, bütün kıyafetlerine babet kombinasyonunu kondururlar. Taksim kızları ise military bot giyerler

MEKANLAR/ KONUŞTUKLARI KONULAR;
Kadıköy kızlarının kafelerdeki gündemi; malumunuz erkekler. Nokia model telefonlarından bol bol mesaj çekerler, hayatını telefonda ve facebookta yaşarlar. Yüksek sesle konuşurlar, konuşurken birbirinin üstüne atlarlar, bacakları genelde ayrık otururlar, at gibi kişnerler ve çok iştahlıdırlar; götü göbeği umursamaz, sosisli ketçaplı kocaaaa sandviçin ucundan suyunu damlata damlata yerler. Konuşmaktan mahrum kalmak korkusuyla tek eliyle ağzını kapatıp, bar bar bağırarak iletişim kurmaya çalışırlar.

Cadde kızları pahalı kafelerdeki- mümkünse herkesi görebilecekleri ve herkesin onları görebilecekleri - masalara otururlar. Oturuşlar aynıdır; dik , göbek içeride kıç dışarıda ve Ms. Adriana havasında.Menüdeki en pahalı yemeği garsona parmaklarıyla bir gösterme tarzları vardır onların; sanki Salvador Dali”nin kimsenin bilmediği bir tablosunu gün ışığına çıkarmış da onu paylaşıyor dersin.Yemek geldikten sonra ilk lokmayı ağızlarına götürürken Brad Pit”in taşşağını yermiş gibi; önce yavaşça açarlar ağızlarını , kapatana kadar bir dakika geçer, hiç acele etmeden (niye acele edecekler ki, çoluk çocuk onu beklemez, işleri kadınlar yapar, parayı ana babalar verir, saçlarını kuaför yapar çok yavaş hareketlerle o lokmayı yuvarlar da yuvarlarlar. Ee, ağızdaki Brad Pit”in taşşağıdır, dikkatli olmak lazım. Tadına vara vara, değil mi?. Bunu yaparken bir yandan da iphone'un en yeni çıkan modelinden sürekli mesaj çekerler.
Ve mutlaka o çatal sol elde, bıçak sağ eldedir. Evde neredeyse tabağa ayak parmaklarını sokup, yalayacakken dışarıda en sosyetik hallerine bürünürler.. Daima erkek arkadaşlarının mal varlıklarından bahsederler.

Taksim kızları güzel ve ucuz yerleri çok iyi bilirler. Onların küçük ama lezzetli, sahibiyle garsonlarıyla kanki(nefret ediyorum bu kelimeden ama  kullanmadan edemeyeceğim,  cuk oturuyor) oldukları mekânları vardır,  tek başına olsalar da hiç sıkılmazlar. Gelen geçenlerin içinde mutlaka bir tanıdığa rastlarlar. Yanlarında kitap,  mizah dergileri taşır, yemekten sonra hiç acele etmeden bir sigara yakıp, onları okurlar.

VEEE SON OLARAK,
Cadde kızları hep daha iyi daha zengin erkeklerin hayalini kurar, Taksim kızları sinemadan anlasın, kitap okusun, rock dinlesin isterler. Kadıköy kızlarının felsefesi “Yaratılanı seviyorum Yaradandan ötürü" ya da "güzel değil ama kalbi güzel" der ve hiç boş kalmazlar
Allah hepsinin gönlüne göre versin ne diiim...