25 Kasım 2010 Perşembe

YUNANİSTAN...

Keşke kendini bırakıp gidebilse insan .......


Yanına üç şey almadan...



....
Hava olsam, ses olsam, ışık olsam, nefes olsam
Tekrar yeni ben yaratsam benden..
Korkular olmadan..
Gidebilsem...sadece kendimi götürdüğüm yerlere
Sonra geri dönsem
her seferinde yeni ben olarak
ama biraz daha törpülenmiş korkulardan..
ve biraz daha dolu olan aşk bavulumla..
ve sen orda olsan , yolun tam karşısında
gitmelerimin ucunda hep sen gelmelerimi beklesen..


.....
......
....

11 Kasım 2010 Perşembe

KORKUYORUM(2)

Evet eksik yaşar Panik Ataklılar hayatı....

Bunu kabul etmek , dile getirmek istemezsiniz. Ama böyle, gücünüzü toplayıp yazmaya başladığınızda acı gerçek ortaya çıkar.. İnsanlara söylemek zordur ; “ben panik atak hastasıyım” demek, Neden mi?

Siz bunu üzülerek ya da utanarak söylediğinizde “ ee.., bunu zaten sen yapıyorsun aslında, beynin üretiyor, üçüncü bir kişi yapmıyor ki , bunu da çözmek senin elinde , neden üzülüyorsun ki. “ diyeceklerdir(sanki siz biliyor da özellikle yapmıyormuşsunuz gibi), ya da ; “dikkat çekmeye çalışıyorsun aslında, özünde bu yatıyor “ diyeceklerdir. (Siz o krizlere girmekten çok zevk alıyormuş gibi) Ya da panik atağı Sanskritçe bir kelime zannedip; “panik atak ne ya? , heyecanlanınca panik oluyorsun hani, o mu? “ diyeceklerdir . Siz olayın iç yüzünü anlatınca da “hııı...deli kızım bu kaçmalı “ deyip sizden mümkün olduğunca uzaklara kaçacaklardır...

Beynin bir oyunudur bu; ama siz bunun neden ve nasıl olduğunu bil-e-mediğiniz için bu durumdasınızdır. Onların ne düşündüğünden çok , sizi üzen; bunu yenememeniz insanlardan bir adım geride olmanızdır.

Eğer bir panik ataklı olmadık bir yerde” ben eve gidiyorum, ya da “ben şuraya gidiyorum gelir misin” , ya da tam yola çıkmışken” ben geri dönüyorum, kendimi iyi hissetmiyorum “ derse , çok üzüldüğü PA krizleri gelmek üzeredir. Ya da gelmiştir. Kapris yapmıyordur,dikkat çekmeye çalışmıyordur, onu anlamaya çalışın...

İyi tarafından mı bakayım, peki bir de onu deneyeyim o zaman: Entelektüel ya da sanatçı hastalığı diyorlar buna. Entelektüel ve sanatçı olmanın bir götürüsü yok nasılsa.değil mi? .:))...

Çoğu zaman panik atak tek başına gitmez. Yanında mutlaka onun çok yakın dostları vardır. Kim mi bunlar ? Hemen tanıştırayım sizlerle..Depresyon, obsesif kompulsif , bazen de manik -depresif..

Depresyon zaten panik atağın vazgeçilmezidir. Şöyle hayal edin; Bir seyahata çıkmak istiyorsunuz, başlıyorsunuz plan yapmaya... Tek başına gitmek ürkütür sizi, yanıma şunu çağırayım, o gelmezse öbürünü çağırıyım diye düşünürken günün yarısı geçer. Otobüsle mi özel arabayla mı gideyim, sıkılırsam inerim aşağıya hem.. Yok uçak olmasın, hepten boğulurum, adama ; durdur şu uçağı , çok sıkıldım da diyemem ki....Tren.? tren mi??...ııı...yok yok, o da olmaz şimdi, camları açılmıyor...

Bunları düşünürken bir sürü sıkıntıya girersiniz. Normalde bir bilet alıp, rezervasyon yaptırarak bitmesi gereken bu iş ; panik ataklı için öyle bir uzar ki, öyle bir yorulursunuz ki; artık o tatil sizin için zevkten çok, ızdıraba dönüşür.

Bütün bu koşturma içinde nasıl gideceğim stresini bitirip, otele ulaştığınızda ; etraftaki güzelliklere bakıp; “ aslında bu kadar basit işte, ne kadar da gözümde büyütmüşüm” diyerek , gereksiz endişelere girdiğinizi, gereksiz insanlara boyun eğdiğinizi görüp, hayatınızı piç ettiğinize karar verirsiniz. Sonra toparlanır, sahile iner, kumlara uzanır ve güneş gözlüğünüzün altından gizli gizli ağlarsınız.

Tatil benim için çoğu zaman işkenceydi. Koşup koşup hedefe ulaştığım yerdi. Kafa boş olunca herşeyi tek tek inceliyor, neleri ıskaladığınızı görüyorsunuz. İnsanların depresyondayken tatile gitmelerini hiç önermiyorum; başka bir ülkede, başka bir şehirde insan kendini öyle yalnız hissediyor ki; yarıda kestiğim zamanlar bile oldu tatilimi bu yüzden....

Pardon sevgili olayını unuttum bu arada.

Bu planları yaparken bir de özel hayatınız , sevgili adayınız mı var.. işler tam karışır işte..O adam tatilde yanınıza gelse bir dert gelmese bir dert. Diyelim yola beraber çıktınız; ya panik atak krizim tutarsa ona rezil olursam, bir daha beni görmek istemezse, dalga geçerse düşüncesiyle içiniz içinizi yer.(çünkü PA’lılar kriz geçirdikten sonra büyük suçluluk hissederler. İnsanları rahatsız etmiş ve üzmüşlerdir, rezil olmuşlardır ), diğer yandan da onunla deli gibi tatile gitmeyi istersiniz. Bu iki düşünce arasında gidip gelirken boğulur, daralır sonunda kısa süreli bir melankoli ve arkasından bir depresyon...

Bu sırada diğer insanlar bir kitap bitirir, bir arkadaş edinir, bir kaç fotoğraf daha çeker, bir iki film izler...

Tatil kısmı bitti ..Sağsalim döndünüz yine binbir kuruntudan sonra.. bu arada ; Ailenize karşı olan sorumluluklar, işyerinde yapmanız gereken bir dolu iş, bazen fiziksel rahatsızlıklarla uğraşmak, özel hayatınız, sevgilinizle olan problemleriniz gibi normal insan sorunlarınız da olur. Bu da iki kat çaba gerektirir diğerlerine göre..

Siz hedeflerinize ulaşmak için; yürümek değil, koşmak zorunda kalırsınız. Kafanız sürekli PA ile meşgul olduğu için çoğu zaman cümle bile kuramazsınız. Yanlış şeyler söylersiniz. Hatta konuşurken bazen kardeşim bile; “ ne dediğini inan anlamıyorum , ne anlattın sen şimdi” der. O zaman toparlanırım, bir noktaya kitlenir ve derdimi anlatmaya çalışırım. Bu nasıl oluyor biliyor musunuz , tam karşınızda bir ağaç var diyelim sizin gözleriniz oraya bakıyor , bir de sağ yanınızda net görmeseniz de görüş alanınızda yer alan bir ağaç daha var. Şimdi aynı anda iki ağacın da özelliklerini söylemeye çalışın . Zor gelmeli size ...Bilmem iyi bir örnek oldu mu? ..

Bazen de yanlış cümleler kurarsınız konsantrasyon probleminiz olduğu için; bu da kavgalara, tartışmalara yol açar ..Sonra da derdinizi anlatamadığınızı, karşı tarafın sizi yanlış anladığını bilir, fakat bu durumu izah edemediğiniz için mide krampları yaşarsınız....

Güzel bir filmi izlemek, sevdiğiniz sanatçıların konserine gitmek, etkinliklere katılmak , spor yapmak, yeni öyküler yazmak istersiniz; Ama bu aralar o kadar yorgunsunuzdur ki; kolunuzu kaldıracak gücünüz kalmamıştır. Gece olur..Bir tek yer vardır hayatınızda kendinizi huzurlu en güvende hissettiğiniz yer; Yatağınız. İçmekten nefret ettiğiniz ilaçlardan bir tane daha yutup yapamadıklarınızı rüyanızda görmek için derin bir uykuya dalarsınız. Yarın ne getireceği belli olmayan, bir sürü plan bir sürü kuruntuyla geçecek olan bir gün vardır.....

3 Kasım 2010 Çarşamba

LİLİ'M(3)

Müzik o kadar etkileyici ki; ve onlar müziğin ritmine o kadar güzel uyuyorlar ki, biraz önce yaptıkları dansın devamını sevişerek getiriyorlar ... hareketleri seri, uyumlu ve muhteşem...Kız Lili’nin güzel kalçalarını iki yana ayırıp; başını sıcaklığını çok iyi tanıdığım yerine sokuyor. Dilinin içerinde olduğunu ve Lili’nin nasıl zevk aldığını hissediyorum...


Yerler ahşap ..Lili her kımıldanışında topuklarının çıkardığı ses, beni iyice soluksuz bırakıyor. Lili yüzünü kıza dönüyor, sırtı duvara yaslı, bacaklarının birini açıp duvara dayıyor, kızın kafasını iyice sokuyor , bastırıyor bacak arasına.

Kız bir yandan dilini o noktada gezdirirken, parmağını yavaşça Lilinin sıcacık yerine sokuyor, Lili iyice geriliyor çığlık atıyor, kızın saçlarından yakalıyor, sıkıyor , hareketleri iyice sertleşiyor, dudaklarından çıkanları müziğin sesinden duyamasam da duvara yankılanıp bana dönen çığlıkları, bacaklarımın arasındaki o yangını iyice artıyor. Şu anda onun içinde olduğumu ve sertçe giriş çıkışları yaşadığımı duyumsuyorum.

Bana bakıyor o anda Lili. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, kızı saçlarından sürükleyip yatağa doğru atıyor.Lili yatakta , kız bacakları arasında, LiLi’m ter içinde. Kız ter içinde. Göğüsleri kabarıyor, uçları iyice sertleşmiş.. Dudaklarındaki rujlar ağzının kenarına bulaşmış.

Eliyle “gel” işareti yapıyor, başının yanındayım . Pantolonumun fermuarını kopartırcasına açmaya çalışıyor, orda onu bekleyen, onun ağzında olmak için yanıp tuşunan organımı önce eliyle kavrayıp, boğazına kadar sokuyor. İleri geri , ileri geri. Diğer eliyle kalçalarıma tırnaklarını batırıyor, acıtıyor. Ben şimdi onun ağzında yavaş yavaş eriyorum, kasıklarım, karnım yanıyor önce, Sıcacık, sımsıkı bir yumuşaklığın, ıslaklığın içinde vücudumun diğer kısımları  yavaş yavaş yok oluyor, kopup,  yükseliyorum ordan, Belli belirsiz sesler müzik sesleriyle karışıyor. Tam gelecekken- Lili bunu biliyor ve izin vermiyor- Ağzından sertçe çıkartıp duvara itiyor beni.

"Dön arkanı "diyor..
Pantolonumu parçalarcasına çekiyor, sevişirken hiç çıkartmadığı upuzun,  ince topuklu ayakkabısın topuklarını kalçarıma geçiriyor. "Ahhh " sesimle  yavaşlıyor. İki kalçamın arasında o topukları gezdiriyor. Soğuk topukları en hassas yerimde hissediyorum. Öyle dikkatli , öyle seri yapıyor ki bunu;  sanki bunları ona ben söylüyorum o aynı anda uyguluyor gibi. Ayakkabısının burnunu kalçalarımın arasına sıkıştırıyor şimdi. Hiç kimsenin dokunmadığı yerlere değdirip,  yavaşça çekiyor. Kasıklarımdaki o baskı.... patlamak üzereyim.. evet patlayıp her bir parçam duvara yapışacak şimdi. Bastırıyor topuklarını eziyor onu..., dimdik organımı ateş içinde yanıyor ...bir yandan da parmaklarını sokuyor bacakarasına gözlerimin taa içine bakarak.

Lili’nin bacaklarını iki yana ayırarak -bu sefer beni itmesine izin vermeden- , tek bacağını yukarıkaldırıp topuğundan tutuyor, artık uyuşmuş olan organımı bir seferde sokuyorum o sırılsıklam sıcacık dünyasına..  Gözüme o karanlıkta takılan şey; saçlarının rengine boyadığı kırmızı, üçgen şeklindeki tüyleri oluyor. Sımsıkı etleriyle beni yine yapıştırıyor içine. İleri geri bile gidemiyorum sıkılığından.” Offf...... Ölüyorum Lili, öldür beni! diyerek boşalıyorum........Sesim bir saniye sonra bana geri geliyor.” Öldür beni Lili, öldür beni!!!!!

1 Kasım 2010 Pazartesi

LİLİ'M (2)

Bütün kadınlarla sevişebilirsin ama bazı kadınlarla sevişirken dağılır, bölünür, çarpar, sonra toplanırsın....İşte Lili böyleydi...

Aradan sanırım on gün geçti, hiç bir haber yok. İşe gidiyorum, toplantılar, yemekler, akşam eve gelip, bir iki kadeh içip Lili'yi düşünüyorum. Heran arayıp ,"şuraya gel" diyebilirdi...Gözüm telefonda, sesi kısık. Kontrol ediyorum sık sık, Rahmaninov fonda.
.. Evet ışık yandı..Mesaj.." Beyoğlu'nda bir bar. Gel ve izle beni." diyor..
Elim ayağım dolaşıyor yine. Ne giyeceğimi bile bilemeden alelacele hazırlanıp, çıkıyorum evden. Bu akşamki numarayı bilmiyorum. Bahsettiği yeri duymuş ama hiç gitmemiştim.Evden çıktıktan yarım saat sonra saat 12 ye doğru barın girişindeyim. İçeriye rahatlıkla giriyorum. Müzik çok yüksek yine, birden bambaşka bir atmosfer, kalabalık ...Bardaki taburelerden birine oturuyorum .Viskimi söylüyor ve neredeyse ter içinde, gözlerim onu arıyor kalabalıkta. Dans eden kadınlar, çiftler.Orada sanırım o , evet o. Bu sefer kıpkırmızı saçları. Yanında esmer bir kızla çok samimi dans ediyorlar. Beni görüyor. Bakışıyoruz. Siyah daracık deri pantolonuyla upuzun bacakları ortada. Dudaklarında kırmızı bir ruj, incecik topuklu rugan ayakkabılarıyla yine karşımda beni taşa döndürüyor. Onu izliyorum sadece, bütün gürültüden, kalabalıktan soyutlanarak. Kızı kendine çekiyor, elleri kızın kalçasında o kadar güzel dokunuyor ki, çok doğal ,içten, abartısız, beni tahrik etmek değil amacı,kendi istediği için dokunuyor,birbirlerine gülümsüyorlar. Dans ediyorlar, arada bir masasına doğru gidip içkisinden bir kaç yudum alıp, dansa devam ediyor.

Bir iki viskiyle iyice gevşediğimi hissediyorum. Gözlerim Lili yi bıkmadan usanmadan seyrediyor. Kucağıma almak istiyorum onu, gülerken iki yana açılıp dişlerinin neredeyse tamamını gösteren kocaman gülüşüne ortak olmak istiyorum.Ah o boynu, incecik upuzun, gergin. başımı gömmek, dudaklarımı yapıştırmak istiyorum. Şimdi de arkasını bana dönüp, küçük, muhteşem kalçalarını kıvırıp dans ediyor. Kalçalarının her bir hareketini görüyor, hissediyorum. Aşağı yukarı, ahenkle kımıldıyorlar..
Bacaklarımın arasındaki yanma şiddetleniyor. Orada hemen Lili'yi kucağıma alıp, içine girmek istiyorum. Onun ne kadar sıcak olduğunu hatırladıkça, gözlerimi kapatıp o çığlığı tekrar atmak istiyorum. Şu anda.. müzik bu kadar şiddetliyken..Onun kulağına gidip nefesimi kulağına boşaltmak ve o çığlığı atmak istiyorum...

Şimdi kızın dudaklarını aldı ağzına, ağzının içini kızın dudaklarıyla doldurdu. Diğer eli kalçasında. okşuyor.Bu müthiş manzaraya daha ne kadar dayanabileceğimi merak ediyorum.
Elime bir kağıt tutuşturuyor. "Bizi takip et.."
Hesabı ödeyip kalkıyorum. Taksiye binip onları takip ediyorum. Eski bir apartmanda durdular. İkinci kata çıkıp , kapıyı hafif aralık bıraktı. "Müzik sesini duyunca içeriye gir" diye yazılan bir not daha attı tam önüme..Bir süre bekledim girişte. Kapıyı kapattım. Nefes alışım bile bu heyecanı bozacak diye korkuyorum. Neyseki alkol beni rahatlatmıştı.On dakika kadar sonra müziğin sesi sonuna dek açıldı. Loş odaya ayaklarım titreyerek girdim,boğazım kurumuştu heyecandan..İşte ordaydılar. Lili duvara yaslanmış, sırtı deri iplerle bağlanmış göğsülerinin ucunu örten bir üst, altında deri string, yüksek topuklu siyah rugan ayakkabıları, kırmızı saçları belinin en güzel kıvrımında , gözleri bağlı. Kız sırtını öptükçe, vücudu ileri geri kıvranıyor Lili'nin. Dudakları aralık yine, memeleri mermer gibi, uçları çıkıyor deri parçalarının arasından. Kız tek eliyle göğsünü yoğuruyor, okşuyor. Lili'nin dudakları açık, vücudu kıvrılıyor..

Kız ellerini Lili'nin bacakları arasına atıyor, deri stringin ipinin olduğu yeri tek eliyle çekip öne doğru okşamaya başlıyor Lili'm in en güzel yerlerini. Lili'nin çığlık attığını duymuyor ama görüyorum. Uzun parmaklarıyla göğüslerini sıkıyor..
Şimdi külodu yerde.Üzerindeki deri iplerin bir kısmı aşağıya sarkmış,  bir kısmı göğüslerinin altına düşmüş. Kırmızı saçlarını arkaya doğru savurup, kısık gözleriyle bana bakıyor..Tutuluyorum..Adım atmak istiyor, bir an önce Lili'nin ateş gibi vücuduna değmek istiyorum. "Lütfen Lili,  al beni biran önce" diyorum....(DEVAMI VAR)

12 Ekim 2010 Salı

KORKUYORUM(1)

Yazmamı istediniz; yazıyorum. Çok keyifli bir yazı dizisi olmasa da yazacağım...Bilgi sahibi olmayanlar ya da çok az bilgisi olanlar istediler yazmamı.Kıramadım..

Hayatımın bir döneminde sinemaya, tiyatroya,konserlere gidemedim, başka şehirler, ülkelere gid e-me- dim.Üstelik tam bir tiyatro, sinema, gezme delisi olmama rağmen. Neden? diyeceksiniz. Ya sinemadayken, konserdeyken, tiyatrodayken elektrikler kesilirse. Ya o kapılar bozulur açılmazsa, içeride kalırsam,o sırada yangın çıkarsa.Sesimi kimse duymazsa?. O dönemlerde ceplerimde çakmaklar, kibritler, çantamda mumlar, fenerlerle dolaştım. Gece yastığımın altına çakmak koyardım..
Sırf bu yüzden bütün sinemalara, tiyatrolara geç kaldım, sizden neredeyse beş on yıl kadar..Oysa o yaşlarda görmek istediğim o kadar çok oyun , film vardı ki...

Umumi tuvaletler mi? Onları hiç sormayın. Dışarıdayım,yemekteyiz arkadaşlarla.. tuvalet ihtiyacı. Eyvah! Benim için sıkıntı başlıyor.
Kapılar otomatik kapanıyorsa altıma işeyene kadar gidemem..Eğer yanımdaki kardeşim veya çok yakın arkadaşımsa; kapıyı yarı aralık tutarlar, ben çıkana kadar beklerler. Bu arada meraklı gözler bakar kapıyı tutana, bir de tuvaletten çıkan bana.. Eğer çok yakın arkadaşlarımdan biriyle çıkmamışsam, tuvalete gitmemek için sıvı şeyler içmem.

Alışveriş zamanı..Mağazaların Kapıları..Alışveriş merkezlerini en son görenlerden biriyimdir ben. Otomatik açılıp kapanan kapılardan hep kaçtım. Mağazalara girdiğimde kapılar kapanacak, kiliteneceğim, kimse açamayacak, ben içeride boğulup öleceğim diye düşünmekten giremedim.
Hep bir bahane buldum. Yalan uydurmak zorunda kaldım. Doğruyu söyleseniz mantıksı zgelir yanınızdakine,saçma gelir,deli der , bir daha da görüşmez sizinle.
Bunlarla boğuşmak o kadar yorar ki; bir yandan gideceğiniz her yer için planlar yapmak, bir yandan ya panik atak krizi geçirip millete rezil olursam korkusuyla gününüzü zehir edersiniz...eve dönersiniz.. üstünüzden tren geçmiş gibi yorgun düşersiniz. Beyniniz işlevini unutur ve hep aynı şeyleri hesaplamaktan tembelleşmeye başlar bir süre sonra.
Yıllarca hapiste yaşamış gibi düşünün beni. Kısıtlı imkanları olan ve belli yerlere gidebilen bir tutuklu..

Üç yıl boyunca değil İstanbul dışına çıkmak, evimden uzak semtlere bile gidemedim ben. Bağdat Caddesine inip, geri geliyordum, evden uzaklaşmak kabustu. Benim gibi alışverişi, gezmeyi ,sosyal hayatı seven biri için tam bir çıldırma noktasıydı bu nokta.

İçimden sürekli planlar yapan bir tarafla, "hayır o seni aşar, yapma" diyen bir taraf sürekli kavga ediyordu.Bu kavga beynimi parçalıyordu, yoruluyordum, gücüm yavaş yavaş tükeniyordu. Hayatımı istediğim şekilde değil,korkularım izin verdiği ölçüde yaşıyordum. Kaç kere çantamı alıp gittiğim yoldan eve geri döndüm. Köprüye girmeden arabadan inip eve döndüm.

Adalar burnumun dibinde bana göz kırpıyorlardı ama ben vapura binemiyordum . En rahat ettiğim yer; evim ve yatağım.
İşte çok uzun zaman bu minik alanda yaşadım ben. O dönemlerde kaybettiklerimi saymıyorum zaten. Saymak istemiyorum. 3 yılda neler yapılırdı düşünsenize ..Ben sadece oraya nasıl gideceğimi, ilaçlarımı ne zaman alacağımı, bu illetten nasıl ne zaman kurtulacağımı düşündüm hep.

Tek başıma sokağa değil bakkala gidemediğim zamanlarda sürekli birilerini çağırıyordum yanıma. Bu da insanları bir süre sonra sıkmaya başlıyor tabi. Birilerine muhtaç bir özürlü oluyorsunuz açıkçası.

Aşk hayatı mı ?

Hangi erkek böyle biriyle olmak ister ki.. Anlar mı böyle birini.? “Kapris yapıyorsun, dikkat çekmeye çalışıyorsun, çocuk musun ya” gibi cümleleri ezberlemek zorunda kalırsınız. Bunları duymamak için çok ciddi roller geliştirirsiniz kendinize ve türlü yalanlar...Hepsi sadece karşınızdaki insanı kaybetmemek, bu hastalıklı duygunuzu göstermemek içindir.

Asansöre binilmesi gereken durumlarda ortalardan kaybolur ve hemen merdivenlere atarsınız kendinizi. “Ay biraz spor yapmak lazım, zaten bütün gün oturuyorum” gibi bahaneler yaratırsınız. Arkadaşlarınız onuncu kata teknolojinin nimetlerinden faydalanarak zahmetsizce yol alırken, siz yerinden çıkacakmış gibi atan kalbiniz ve dermansız dizlerinizle hep arkadan takip edersiniz yaşamı.

Bunun adı PANİK ATAK tır. Ve bir Panik Atak’lı daima geriden takip eder hayatı, bir sıfır yenik olarak ... Birine bedddua mı etmek istiyorsunuz? “PANİK ATAK OLURSUN İNŞALLAH “deyin , yeter

....DEVAMI OLACAK ..

15 Eylül 2010 Çarşamba

LİLİ'm..


Kapıyı çaldığımda” acaba bugün ne yapacak?” diye merak ediyordum. Bu enerji bu canlılık , oynadığı oyunlar.......Bir haftadır ne işi görüyordu gözlerim ne evimi, ne dünyayı ..hiçbirşeyi umursamıyordum..Arkadaşlarım dışarıya çağırdığında onunla görüşmeyecek olsam bile- işim var- deyip yalan söylüyordum. Evde oturuyor, sırf onun ilgi alanına giriyor diye hiç tarzım olmayan müzikleri dinliyordum , ne zaman benimle buluşsa fonda bu tarz müzikler oluyordu. Tek konuştuğumuz nokta müzikti- bu da yanlış olacak- tek bildiğim; bu tür müzikleri sevdiğiydi , evet bu daha doğru oldu.

Ne yapıyor ?, şu anda kiminle? diye düşünmüyordum. Sadece o vardı. Yaklaşık bir ay önce tanışmıştık. Bu onuncu görüşmemiz olacaktı. Saymıştım evet.

Kiminle oturur, nerede çalışır , ya da çalışır mı, öğrenci mi, hayatında kimler var, ailesi var mı, uyuşturucu alır mı, hızlı bir cinsel hayatı mı var ? bilmiyordum, bilmek istemiyordum. Şu anda ikimizin paylaştığı , herkesten sakladığım bir gizim vardı ve dışarıdaki hiçbir hayat beni ilgilendirmiyordu.

Mantık gitmişti tamamen. Ne bir gün sonrası vardı ne bir gün öncesi ne geçmişim ne gelecek . Zamansız, saatsiz, uzay boşluğunda yaşıyordum . Kendime bile yabancıydım.

Elime içki bardağını alıyor, televizyonu sadece ses olsun diye açıyor, her dakikayı, her hareketi, her kokuyu, her bakışı hatırlayarak aynı anları tekrar tekrar yaşıyordum..
Bedenimden başka birşey düşünmüyordum . Kendi ellerimle vücuduma dokunuyor, onun elleriymiş gibi hareket ettiriyor ve inanılmaz haz alıyordum. Eller benim değil onun elleriydi çünkü. Kırk yaşında bir erkektim. Hayatımdan her türlü kadın gelip geçmişti. Hepsi güzeldi. Ama ben, ben kendime inanamıyordum.......

Asansörün gürültüyle açılan kapısının ardında onu bekleyen neydi?  nefes alacak gücü yoktu. Bu da ilk görüşme gibi heyecanlı olacaktı biliyordu. Her seferinde bambaşka bir heyecan , yeniden tanıdığı, yeniden dokunduğu bir kadındı o . Kadın mı? Aslında çocuktu... kadın gibi olan bir çocuk, çocuk gibi olan bir kadındı. Onu farklı kılan buydu belki de..

Hayır! , kapıyı o açmadı. Kapı açıktı. Bana bu sefer verdiği adres; deniz kenarında,  bilinen bir otelin en üst katıydı. Hep otelde buluşuyorduk. Evinde konsantre olamıyormuş. Önemli de değildi zaten..
Odanın kapısı açıktı. İçerisi karanlık. Dipten onun sevdiği underground parçalardan birini duyuyordum . Tahrik edici bir sigara dumanı kaplamıştı odayı. burnumun içine girip daha ilk adımda beni sersemletti. Ayaklarım tutmuyordu.. nedense kendimi çirkin, yaşlı, sevimsiz biri gibi görüyordum..

Odada mor tonlarında lamba(eminimki o getirmişti onu) . Yüzüstü yatağa yatmış, ayağında uzun çizmeler, üzerinde bu sefer siyah jartiyer...  uzun kızıl saçlarını kalçasındaki gamzeye kadar atmış, elinde bir sigara , yatıyordu.. Birşeyler içiyordu yine...

Tam ona yaklaşıp , küçücük sert kalçalarını sıkmayı düşünürken; yüzüstü yattığı yataktan bir kahkahayla ters dönüp, saçlarını geriye savurdu. Dirseklerine dayanıp, bacaklarını hafifçe araladı.” Gel bakalım zavallı adam “dedi. Evet gerçekten de zavallıydım. Gözlerim açılmış, ellerim ne yapacağını bilmez bir şekilde titriyor, şaşkın şaşkın bakıyordum. Çizmesinin sivri burnunu bacaklarımın arasına koydu önce hafif hafif gezdirdi , sonra  bastırdı .Bütün vücudum uyuştu, tek hissettiğim;  bacaklarımın arasındaki kaynamaydı. Her an pantolonumu delip yırtacaktı organım.

Öylece duruyordum.... Çizmenin altında acımayla beraber korkunç bir hazla ense köküme kadar uyuşmuştum...Gözlerimi hafifçe kapatırken , çevik bir hareketle beni yere yatırdı. Tek ayağını sırtımda gezdirmeye başladı. Odaya onun bacaklarının arasından çıkan o başdöndürücü koku yayılmaya başladı.

“Çabuk fermuarını aç” diyen sesi belli belirsizdi. Müziğin ritimlerine uygun olarak çizmesinin sivri burnunu kalçamın arasına sokuyor , sonra bırakıyordu .
Ben kendimi kocaman , dev bir penis olarak hissediyordum. Ben dev bir penise dönüşmüştüm, başka bir organım yoktu. Kocaman bir penis.!! Sadece bacaklarımın arasını  hissediyordum ve tek istediğim;  şu anda onunla birleşmekti. Ona girmek ve yapışıp kalmak istiyordum orada. Beni kavrasın,bir iki saat çıkartmasın  içinden....  Ve ben her girişimde daha da daralan organında devam etmek isiyordum  yaşamaya....

Yüzüme oturduğunda o kokusu yine sarstı beni. Başım dönüyordu, ateş içinde yanıyordum. Bacaklarını açsın ve alsın beni, parçalasın, yok etsin kendine dönüştürsün.

“Ağzını kocaman aç , yut beni diye fısıldıyordu” hiç bilmediğim bir ses tonuyla. Sesi kalınlaşmıştı acı çekiyor gibiydi, yalvarır ya da ağlar gibi. Gözlerimi bağladığı için tek hissettiğim tadı ve kokusuydu. Baş döndürücü, hafif tuzlu kokusu. Yüzüm yapış yapıştı. Ağzım, burnum ,boynum . Ondan nasıl bu kadar sıvı geliyordu inanmak güç... Tam bitti derken ağzım tekrar doluyordu. Bu muhteşem hazineyi bırakıp kopamıyordum. Kasılmaları, bacak aramdaki zonklamayı iyice arttırdı. Her an patlayacak içi su dolu dev bir balon gibiydim. Organıma sürekli kan dolduğunu hissediyor ve çatlamak, ortadan ikiye ayrılmak istiyordum.
Tam da kasıklarımda,  tam da uyuşmuşken vücudum ; o noktada bir soğukluk hissettim. Metal soğukluğu...

Topukları mıydı?,  hayır değildi...

Tarifsiz acı heryerime dağılıyor ama korkunç bir zevk alıyordum. Her seferinde farklı noktadaki minik darbeleri..Elinde bıçak vardı ama korkmuyordum.

“Bırakma lütfen” dedim.
Sızlıyordu ve acıyordu ...
Güzel dudaklarının çerçevelediği sıcacık ağzınla kasıklarımı, baldırlarımı, acıyan yerimi emdi, sonra ağzımı araladı. Ağzını tümüyle ağzımın içine soktu. Kan tadı geldi. Kendi kanımı yutmuştum onunla beraber.....

Vücudunun her bir noktası ayrı ayrı öldürüyordu beni, neye dokunacaktım nereyi öpecektim karar veremiyordum. O bir heykeldi. O bir şaheserdi.

Patlamak üzereydim. Vücudunun herbiryerini delip geçmek, zevkin dibine vurmak istiyordum. Yok yok sarhoş değildim, içki bile içmemiştim. Şu anda kulağından girip göbek deliğinden çıkabilirdim, ağzından kıvrılıp ayak parmaklarının arasından çıkabilirdim..

Vee sonunda gittikçe daralan, her girişti kayganlaşıp sıkılaşan, ıslak cehennemine aldı beni. Sıktı sıktı, parçalandım, dağıldım, sağa sola dönmeye başladım içinde. Cehenneminin ateşiyle yakıyordu beni...Yine onuncu defa kucağımdayken bana ait olmayan, bir çığlıkla gözyaşları içinde boşaldım...

Giyindi, çantasını alıp hiçbirşey demeden kapıya doğru yürümeye başladı. Tak tak tak... Kısık sesimle “ senin adın Lili olsun” dedim. Topuk sesleri durdu bir iki saniye, sonra tekrar devam etti. Belli ki bu adı sevmişti.

Şimdi beni aramasını bekleyecektim gözüm sürekli telefonda. Bilmediğim bir numaradan arayıp, farklı bir otelde buluşmak için mesaj atacaktı....Bekliyordum küçük zevk oyuncağımı....Odada, yerde çırılçıplak acıya ve boşalmama rağmen hala zevk içinde yüzüyordum Kısık sesimle “Lili” dedim, “senin adın Lili. Benim küçük tatlı Lili’m”.....

EY OKUYUCU! HER GÖRDÜĞÜNE İNANMA!

Ne güzel bir karakter çiziyolar bize.
Tek gözün üstüne dökülmüş saçlar. Parmaklarda kocaman yüzükler.. . Makyajsız gibi (ama gayette makyajlı ) bir surat, bol ve moda olmayan kıyafetler. Al sana entelektüel kadın imajı.!!!!
Sonra da herkes ayılıp bayılıyor, “ ay çok farklıı, çok masum ve çekici yüzü var, ay çok entelektüel , çok kültürlü” . Yok yaaaaaaa!!!!! Neye dayanarak söylüyorsunuz bunu. ???

Gün geçtikçe acaba gerçek olan, doğal olan ne var? , kim kaldı? diye düşünüyorum. Yok! yok.!
Gerçek olan ne kaldı şu zaman diliminde.? Bebekler galiba.Ama onlarda dikkat çekmek için ağlıyorlar
Olgunlaştıkça; rol yapmaktan başka bir şey olmadığını anlıyorum hayatın. O kadar çok oynuyorsunuz ki; artık kim olduğunuzu ve gerçekten neyi sevip sevmediğinizi unutuyorsunuz..Size bir şablon veriliyor; boya boyayabildiğin kadar, doldur içini doldurabildiğin kadar.

Tam birini örnek alıyorsun kendine; bir yazarı, şairi, ressamı, oyuncuyu, bilim adamını, doktoru, öğretmeni... , bir bakıyorsun ki; yazdığı, meydana getirdiği, üstüne basa basa savunucusu olduğu fikirleriyle, yaptıkları arasında hiçbir benzerliği yok. Sıradan insandan bile daha ucuz, daha sıkıcı, daha karaktersiz, daha gösterişçi..

Emeğini önüne koy, okuyan okur, alan alır. Değerli bir eser zaten yerini bilir ve bulur. Sanata, reklam, gösteriş ve yapaylık karıştım mı olmuyor , soğuyorum edebiyattan, sanattan. Ve gün geçtikçe tüm hayran olduğum bu tabakaya ilgisizliğim, sevgisizliğim artıyor.
Felsefenin de reklamı yapılmasın, İSTEMİYORUM!!

"Aşk " kitabının BEYAZ kapaklısı çıktı. Nedir bu böyle?,  kadınlar , erkekler derken şimdi de gizli bir;” EŞCİNSELLER sizleri de unutmadık heee” diye bir mesaj mı veriyorsunuz acaba?...

Olmadı Elif hanım olmadı! Artık okumak istemiyorum... biz sizi doğal, kendi halinde, kendine mevlana’yı örnek almış biri olarak bilirdik. Zaten kitabınız yeterince sattı. Sizi de biliyoruz.

Pembesi, grisi baymıştı ama şimdi de bu çıktı karşımıza. Madem ayırım yapmıyorsunuz “ ne olursan ol , gel “ diyorsunuz da bu ne peki????

Siz de medyatik oldunuz ya sizi tebrik ediyor, bol satışlı günler diliyorum....