2 Mayıs 2014 Cuma

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY!



İştahım kesildi.Sürekli uyumak istiyorum. Hiç çalışamıyorum. İşleri hep erteleyerek yapıyorum bu aralar. Sadece sigara içmek istiyorum. İki kilo vermişim üç haftada. Şiddetle tavsiye ederim, kilo vermek istiyorsanız; ÜZÜLÜN!

Kendimden uzaklaşmam lazım, kendimi oyalamam lazım,  yoksa minör depresyonum majör”e dönecek. Aklıma geldi durup dururken benim SARI KIZ,  Kim mi o? Enteresan bir arkadaş işte. Arkadaşımın arkadaşı kontenjanından. Bu eşsiz kişiliği sizlerle tanıştırmaktan onur duyarım.


1.75 boylarında, ince,  bir dönem çok ünlü mankenlik ajansında  mankenlik yapmış, playboy kızlarına benzeyen bir hatun. İçi seni dışı beni yakar.

Gece alemlere  aktığımız  zamanlarda bu kız bizim masanın kenarında ayakta durur, dans ederdi. Yakın arkadaşımın uzaktan arkadaşıyken birden samimi arkadaş kontenjanına geçti. Ancak, bize katıldığı gecelerin hiçbirinde  içecek almaz, bizim nasıl olsa içeceğimizi  bilir, beş kuruş harcamadan evine dönerdi. Evi de zaten gittiğimiz mekâna yürüyerek beş dakika uzaklıktaydı.  İlk başlarda anlayamadım durumun vahametini. Kız alkol almıyor, tadını bile bilmez. Babası alkolikmiş o yüzden alkolden nefret edermiş. Garson geliyor masaya  “ne içersiniz?” diye soruyor. Biz  votka, tekila neyse söylüyoruz. Sıra buna geliyor  “Ben bir şey almıyorum” diyor.  Bir iki defa böyle hallettik,  ancak bir akşam  kudurdum ben. Kızlara dedim ki “bakın,  garson gelecek ve hiç birimiz bir şey içmeyeceğimizi söyleyeceğiz. Bakalım ne yapacak" dedim.  "Tamam" dediler, anlaştık.

Garson geldi yanımıza. “Ne içiyoruuuuz?”  dedi o kıvrak sesiyle. “Ben bir şey almayacağım tatlım”  dedim kıza dönerek Benim yanımdaki de “ben de almayayım şimdi, sen ne istiyorsan iç”  dedi kıza.  Sarı kız kızardı, bozardı ve gecenin on ikisinde garsona “Ihlamur” siparişi verdi. Garson en aşağılayıcı ve en nefret dolu bakışlarını üzerimize atarak geri döndü. Çok utandığım anlardandır.
Kız şaşırdı biraz tabii, ben de “ bu akşam canım hiç içmek istemiyor canım,  yaaa”  dedim. Arkadaşlarım da “ben de yaaa” diyerek destek oldular. Garson bize küfür etti,  dudaklarını okudum, 
dedim. “Ay,  napiim , boğazım ağrıyor, ne içeyim başka, dedi. Gerçekten tıklım tıklım dolu, milletin kafalarının uçtuğu  o barda "ıhlamur" muhteşem bir seçimdi.

O gece erken ayrıldım bardan, o da ıhlamuruyla millete eğlence  malzemesi  olarak gecesine devam etti.


Taksiye binerdik dört kız, bu en önde oturmasına rağmen, okuması yazması yokmuş gibi taksici frene basıp ineceğimiz yere geldiğinde arkasını döner” kaç lira,  kaç lira tuttu, kaç lira veriyoruz? “ diye  sorardı. Dört dakikalık yol gitmişiz 10 TL tutmuş, kişi başı kaç lira düşecek ki.

Bu kızın cebinde daima bozuk paralar olurdu, hiç şaşmadı. Taksi kaç lira tuttuysa, kuruşu kuruşuna verirdi. Hatta bizim  arkadaşlardan bir çocuk onun barda bozuk paraları avucunun içinde küçükten büyüğe doğru dizdiğini gördükten sonra “bozukçu” takmıştı adını.
Artık batmaya başlamıştı her yaptığı. Sonuçta benim değil arkadaşımın  arkadaşıydı ama o her yere sokuluyordu. Erkek arkadaşları da en az onun kadar garipti. Nerde bir arıza ve mostra adam  var,  onu hiç aramadan hemen bulurdu.
Peki,  ya giyimi?
Ara sıra ucuzluktan (ama kesinlikle ucuzluk zamanında) pantolon, body, ayakkabı, çanta alırdı. Ama bunları hangi mağazalardan beğenip de alır, öğrenemedik. Hatta yolda bizi gören bazı tanıdıklarım “ şey,  o sarışın arkadaşınız nerden?, kim?" filan  diye soruyorlardı. Yeni aldığı kıyafetleri en az üç ay bekletirdi. Bir gün " aaa, bunları ne zaman aldın, hiç görmedim üzerinde"  demiştim, o da  "iki üç sene oluyor,  bir erkekle buluşursam o zaman giyeceğim , şimdi gerek yok “ demişti.

Ne kadar daha modern giyinebileceğini üstelediysem de beni  zevksizlikle suçladı. Kendisine göre o çok zevkliydi.

Mesela kesinlikle kuaföre gitmezdi bu kız. Saçını kendisi boyar(sahne sarısına) kendisi keser( akıl hastaları gibi) kaşlarını kendi alır, tırnaklarını kendi yapardı. Hayatında hiç manikür pedikür yaptırmadı, fön bile çektirmedi. Geceden bigudiyle sarardı saçlarını, eski moda dergilerindeki kapak kızlarına benzerdi. Sonuçta o güzel yüzü,  o güzel vücudu komik ve rüküş tarzıyla rezil etti. Neden gitmiyorsun kuaföre dediğimde "başkasının saçlarımı ellemesine dayanamıyorum" demişti.

Bir kere nişanlandı. Nişanlandığı kişiyle eşya almaya gittiklerinde tam bir komedi yaşanmış.Nişanlısı bundan daha arıza çıkmış.  Üzerinde Ayşe (markası) yazdığı için yatağı,  el halısı olmadığı için de aldığı halıları geri göndermiş, sonra da ” ben bunları beğendim” deyip,  üç milyarlık  halıları göstermiş. İstekleri arasında banyoda mutlaka sıvı sabun olacak, buzdolabı ultra derin donduruculu olacak, nişan bohçasındaki gömlek "Beymen", pijamalar "Pierre Cardin", kol saati "Bulgari" olacak varmış.
Sonra ne mi oldu? Babası nişan  bohçası yerine iki adamını alıp, çocuğun evine gitmiş " hayırlı olsun, bu ilişki bitmiştir" demiş.

TATİL SEÇENEĞİNE GELELİM;

En komik kısmı bu. Bu kız asla kafasını denize sokmaz. Temmuz, Ağustos ne kadar sıcak  olursa olsun başını suya sokmaz. Sebebi; üşütüyor-muş.(boneyle girerdi denize çoğu zaman)
Tatil yeri bellidir ve asla değişmez. Annesiyle beraber Kıbrıs. Tanıdığım bunca yıl içinde başka birisiyle başka bir tatil yerine gittiğine rastlamadım. Biz çağırırdık tatile bunu, "ay,  canım,  çok sağ ol,  annemle gideceğiz biz bir ay sonra zaten" derdi hep.

Bikinilerini aldığı yer belliydi; pazarlar. Ama bu bikinileri de ancak sevgilisiyle havuza filan gider diye giymezdi. Eğer günübirlik denize gitmişsek (Şile, Riva, Kilyos gibi) en eski bikinisini ya da bikini görünümlü sütyen- külotunu giyerdi. Asla dışarıda yemeğe para vermezdi kısmına bilmem değinmeye gerek var mı? En fazla bir çay ya da sodayla günü geçiştirirdi.

O dönemlerde en büyük arzusu evlenmekti.” Bu sene içinde evleneceğim ben “ demişti  en son görüştüğümüzde. Kim olduğu önemli değildi,  önemli olan "evlilik" olayını gerçekleştirmek,  "bir kere evlendim" demekti.

Görücü usulüyle,  evden işe işten eve giden, anne kuzusu, hayatında hiç bara gitmemiş bir gençle tanıştırıldı ve evlendiler.

Gelin başı ve  makyajı tabii ki kendisine aitti ve çok kötüydü. Onu son olarak  o gün gördüm. O günden sonra sebebini bilmediğim bir şekilde beni ne aradı ne sordu. Ancak ortak bir tanıdığımızın nikahında gördüm bir sene sonra.  Hiç bir sorun yokmuş gibi “ aaa, canım nasılsın, gelin çok güzel olmuş,  değil mi”  deyip, eşinin elinden tuttu ve  nikah salonunun en uzak köşesine oturdu.

Hayretle onu izliyordum . "Evlenince çalışamam ben, hem evliliği hem işi yürütemem" demişti bir keresinde. Öyle de yapmış, evlenir evlenmez  çıkmış işten. Onun için ikisi de yeterince heyecan verici ve büyük bir sorumluluktu zaten. Aynı anda evli olup, işe gidemezdi.

Onu tarihin karanlık sularına gömüp,  unutmaya karar verdim. Geçen gün aklıma geldi. Yaa,  bu kız ne yaptı, çocuğu filan oldu mu,  evlililiği nasıl gidiyor diye düşündüm. Facebook hesabı yoktu o zamanlar (evlendi ya hani...) ama şimdi var-mış. Gördüm onu.

Yine kendine ait muhteşem dizaynından  iki ayrı kıyafetle  fotoğrafını koyup,  bu aleme kaydolmuştu. Rus revü kızları gibi giyinmiş;  biri otelde(muhtemelen annesiyle gittiği Kıbrıs seyahatine ait) biri de otelin havuz kenarında, straplez bir elbise, ayağında lame topuklu terlikler ve kendi ellerinden çıkmış usta(!) makyajıyla "evli" yazmayan profiliyle oradaydı. Eski günlerine dönmüştü.
Evliliği yürütemezdi zaten , ama amacına ulaşmış,  bir kez evlenip boşanmıştı işte. Tahminen  uçak biletlerini annesi almıştır iki ay önceden, mekan bellidir;  Kıbrıs'ta  bir otel! Gitmek için gün sayıyordur şu aralar. 




25 Nisan 2014 Cuma

ÇİYAN



Manikürcüleri pedikürcüleri bilirsiniz, her çeşit kadını göreceğiniz yerlerden biridir. Emekli öğretmen de gelir, ergen öğrenci  de, bankacı da gelir, sanatçı da, oyuncu da gelir, mimar da.
Bir de bu tip dükkanların müdavimleri olur. Haftada minimum üç gün  buraya gelirler, müşterilerle sohbet ederler, boş boş konuşurlar, mutfağa girip kahvelerini yaparlar. Dükkânı istediği gibi kullanırlar anlayacağınız. Hani elinden gelse beğenmedikleri müşterileri dükkâna sokmayacaklar. 




Manikürcümle kardeş gibiyiz neredeyse , yıllardır tanırız birbirimizi. Böyle bir gün, güpgüzel kırmızı ojelerim sürülmüş, kurumasını bekliyorum. Çiyan'ı daha önce bir kez görmüştüm. Bu ikinci görüşümdü. Devlet dairesinde çalısıyor bildiğim kadarıyla,  bir de kızı var. Otuz beşlerinde, saçları kızıl ve kısacık ve daima jöleli. Altında bir eşofman , spor ayakkabılar. Alıcı gözle bakınca  hoş bir hatun , vücudu da  güzel. Gözleerrrr!!!

Uzaktan inceliyorum onu; hafif kısıyor gözlerini. Mavi mi yeşil mi anlaşılmıyor. Her ne renkse de işte,  kendini o kadar beğeniyor o kadar eşsiz bir güzellikte olduğunu düşünüyor ki, hiç konuşmasanız da bunu anlıyorsunuz zaten. Gıcık oldum bu hatuna. Bu kadar kibir bu kadar şımarıklık bünyemin kaldıracağı bir olay değil. Bu yine  daldı mutfağa ağzında sigara, kahve pişirmeye başladı. Manikürcümün  minik bir buzdolabı var; oraya da dalıyor, meyve, bisküvi ne varsa sormadan yiyor. Kıza laf sokmam lazım, yoksa eve gidip huzur içinde uyuyamayacağım. Ben onu incelerken müşterilerden biri “ay,  ne kadar güzel gözleriniz var,” diye iltifat etmez mi. 
Hatun zaten kasım kasım kasılıyor
"Heh, aferin , iyi bok yedin"diyesim geldi kadına.
Bu teşekkür etti , baygın baygın süzdü çipil yılan yeşili lensli gözlerini. Ben de "güzel lens" dedim.Yanına yaklaştım, “ ama çok kaliteli , hiç belli olmuyor, gerçek gibi “ dedim.
“Yok,  değil” dedi.
"Lens, lens. Aynısı var bende, ordan biliyorum”  dedim.(Geçen sefer de bir kadın iltifat etmişti, tesekkür edip susmuştu. Lens dememişti)
“Yok ya, herkes öyle sanıyor “dedi.  
Bir kere ne olursa olsun anlarsınız lensi, evet,  bu kadındakini anlamanız zor , göz bebeği gözüküyor sadece, cuk oturtmuş şeytan karı.

Hafiften şaka yollu "Dur , ben anlarım şimdi lens olup olmadığını  deyip,  parmağımı gözüne daldırmak için bir hamle yaptım. " Aaaa, yapmayın”  filan dedi. “Lens solüsyonu var benim yanımda, yıkayayım o zaman ellerimi, mikrop kapmasın gözleriniz , sonra da çekip çıkartayım" diyorum.  “Ay , yok,  alerjim filan var” diyor bir sapığa bakar gibi bakıp.

Diğer kadınlar da bana cephe almışlar gibi “ay,  kendi gözü canıııımm, böyle lens olur mu , maasallah” demezler mi. (Sen mi doğurdun,  nereden biliyorsun? tövbe ya Rab bim)
Acayip sinirlenmiştim hepimizi aptal yerine koymasına.

Bunu unutmayacağım kadın!  elbet senin de sonun gelecek iç sesiyle evimin yolunu tuttum.

Bir hafta sonra  tekrar bir uğrayayım dedim bakalım "Çiyan" orda mı.  Evet,  oradaydı ve yine eşofmanı spor ayakkabıları,  kısacak saçları,  kendisinin olduğunu iddia ettiği gözleriyle  ortalıkta dolanıyordu.
“Merhaba”  dedim manikürcüme ve sıramı beklemek için koltuğa iliştim. Pis pis bakıp,  izliyorum onu.

O gün Tanrı”nın bana bahşettiği ender güzel günlerden biriydi. Akşam olmuş isten çıkmışım,  yarasa ayaklarıma pedikür yaptırmak  için bizim kıza uğramışım ve Çiyan orda!

Dükkân epey kalabalık. On dört  yaşlarında kapkara  bir kız oturuyor koltukta, başka müşteriler  de var. İşsiz güçsüz takımı  da orda.  Konuşurlarken baktım bizim Çiyan kara kiza " kızım, kızım” diyor. Tamam dedim, kısmet ayağıma geldi. Sonun geldi pis Çiyan! Elime öyle bir  fırsat verdin ki, istesem böyle denk gelmezdi. Çiyan tuvalete girdi o sırada. Yüzümdeki şeytani ifadeye en masum halimi oturtmaya çalışarak, Çiyan'in duymayacağı bir sesle, “aa ne güzel, demek  sen basketbol  oynuyorsun, hımm.. Ben de oynamıştım lisedeyken ama sonradan bıraktım işte. Sen devam edecek misin,  bak ne güzel upuzun bacakların var ” falandı filandı derken muhabbeti ilerlettim.Ve sonunda beni huzura kavuşturacak, uykularımı geri getirecek atılımımı  gerçekleştirdim.

“Sen de lens taksan annen gibi,  ne güzel olursun, biliyor musun. Böyle esmer güzeline ne çok yakışır mavi lensler"
“Yok ya, takamam ben öyle şey gözüme”
Dedi.
!!!
Olmuştu işte!  Birinci ağızdan duymak istediğimi duymuştum. Hay,  çok yaşa çocuk sen!
Artık kızla işim kalmamıştı. "Aslında o kadar da güzel değilsin  leylek bacaklı" deyip,  kalkasım geldi koltuktan. Çiyan tuvaletten çıkmış, bana endişeli gözlerle bakıyordu. Gözlerinin içine pis bir ifadeyle bakıp, azıcık da ağzımı Bruce Willes gibi çarpıtarak gülümsedim.

Tonlarca demir kalkmıştı üzerimden, pamuk gibiydim. Manikürcü arkadaşım müşterisinin tırnaklarıyla ilgilenirken  beni duymuş, saçlarını güldüğü belli olmasın diye yüzüne kapatmıştı. Kimselere belli etmeden, bilgiye ulaşmanın sonsuz sevinciyle ayrıldım dükkandan.  Bakalım neler olacaktı bundan sonra.

Birkaç gün sonra dükkânın önünden geçerken manikürcüm "çabuk gel, sana bir şey anlatacağım" dedi.
Çiyan olayın ertesi günü dükkâna gelmiş, vermiş veriştirmiş bana. “Benim çocuğumun psikolojisini bozdu o, çocuğu doktora götüreceğim” demiş 
“N''oldu,  yaa”  filan demiş benim kız.

“Çocuğum kaç gündür ağlıyor. Senin o arkadaşın sıkıştırmış çocuğumu, o da  bana nazar değmesin diye “annemin gözleri lens” demiş. Ben de onunla konuşunca ağlamaya başladı, çocuk kaç gündür okula bile gitmiyor üzüntüsünden" demiş. Baskı altında kalmış çocuğu!

Arkadaşım   “yok ya,  öyle birisi değildir o , neden yapsın,  neden senin çocuğunun psikolojisini bozmak istesin ki” dese de Çiyan “ben artık gelmem bu dükkâna, o kadını görürsem saçlarını yolacağım” demiş. 

Manikürcü ve ben duvarları yıkacak düzeyde kahkahalar attık; gülerken birbirimizi dövdük , çırpındık, ben birkaç kere kendi eksenimde döne döne  zıpladım, sarsıldım, saçlarım havaya uçtu zıplarken.

"Senden korkuyorum ben "dedi arkadaşım."Dediğini yaptın sonunda, sana inanamıyorum"
"Benim yüzümden müşteri  kaybettin,  çok üzgünüm" dedim. 
"Sen benim için daha değerlisin"dedi.
"Kimse bizi aptal yerine koyamaz, ama" dedim. "Koyamaz" dedi.


16 Mart 2014 Pazar

HEM İNSAN TEK BAŞINA DA EYLEME KATILABİLİR.


Çok üzgünken konuşamam,  ağzımdan kelimeler çıkamaz; tıkanırım. Yemek yiyemem,  dışarı bile çıkamam. Evdeysem  odama, ofisteysem de sandalyeme yapışırım. Ayaklarım tutmaz, yürürken sağa sola sendelerim. Bir şeyler yazayım da içimdeki yangın sönsün isterim ama onu bile beceremem. Tuşlara basacak gücüm olmaz. Sadece sigara üstüne sigara yakarım. Sigaraya bu yaştan sonra başlanır mı bilmem ama Gezi olaylarından sonra düzenli olarak içmeye başladım. Bir tek bunu yapabiliyorum  üzgünken. Dolayısıyla, yazıyı da bugüne ancak yazabildim.

O gün de sabah yedide kalkmış,  haberleri izliyordum.Yorucu bir gün  beni bekliyordu. Alt yazı geçti o anda.  Aylardır uyansın diye beklediğim küçük can ölmüştü... Elimde çay bardağı vardı. Koltuğa çöktüm. Ayaklarım titremeye, güçsüzleşmeye başladı. Bir anda seksen yaşında  olmuştum. Bütün kemiklerim ağrımaya başladı.  Göz yaşlarım biraz önce yaptığım makyajı silip süpürmüştü. Gitmiş! dedim. Gitmiş işte.! Olmadı! Aylardır ümitle bekliyordum oysa ki.
Lap topumu alıp, evden çıktım. Acıdan ölsen de işe gitmek zorunda oluşuma  bir kez daha isyan ederek hem ağladım hem yürüdüm. Sabahları uzun zamandır kademe kademe tomurcuklanışına, çiçek açışına tanıklık ettiğim bir erik ağacım var. Her sene zamanını geçirmeden patlatır minicik tomurcuklarını, sonra yavaş yavaş büyür, göze çarpmaya başlar, bembeyaz gelin gibi açar, sonra da çok lezzetli meyvesini sunar bana. Ondan anlarım ben baharın geldiğini.
Oysa baharda uyanır diye düşünmüştüm küçük çocuğum. Bu ağaçlar ne zaman eriğe dönecek, o da o zaman uyanacak diye hayal kuruyordum. Çünkü baharda büyür çocuklar;  boyları uzar, yanakları al al olur. Ancak bu bahar güzel geçmeyecekti,  anlamıştım.
Ne çaresiz anlardır ölüm haberlerini duyduğumuz anlar. Mutlaka kendimi suçlayacak bir şeyler bulurum. Yapamadım, beceremedim, onu yaşatamadım diye. Kendimi Berkin öldüğü için suçlu hissediyordum. Bir şey yapamamıştım.
O gün twitleri  ve mesajları okumakla geçti. Hastane yatağında  bir lokma kalmış çocuğun ağırlığıyla  ezilmiştim. Yapabileceğim bir tek şey vardı şu anda, acımı hafifletecek  tek bir şey ; Kadıköy'e gitmek!

Çağırdığım herkesin bir bahanesi vardı. Eski arkadaşlarım zaten burada değildi  İş yerindeyse  "hadi Kadıköy'e" diyeceğim bir insan yoktu. O halde  tek başına  olsa da gitmeliydim.

Bir panik ataklı için eyleme katılmak, yürüyüşün parçası olmak, kalabalığın içinde olmak biraz daha zordur. Ama imkansız değildir. Kendi çapımda bir karton hazırlayıp çıktım yola. Üzerimde klasik iş kıyafetlerim ve paltom vardı, sabah bunu hesaplamamıştım hiç. Meydanda bir arkadaşıma rastladım, biraz konuştuk, sonra ayrı yerlere dağıldık. Aynı amaç için gelmiş,  çoğunluğu da gençlerden oluşan bir topluluk içindeydim, tek başıma slogan atıyordum, olaylar şiddetlenirse ne yapacağımı gerçekten bilmiyordum. Gelmiştim işte, orada olmak, sesimi duyurmak için gelmiştim.

KFC'ndan  içine girip,  fotoğraf çekmek istedim. Orası çok uygundu. Ancak polis  o anda yapacağını yaptı ve Kadıköy"e gazı saldı. Gazdan  kaçan büyük bir grup KFC'nin içine daldı. İçerisi bir anda yerlere düşen kızlar, bayılan insanlarla doldu. Görevli "içeriye  gaz giriyor,  kapıları kapatıyorum" deyince tam bir panik haline girdim. Bir yandan gözlerim yanıyor, bir yandan da boğulur gibi öksürüyordum. Bir panik ataklı için daha beter bir ortam olamazdı. Taksim'deyken  bu kadar etkilenmemiştim;  alan büyüktü, arkadaşlarım vardı, sığınacak bir sürü kafe vardı. Ama bu sefer kötüydüm; tek başımaydım. Kızlardan birisi  yanan gözlerini elleriyle silmeye çalıştı, "yapma!" dedim, "daha kötü olur, ellerini sürme". “Tamam abla” dedi.
Kalabalıktan, gazdan,  hem de burada bayılırsam beni kim kaldıracak , ailemin haberi de  yok, gözlerimi nerede açarım korkusuyla elektriğe kapılmış gibi titriyordum. O anda Ali İsmail Korkmaz'ın neler hissettiğini çok iyi anladım.
 "Dışarıya çıkmak istiyorum,  açın kapıları" diye bağırdım.Dışarıda da gaz vardı, içerisi daha beter. Benimle beraber dışarı  çıkan bir kaç kişiden birine ” ben tek  başıma geldim, kimsem yok , ne yapacağımı bilmiyorum” dediğimi hatırlıyorum. Kız, elimi tuttu. "Gel,  korkma" dedi. O an yalnız olmadığımı hissettim, tutacak  eldivenli bir el ve onun da tuttuğu iki elle beraber koşmaya başladık. Sanırım komiktim. Lap topumla mantomla, topuklu botlarımla, komiktim.  Onlara yetişemiyordum,  hızlı koşuyorlardı.
Kalabalığa daldılar ama benim için korkunçtu o insan kalabalığı. Kızın elini bıraktım, ters yöne, gazın olduğu yere doğru gitmeye başladım.  Gözlerim berbat durumdaydı, kendimi kötü hissediyordum, yarım yamalak gördüğüm bir binanın önündeki gençlerin yanına attım kendimi.  Sanırım yere düşmüşüm, birileri kollarımdan tutup, talcid'li su sıktı ve içeriye aldı.

İçerisi bir stüdyoydu. Duvarlarda gitar fotoğrafları vardı. Koltuklarda benim gibi yüzü gözü şişmiş gençler oturuyor, kimisi ağlıyor kimisi de orada tesadüfen olduğunu ve ne olduğunu tam anlamadıklarını söyleyip birbirlerine sarılıyorlardı. Hepsi çok gençti ve benim yaşımda bir tek kişi yoktu.  Onlar benden küçük olduğu için yardım etmem gerekiyordu,  ama nasıl? Neyse ki  uzun sürmedi , kapı açıldı ve iğrenç gaz kokusuyla beraber benim yaşlarımda  iki adam girdi; yalnız değildim..

Güvenli bir yere sığınmanın, gazdan uzaklaşmanın huzuruyla az da olsa rahatlamıştım. İki kelimeyi bir araya getirip konuşamıyordum titremekten.
Birazdan iki baygın kız daha geldi stüdyoya. Onlara yardım etmeye çalıştım. "Ben de eskiden eylemlere katılırdım,  ancak panik atak olduktan sonra biraz zorlanmaya başladım. Telaşlanmayın, birazdan geçer" diye onlara ablacılık, annecilik oynadım.

Annesinden babasından habersiz gelmiş gençler vakit ilerleyince korkmaya başladılar. Polisten korkmuyorlardı ailesinden korktukları kadar. Bir kızın babası sürekli arıyor ve kıza küfür ediyordu. Kız da babasının ettiği küfürleri aynen bize aktarıyordu. Kıza "sen dur bir,  sakin ol" dedim. "Mesele nedir anlat.
Ver şu babanın telefonunu ben konuşayım" dedim. O kargaşadan anladığım kadarıyla kızın okulu Beşiktaş taraflarındaymış. Normal şartlarda her gün aynı otobüsle gittiğinden okuldan eve evden okula gidişlerinde herhangi bir aksama olmazmış. Polis dese,  eylem dese babası hayatı zindan edecek ona.
Babasını aradım, küfür ederek açtı  "Bakın beyefendi,  ben kızınızın Emlak hocasıyım, polisler bizi eyleme gidiyoruz zannederek Beşiktaş iskelesinin orada topladı ve  bir karakolu kapattı. Ben öğrencilerimi yalnız bırakmamak için onlarla kaldım"  Dedim. Adam o sırada  telefonu eşi olduğunu düşündüğüm kadına verdi. Babadan daha sert bir ses tonuyla konuşan anne" Peki,  nasıl dönecek bu kız eve" dedi. "Ben hepsini tek tek otobüse bindireceğim" dedim.
Zoraki bir " iyi" lafından sonra kız rahatlamış ve boynuma sarılıp"size nasıl teşekkür etsem azdır" demişti. Neyse bir sorunu halletmiştik Ama sorunlar bitmiyordu.
Diğer tarafta yirmi yaşlarında bir kız sevgilisini Kadıköy"de polisten kaçıp bir stüdyoda olduğuna inandıramıyor, kendini ispat etmek için bağıra çağıra kavga ediyordu. Onu da sakinleştirmem lazımdı. Zira konu sevgili ilişkileri değildi. "Ne bağırıyorsun, herkes canıyla uğraşıyor burada " deyip,  çektim telefonu elinden.
"Bak oğlum,  sevgilin burada, yanımda oturuyor şu anda. Ben elli yaşında bir kadınım ve yalan söylemiyorum. Polisler peşimizden kovaladı ve gazladı. Biraz önce kız burada astım krizine girdi. Arzu edersen gel. Ya gaz yiyip bayılırsın, ya da polisler seni gözaltına alır, istersen adresi de vereyim" deyip o ilişkideki sorunu da hallettim.
Çocuk sakinleşti, kız boynuma sarıldı. O küçücük stüdyoda hepsinin farklı bir telaşı vardı. Bir ara dışarı çıksam başıma bir hal gelir mi diye düşünüyordum. Çocuklardan biri " abla ya,  sen çık,  seni kimse almaz bu kıyafetle" dedi. Aynada kendime baktım, çocuk haklıydı...

Gazın şiddeti artmaya, iyice içeriye sızmaya başladı. Her içeri giren  gazla beraber geliyordu. Zaten alerjik olan bünyem iyice beter olmaya başlamıştı. Yine öksürük tuttu, yine içim sıkışmaya,  nefes alamamaya başladım. "Benim gitmem lazım" dedim. Stüdyodaki çocuklardan birinin üst katta evi varmış. Tanrım binlerce defa razı olsun,  beni evine götürdü. Buraya gaz dolmamıştı. Kendimi resmen bir savaşın içinde hissediyordum.Dışarıda polislere küfür eden bir grup, polisin ateş ederek verdiği karşılık, çığlık atan kızlar.Yüzümde kırmızı kırmızı lekeler oluşmuştu.  “Burada dinlenin biraz, sonra gidersiniz “ dedi. Kardeşim facebook'taki fotoğraflarda beni görmüş, "senin ne işin bu yaştan sonra oralarda" diye mesaj atıyordu. Bir yalan uydurdum. "İyiyim" dedim.

Cesurca  katıldığım eylemleri, gösterileri hatırladım. Yirmili yaşlarım,  çılgın, korkusuz kimliğim gelip dikildi karşıma. Ben de onlar gibiydim şimdi.
Gaz maskesini takmış, dışarıda yardıma ihtiyacı olan birileri var mı diye kontrole giden  ev sahibine, "ben de eski eylemcilerdenim" dedim. "Ama yıllar insanı acemileştiriyor, korku salıyor,  gözü karalığını alıyor" dediğimde,  elinde talcid sisesiyle bana  gülümseyerek kapıdan çıkıyordu. Birazdan baygın birini bulup,  evinde misafir edecekti.
Ne güzel şeydi bu Kadıköy'lüler.  O gece evine almasalardı, biri üstüme basıp geçecekti.  Polis "ne bok işin var be kadın,  bu yaştan sonra" deyip tartaklayacaktı belki de.  Ben  " imdaatttt , kurtarın beni,  kimsem yok" diye bağıracaktım.

Hiçbiri olmadı; yalnız değildim.

Hiç tanımadığım insanların elini tutmuştum.(bu arada elimi tutan kız, bunu okuyorsan binlerce kez teşekkürler, sen elimi tutmasaydın belki bir daha sokağa çıkamayacaktım)

Bu gece benim için çok fazla heyecanlı geçmişti. Dar alanda paslaşmalar yaşamıştım. Ortalık biraz yatıştıktan sonra ciddi iş kıyafetimle Boğa"nın orada duran çevik kuvvet ekibinin ortasından, gözlerine baka baka geçip, bir taksiye bindim ve evime gittim. Gece heyecandan uyuyamadım.

Benim hiç çocuğum olmadı. O yüzden bütün çocukları,  gençleri benimmiş gibi sevmekten, ölümlerinde benim çocuğummuş gibi üzülmekten, onları yeniden doğurup, yeniden  kaybetmekten çok yoruldum.

Ev sahiplerine haftaya mantı yapıp, getireceğimi söyledim ayrılırken. Öyle şeker,  öyle güzellerdi ki, tekrar yirmi yaşlarıma dönmek  mümkün olsaydı, onlara yirmi yaşımla misafir olmak isterdim.

Kalkıp mantı, mercimekli köfte ve kakaolu kek yapmam lazım, söz verdim ama ayıp olur.




16 Ocak 2014 Perşembe

ÖLENE Mİ AĞLARSIN GELENE Mİ?


Bir düğünlerde bir de cenazelerde karşılaşılan olaylar vardır bizde. Arasan o kadar türde insanı bir arada bulamazsın.
Evde yas vardır, taziyeye gelenler sıradan bir görevi yerine getirmek için don paça gelmişlerdir. Kapıdan girer girmez ev sahibinin yüzüne bir bakışları vardır ki onların, ölmekten beter ederler seni, acını ikiye katlarlar. Hatta eğer gözlerin ağlamaktan şişmemişse seni kınar gibi bakarlar.  “Gördün mü karısını/kızını,  hiç ağlamadı vallahi. Gelenlere yemek dağıttı, sohbet etti, havadan sudan konuştu. Ne geniş insanlar var be, ben olsam  ortalığı yırtmıştım” derler.

Örtücü kişiler;  Ev sahibinin üzerinde kolsuz bir atlet, kısa kollu bir t-shirt, altında tayt ya da şort varsa örtücü teyzeler iş başındadır. Başına örtü atar, içeriden birinden yardım istemek suretiyle uzun bol bir etek ve gömlek verip  “Giy yavrum bunları, olmaz öyle, şimdi senin acın var. Gelen giden ne der hem “ deyip, sizi kapattıkça kapatırlar.

Evi derleyip düzeltenler ; Bu insanlar eğer ani bir ölümle karşılaşmış bir eve gitmişlerse dolapları, yatakları , mutfaktaki yemek masasını kontrol ederler. “Allah sabır versin kızım. Ne yapacan,  ölüm işte, hepimizin gideceği yer”  deyip,  bir yandan  sanki gece gündüz o evdeymiş yaşıyormuş gibi yatak odasına girip, eğer yataklar toplanmamışsa toplamaya, kıyafetleri katlamaya başlarlar.  Ya, dur! belki ben senin pijamalarımı, çoraplarımı görmeni, ellemeni istemiyorum. Yok öyle bir şey. Bir yandan hesapta acısını dile getirirken mutfak masasını toplar, “şu peynirler de bozulmasın, masa üstünde kalmış, “ diyerek konuşa konuşa iş yaparlar. Dolapta içki bira gibi şeyler varsa "yavrum,  at bunları çöpe, kimse görmesin. Ölü var bu evde, günah bunlar" diyerek  içkileri de çöpe attırırlar. O anda en önemli şey gerçekten o peynirlerin bozulması ve dolaptaki içkilerdir.
Bu kadınlar her taziye evinde bunu yapmayı görev bilerler. Kendilerini bu işe adamışlardır, evlerini bok götürse bile...


Bak bakalım kimler gelmiş; Bu tipler açık olan kapıdan başını uzatırlar, elinde evinden getirdikleri terlikleri vardır. Paat diye atarlar girişe. “Allah rahmet eylesiiinnn,” diye yüksek sesle yapılan girişin ardından yarı içinden yarı dışından dualar okuya okuya kalabalığa dikkatlice göz gezdirip, kimler gelmiş, kimler gelmemiş diye araştırmalarını yaparlar.  “Aaa,  Aysel hanım yok mu?” , derler mesela acılı ev sahibinin duyacağı şekilde. ( Hani senin kara gün dostundu,   bak uğramamış bile Ama ben ama ben,  bak hemen geldim, gelirken böreğimi de  ayranımı da getirdim.) diye varlıklarını belli etmek isterler.  

Destekçiler; Bu tiplerin aslında taziye evindekilerle pek bir samimiyeti yoktur. Sadece tanışıktırlar. Ama uzaktan bakan o ailenin çok yakın bir akrabası olduğunu zanneder. Ağlayan insanlara manevi destek verir, burnunu silmesi için peçete verir. Kolonyayla ellerine, başına masaj yapar, tuvalete götürür,  elini yüzünü yıkar.” Yavrum, ağlama , sen daha çok gençsin,  önünde uzun ömür var, sen güçlü ol ki, annene kardeşlerine destek olasın” diye saçlarını sıvazlarlar çatlak elleriyle. Acılı kişi de kadına bakar bakar, bir türlü hatırlayamaz. Bir yandan da  mutfaktan ayranlı börekli tatlılı bir tabak hazırlarlar. 'Ye yavrum, ye'  diye ağzına tıkıştırırlar. Bir lokma geçemez ki insanın boğazından acılıyken,  ama olsun  yemek lazımdır.

Neden geldiğinin farkında olmayanlar; Bunlar anneleri tarafından "hadi kalk kızım, bak Mürüvvet teyzenin kocası ölmüş. Baş sağlığına gidiyoruz" diye zorla getirilen çocuklardır.  “Anne yaaa, off, . Ne giyeceğim şimdi?” diye mızıldandıkça,  anneleri onları dürterek “hadi kızım , hadi,  geçir üstüne kotunu. Bak, Nermin teyzeler de geliyor hem” der. Nermin teyzenin de kendi yaşlarında bir kızı vardır. Hiç değilse onunla oyalanır. Bunu duyunca kabul eder ergen kız. Ama saçını başını toplamadan parfümünü sürmeden çıkmayacağı için dakikalarca oyalanıp annelerini çatlatırlar resmen. Düğüne mi ölüme mi gittiklerini hiç anlayamazsınız. Ev sahibi acıdan katım katım ağlarken bu ergen kızlar  film izler gibi izler onları. "Öğleden sonra denize gideceğiz, geç kalmayalım"  diye konuşurlar arkadaşlarıyla. Ya da akşam Tonguç”tan gelen bir mesajı birbirlerine göstererek kıkırdarlar. Hayat ne güzeldir o ergenlere.  

Her işi ben bilirim, çok zenginim, çok yardımseverim”ciler; Bunlar ölüm haberini alır almaz, hemen börekçilere giderler. Seri bir şekilde "abim oradan iki tepsi su böreği veriyorsun, iki kasa da ayran"  der, cebinden nakit olarak çıkardıkları tomarın içinden bir iki tanesini uzatıp, üzerini vermeye çalışan tezgahtara  "Kalsin hocam, ölmüşlerinin ruhuna gitsin" der. Heyecanla börekleri ayranları arabalarına yükletirler. Olay yerine gittiklerinde de mutlaka bir iki yardımcı bulurlar etraftan. "üçüncü kata çıkıyorsun hocam,  böyle gelin, masanın üstüne koyun ayranları, Yenge hanım buyrun, Allah rahmet eylesin" diye kendilerini bu işe acayip kaptırır, şovunu yaparlar.

Rahmetlinin tüm hayatını anlatanlar; Bu tiplerin de eşleri, akrabaları ölmüştür. Ölüm acısını tatmış insanlardır. Yüzünde -ben ne çektim, ah ah, kimleri toprağa verdim- ifadesi vardır. Onlar ölüm konusunda tecrübeli, deneyimli insanlardır. Acının ne kadar süreceğini ne zaman geçeceğini net olarak size bildirirler. Bir de" Hiç unutmam, Enver bey bizim bakkala gelmişti. Yağsız peynir istemişti. O gün parası çıkmamıştı da biz de ne olacak olur mu, biz burada komşuyuz" demiştik. Sonra ertesi sabah koşa koşa parayı getirmiş , defalarca özür dilemişti. Çok dürüst adamdı, çok. Etrafındakiler de destekler. " Çok dürüst insandı, çookk"  

Eş arayanlar; Şaşırmayın, öyle şey olur mu demeyin. Benim kaç tane tanıdığım mevlutlerde, dualarda, taziye evlerinde eş buldu. Böyle yerler tanışmak için bulunmaz fırsattır. Kafada başörtüler, siyah gözlükler olsa da "bu kim, tanıyor musun?"  diye soran birilerine çoğu zaman tanık olmuşumdur. hemen ardından cevap gelir " Aaaa,  o bildiğin koskoca banka müdürü,üstelik bekar, hiç evlenmemiş.".  Hımm.. Bu insanın yedisi var kırkı var,  senesi var, var da var. Yedisinde olmadı kırkında olur , o da olmadı evdeki mevlutte mutlaka yol kat edilir.

Yiyiciler; Bunlar taziye evinde ne çok yemek olduğunu  bilirler. Dualar okunur, herkes "Allah sabır versin " dileklerini ilettikten sonra “hadi buyurun, sofraya” derler. Bunlar genelde ailenin birinci derecede erkek akrabalarındandır ya da dini bütün adamlardan biridir.  Sofrada etlisinden sütlüsüne tatlısına kadar her şey var. Eşraftan hayli yoksul kişiler için bulunmaz nimettir ölü evleri. Bunların içinde durumu abartıp  ev sahibinin kızlarına ”yavrum,  bir kahve yapar mısın, şekersiz olsun” diyenler bile vardır ki söylenecek sözümün kalmadığı andır. Şaşırmayın şaşırmayın. Nerden mi biliyorum. Kendimden tabii ki., kendimden.

Acıyı kahkaya çevirenler; Görev yerine getirilmiştir. Gelenler bir bir dönmeye başlar.  Evden gruplar halinde çıkanlar olur. Evi en yakında olan kişi  "Gelin,  bir kahve içelim bizde” diye arkadaşlarını evine davet eder. Evine girer girmez  “Ohh be”  diyerek  başörtüsünü atar. Bir iki acı söz söylenir. “Yazık oldu ya”, “ gitti işte” diye. Sonra “yaaa, bir şey soracağım” der birisi. “O kapının  kenarında elinde tespihle oturan beyaz başörtülü kadın kimdi? Ya o kadın ne kadar komik ağlıyordu. Baktıkça gülesim geldi. Gülüyor sandım ilk önce”
 Öbür kişi de “ay,  sorma ya, başörtümü ağzıma soktum, gülmemek için” der.
“Off o değil de,  bize sımsıkı sarılan kadın köydeki teyzesiydi galiba, acayip kokuyordu”  der.  Ötekiler de kıkır kıkır “pöfff,  fark ettim ya.”
Bütün akrabalarını gördük. Çok elitim, sosyeteyim diye gezerdi ortalarda. Bir tane tipi düzgün adama rastlamadım ben “diyerek günü yarılarlar.





13 Ocak 2014 Pazartesi

BİR KIZIM OLSAYDI











Bir kızım olsaydı. Adı önemli değil, ama en çok Melek adı yakışırdı ona.


Sabah uyandığında ördekli pijamalarının bir paçası dizlerine kadar sıyrılmış olsaydı. Karnı da uyurken açılmış olsaydı.  Sıcacık olsaydı, fırından taze çıkmış ekmekler gibi. Güzel koksaydı.
Saçları biraz dalgalı olsaydı, sabah yüzüne gözüne dolaşmış olsaydı, bir de dudakları çıksaydı ortaya; Dolgun, pembe dudakları. Yanakları pespembe olsaydı bir de masumiyetinden. Ona sıcacık sarılsaydım; kimsenin sarılamayacağı, kimseye sarılamayacağım kadar içten; sahiplenircesine.
Ben onu seyrederken  annesinin yanına geldiğini hissetseydi. Kocaman gözlerini açıp, yarım yamalak konuşmaya başlasaydı uyku mahmurluğu olmadan. Tükürükleri dudaklarından yüzüme saçılsaydı. Rüyasını anlatsaydı sabahları kalın ve kısık çıkan sesiyle. Anlatırken de beyaz tombul elleriyle yüzümü gözümü okşasaydı dünyadaki en güzel kadın onun annesiymiş gibi.
Yüzümdeki makyajı görüp, “Annee, yine mi işe gidiyorsun ?”
“Evet ama akşama geleceğim”
Deseydim.
“Yaaaaa”, deyip,  şımarıkça üzülseydi.  “Ama gitmeee, her gün işe gidiyorsun, ben seni özlüyorum “ deseydi.
Özlem lafını duyunca gözlerim dolsaydı. Onun gözlerinde hiçbir aşkta kaybolmadığım  kadar kaybolsaydım. Kendimi göremediğimde, anlayamadığımda işte o gözlere bakıp,  kime ve neye benzediğimi anlayabilseydim. Kendimi izleseydim onun gözlerinde; kendi küçük kopyamı. Tam göremediğim bir türlü çözemediğim  kendimi sonunda onun gözlerinde bulsaydım.
Ben evden çıkınca pencereye koşup, dalgalı saçlarını  savura savura bana el sallasaydı. Tombik parmaklarını dudaklarına götürüp öpücük verseydi.
Hafta sonları sahilde tek başıma yürüyüş yapacağıma, onun ellerinden tutup, minik minik taşları denize fırlatsaydık. Kedilere yemek verseydik,
O da
“Annneee , kediyi tutabilir miyim?”  deseydi.  O çok istiyor diye sevmesine izin verseydim.
Yol boyunca konuşsaydı saçma sapan,  aklına geleni her şeyi. (tıpkı benim gibi.) Kimi zaman onu dinlemeden “hı hıı” deseydim  ben de.
Sonra karnı acıksaydı. Masada sigara paketimin yerine onun için dilimlediğim elma ve muz olsaydı küçük bir kapta. Minicik ağzında  dakikalarca yavaş yavaş yemesini izleseydim.  Bir yandan sandalyenin üstünde neşeyle bacaklarını sallasaydı, açık sarı bir külotlu çorabı olsaydı o gün üzerinde.  Martı geçseydi üstümüzden, biraz güneş açsaydı. Ve ben onunla olduğum için çok ama çok başka olsaydım.
İstediğim zaman istediğim kadar öpseydim onu. Başkalarının çocuklarını öptüğüm gibi ürkek, utangaç olmadan. Isırsaydım baldırlarını,  başkalarının çocuklarına anneleri kızar diye yapamadığım zamanlara inat.
Koklasaydım onu,  hiç kimseye hesap verme duygusu olmadan; bu  benim , istediğim kadar koklarım edasıyla.
Sonra küçük bir parka gitseydik. Benim kitap okuduğum ve çocuklarını salıncakta sallayan anneleri , kaydıraktan heyecanla kayan çocukları özlemle izlediğim parka. Kimi zaman annelerin  “Kızım! oraya oturma üzerin çamurlanacak, 
Oğluuuum! çıkma yükseğe, düşersin” diye söylendikleri ve benim “ bunlar da anne olmuş, bir ben olamamışım işte”  diyerek hayıflandığım parka.
Ben kızımı  salıncakta istediğim kadar sallasaydım; istediği kadar,  hiç sıkılmadan. Çünkü o çok benim. Çok sevdiğim.Çok taptığım minik varlık.
Eve gidelim mi dediğimde, “ Anneee, n”olur biraz dahaaa”  dediğinde,  parmakları soğuktan kıpkırmızı olsa da  sırf çok istiyor diye, oyunu yarım kalmasın diye, -çünkü  oyunları yarım kalan çocuklar hiç büyüyemezler- “tamam,  biraz daha”  deseydim.








Sonra çocuk kıyafeti satan mağazalara girseydim onunla.” Ne çok geçtim bu mağazanın önünden kızım , biliyor musun”  deseydim . Nasıl olsa  bir çocuğum olacak, alayım bir kenarda dursun” deyip, rengarenk tulumlar aldığım mağazaya bu sefer gururla ve mutlulukla o'nunla girseydim.  Kimi zaman hamile kimi zaman yeni doğum yapmış kadınlar  yanlarında eşleriyle beraber gelirlerdi bu mağazaya. Bense tek başıma gezerdim. İçerisi bebek kokardı; saflık, temizlik kokardı. Kasaya giderdim bir iki parça alıp. Kasiyer sorardı” hediye mi” diye.   “Hayır, kızıma”  derdim  gururla. Evde kimse görmesin diye bir kenarda saklardım onları ama bunları kızıma asla anlatmazdım. Sonra şımarık olur.

Bir gün  kızımın memeleri çıksaydı,  benim sütyenlerimi giymeye çalışsaydı. Sonra bana ilk aşkını anlatsaydı, anlatırken onda kendimi görseydim. Tıpkı benim gibi heyecanlı, coşkulu, tutkulu bir kız olsaydı. Uzun ince parmaklarıyla kendi odasında kemanını çalsaydı ve ben onu içerideki odadan ağlayarak dinleseydim. Sonra o benim gözlerimi kıpkırmızı görünce “anne,  bir şey mi oldu?”  deseydi . “ Yok canım, soğan doğradım, senin en sevdiğin yemekten yaparken”  deseydim.
Deseydim,  keşke deseydim, diyebilseydim
Ah kızım, sen olsaydın ben hiç böyle yarım, böyle melankolik ,böyle yalnız böyle sevgisiz olmayacaktım.
Yanlış kişilere hiç sarılmayacaktım. İçimdeki bu sevgi açlığını, sevilme tutkusunu  hak etmeyen insanlara hiç vermeyecektim, Senin kokunu çok farklı yerlerde aramayacaktım. Seni öperken doğru mu yapıyorum acaba, demeyecektim.
Doğmadın ki  kızım,
Doğa ma dın ki,
Benim kollarımı hiç dolduramadın ki.