17 Haziran 2010 Perşembe

KIZIL SAÇLARIMI SERMEĞE GELECEĞİM


Bir sabah geleceğim kapına habersiz,


Sen ki uzun sevişmeler sonrası bitkin.

Yüzünde şehvete doymuşluğun taze kırmızılığı,

Üzerinde başka kadınların kokuları, tatları kalmışken ,

Öpeceğim uyku mahmuru yorgun,ama her daim aç dudaklarından ..

İçerideki boş viski şişelerine, izmaritlere ve buram buram senin sıvınla karışmış

kadın kokusuna aldırmadan ,

Atacağım kendimi, o

Islakları henüz kurumamış yatağa,

Binlerce kadın kokusu içinde seninkini hissederek tadacağım tekrar

Dudaklarını..

Biraz ruj , biraz viski harmanlanmış sıcak nefesini ağzıma boşaltmanı

Bekleyeceğim...

Aralık dudaklarıma sinen kadın kokusuna rağmen

Yine de istekle bekleyeceğim seni..



Rodin’in heykeli, picasso’nun tablosu, beethoven’ın senfonisi.

İşte ...adamım ...Parmaklarımın ucuyla seviyorum seni,

Bu uçuşan tüllerin ahenkli dansında dilimle keşfediyorum seni

Önemi yok tuzların, ıslaklıkların,

Amacım; sana beni hissettirip gitmek!

Ben kalmam sevişme sonraları bilirsin ..

Sana en büyük zevki sunmak için dünyaya gelmişim ....

Sorma,

Fazla vaktim yok ..

Zevkler kısa sürer adamım..

Bildiğim en gerçek şey

Beni sadece bu yataktayken sevmen.

Onun için kalıcı değilim...

Seriyorum uzun kızıl saçlarımı sıcak vücuduna ,

Saçlarımla dokunuyorum işte

Dudaklarına, göğsüne .

Yüzümü görmeni istemiyorum

Ne önemi var ki

Sıcak kaygan bir varlığım ben şimdi....

Tıpkı diğer kadınların gibi..

Ve.....

Dudaklarının benim ,göğüslerimin ikimizin olduğunu

Hissettiğimde,

Kalbinin tiktakları doldurduğunda sessizliği,

Ben çıkacağım içinden,

Ruhundan koptuğumu anlayacağım yine,

Bitti görevim..

Doydun ...

Hemen yok olmalıyım.

Kalbimin çarpıntısı dinmeden ,

Kapıyı kapatıp çıkıyorum,

Topuk seslerim beynime vuruyor,

Gidiyorum..

bırakarak yalnızlığımı sende ,

Özlemimi bende ...



Sana herşeyi veremem, doyup gitme diye

Aç ta bırakamam gelmekten vazgeçme

Diye

Gecenin ayazı, ıslanmış yanaklarıma vuran acımasız rüzgar,

Hepsi benle dalga geçiyor şimdi,

İçimde sıvının dolaştığını hissederek yürüyorum,

Yıkanmayacağım , istemiyorum senden arınmayı ..

Kornalar beynimde çalıyor

Ve ben sevmediğim bu gerçek dünyaya dönüyorum,

Yanımda yüzlerce seni alarak.

Bir de çamaşırımı bırakıyorum sende

Tek bırakabileceğim şey; kokum,

sana..

Bekle sevdiğim adam bekle!

Bir sonraki gelişimi...

Yine geleceğim uzun kızıl saçlarımı

Çıplak vücuduna sermeye ,

Ve yine geleceğim tatlı kırmızı yanaklarından öpmeye....

15 Haziran 2010 Salı

BABA HİÇ YIKILMAZ DUVAR GİBİDİR....



Acıyı; aşık olup terk edilince yaşamak sanmıştım, onunla olan hatıraları bir bir hatırlayıp, beraber dans ettiğimiz müzikleri dinleyip bir sigarayla bir şarap içip, gözyaşı dökmek sanmıştım..

Acıyı ; çok istediğim bir işe baş vurup reddedildiğimde yıkılmak sanmıştım, ya da bacaklarım neden daha güzel değil, gözlerim neden renkli değil diye üzülmek sanmıştım.
Acıyı; bir ay sonra , bir yıl sonra geçer sanmıştım yerine koyabileceğiniz bir şeyler vardır hep...

yeni bir sevgilinin ardından daha iyisinin gelme ihtimali vardı, hatta çok sevdiğinizi, onsuz yaşayamayacağını sandığınız kişinin, yüzünü bile görmek istemeyebilirdiniz, çok istediğiniz işe “iyiki girmemişim, her işte bir hayır vardır , bu işe girmem daha iyi oldu” deyip unutabilirdiniz tüm üzüntülerinizi....

Ama ya giden bir babanın ardından yerine kimi koyabilirdiniz ki?

Amcanızı mı? dayınızı mı ?, mahalledeki onun en yakın arkadaşını mı?, annenizi mi? sevgilinizi mi?????

Cevabınız hayır değil mi ?.

...................................
Acının, bir daha asla ona dokunamamak olduğunu, kokusunu duymayı istediğinizde ,sadece gözlerinizi kapatıp onunla bir bahar günü yaptığınız kahvaltıda sucuklu yumurta kokusuyla karışmış olarak hatırlamaktan ibaret olduğunu, ya da öğlene kadar uyumak istediğiniz bir Pazar sabahı burnunuza gelen yoğun traş losyonunun kokusuyla hatırlamak demek olduğunu, öğreneceksiniz.

Hep keşke diye başlayacak onunla ilgili düşünceleriniz.

Keşke o sabah beni erkenden uyandırıp” hadi kahvaltı hazır çay soğumadan gel” dediğinde, “ya baba offf ya ,sen et, ben sonra edicem “ deyip onun kalbini kırmasaydım....

Ya da cep telefonuna gelen mesajları okumayı bir türlü beceremediği için ona her seferinde kızmasaydım, “ off baba ya kaç kere gösterdim hiç bir şey anlamıyorsun” demeseydim. Acaba bana kırılmış mıdır? Ama babalar çocuklarına darılmazlar, onları sevmiyormuş gibi görünseler de aslında karşılıksız çıkarsız severler..Buna eminim..
Bir akşam önce odamda böcek var diye korkup kaldırmıştık seni yatağından, hiç oflayıp puflamadan atmıştın böceği..

Banyoda ne zaman tüp bitse seni çağırırdık “ baba ya, dondum, çabuk tak şu tüpü” dediğimizde hiç itiraz etmedin, bazen bakala gitmeye üşenip “ baba hadi bir koşuda git, bize bakkaldan sigarayla bira al” dediğimizde hemen gidip aldın, utanıyorum şimdi seni yorduğum için, ama sen bunları hiç sıkıntı duymadan yaptın baba değil mi??

Sen bize veda etmeden 2 hafta önce “ hadi baba sizi yemeğe götüreceğim” dediğimde hiç itiraz etmedin. Oysa, her zaman “ ne gerek var masrafa, ben evde yerim “ der beni sinir ederdin, iyiki gitmişiz o gün yemeğe.. Hesap geldiğinde “ ben kendi yediklerimin parasını vereyim” dediğinde kızmıştım sana, çok ince düşünceliydin, böyle olduğun için hayat yoruyordu seni, bizi okuttun en büyük isteğin okuyan çocuklarının olması idi, en küçük kardeşimizde kazandı üniversiteyi, mutlu oldun . Onu da gördün.

Bizim evlenmemiz çok önemli değildi senin için, iyiki de evlenmemişiz , son yıllarında hep beraberdik. Hasretini giderdin, işlerini de yola koymuştun, acaba yapacak şeylerini bitirmişmiydin dünyada???Bunun için mi gittin.....????????

Kollarımda bayılıp düştüğünde hep kalkacağını düşündüm, bu kadar kısa sürede gidemezdin değil mi? hiçbir hastalığın yokken, daha konuşmak istediğim çok şey varken???..

Ancak birbirimizi anlamaya başlamıştık... ambulansı çağırdım, seni en yakın hastahaneye götürdüm, iyi doktorlara teslim ettim ..Ama bir saat içinde tam bir saat içinde gittin, bıraktın bizi, neden dayanmadı ki kalbin? Sen bunu atlatsaydın – ki atlatabilirdin insanlar neler atlatıyordu- daha çok yaşayacaktın bizimle beraber...Biz de” aman baba korkuttun bizi öleceksin sandık seni”diyecektik, ambulansanla bir elimle senin hasta kalbine dokunurken belki beni duyarsın diye hep konuştum, ne olur gözlerini açıp beni mutlu etseydin? Ne olurdu doktor baan “ maaleseff....çok uğraştım inanın ama maalesef...” demeseydi............
Senle gittiğim hastahaneden, kocaman sızlayan bir kalple , ağlamaktan yorgun düşmüş bedenimle geri döndüm...

Yatağına oturdum şimdi, resimlerine bakıyorum, bir gece önce sapasağlam yattığın yatağa...Gömleğini büyük bir titizlikle asmışsın, sabah giyeceğini düşünmüştün tabiiki...Nerden bilecektin ki?? Kim bilebiliyor ki? Bilseydin biraz daha vakit gecirirdik, bu kadar kolay mı pes edilir be beyaz saçlı Babam ?! Sen, sırtına yaslandığım sağlam bir duvardın , şimdi kambur kaldım, omuzlarım düştü, acı bumuy muş ? evet buymuş!!!!...

Yüzünde gülümseme vardı öldüğünde, sana sarılıp ağladığımda “ beni duyuyor musun baba? Ne olur bir işaret ver, beni affediyor musun yaptığım her hata için?, ben sana hakkımı helal ediyorum, sen de ediyor musun?” dediğimde yanağından aşağıya bir damla gözyaşı düştü. Heyecanlandım, şaşırdım, benim gözyaşım senin yüzüne düşmüştü. Bu beni affettiğinin bir işareti miydi acaba???

Sarıldım sımsıkı sana , mutluydun, geride seni düşündürecek hiç bir şey yoktu, tamamlamış mıydın bu dünyadaki süreni baba? ben de bilemiyorum...

Ellerimle gönderdim seni toprağa, hatta hastahanenin morgunda kaldığın gece canın sıkılır, kendini yalnız hissedersin diye gece yarısı yatağımdan fırlayıp hastahaneye gittim “ görmek istiyorum uzaktan geldim” dedim. sabaha kadar nöbet tuttum kapında “ beni terk etti kızım “ demeyesin diye...Elim hep elindeydi..Yalnızlık kötüydü, belki ölmekten de ..

Sen hep dürüst oldun, kimseyi incitmedin, onun için gittiğin yerde daha mutlu olduğunu düşünüyorum. Bu yazıyı da senin için yazıyorum baba, seni tanımayan insanlar da senin nasıl birisi olduğunu bilsinler diye.Bu benim sana son görevim!!!

Bir gün daha bekleseydin sana sürpriz yapmıştım! babalar günü için brancha götürecektim, sucuklu yumurta yiyip çay içecektik deniz kenarında.Kötü bir sürpriz yaptın bize be baba!

Ben yine yemek yiyiyorum, çay içiyorum, yine denize gireceğim, yine güleceğim, yine dans edeceğim, ama kocaman yüreğimdeki eziklik burukluk , yarım kalmışlık hiç bitmeyecek..

Babasına bu sabah sarılmadan işe gidenler varsa lütfen ertesi sabah sarılıp öpsünler, bir saniye içinde elimizdeki en değerli varlığımız gidebiliyor...

9 Haziran 2010 Çarşamba

SOLUK SOLUĞA

Bir gece vakti yalnızlığa karşı ruh mastürbasyonu yapmaktayken soluk soluğa, kendi içime kusuverdim.

İzinsiz, gölgesiz, plastiksiz,ayyaş bir rengin içinde sevişmekteyim.

Seni elime alıp, külünü içime dökeceğim. Acıtan tadını, uyuşmuş parmak uçlarımla bulmaya çalışacağım.Biliyorsun ben hep ya uçlarda yaşıyorum, ya uçlarda yaşıyorum.

Sevmenin dumanı çok! Sevmenin nedeni yok! Çünki seni neden sevdiğimi bilmediğim için seviyorum. Benden başka hiç kimse seni, bir gece yarısının siyah çeyreğinde düşler üstü izler bırakarak uyandıramaz. Bu dünyanın , bu hayatın dışında bir yerde , belki de Dünya’da sevmenin dumanını hiçbirşey ulaştıramayacak derinlerine benim ulaştırabileceğim gibi....

Sarılarak uyumak istiyorum sadece, alışkanlık olmayacak bir güvenle, bir kardeş gibi, bir kardeş gibi değil! Bir dosttan öte, sevgiliden yakın!Tutku tadında, düş tadında ama zehirli!

Yok yok! Sevimli ve yeni uyanmış bir bebek gibi!
Uzakla yakını karıştırdığım bir zamanda “ zamansız” bir rüya gördüm, biliyorum. İçim öylesine bir hal aldı ki, anlatmayı mümkün kılan tüm yetilerimi yitirdiğimi hissettim.Sonra bir ışık gördüm, içim acıdı yine. Ardından “ vazgeçtim” dedim, ama vazgeçemedim. Zaman yok ; biliyorum. Bu yüzden zamansız bir rüya da yok!

İÇ BENİ! Zamansız rüyalarına ortak et! İç ki; soğumadan tenimiz, yarılanmadan ömrümüz, saralım yaralarımı! Bende sevmenin yarası çok!

Oysa ben “ gözlerin içine bakmaktan utananlar” tarikatındanım. Özlemeyi özlediğim gibi, sarılıp uyumamayı da özledim. Şimdi senin yanında uyandığım bir tan vakti hoşçakallardan yapılmış uçurtmanın kuyruğu yanıbaşımda. Ağlamaklı bir sızı duydum boynumdan aşağıda, göğüs kafesimde hapsolmuş bir başka sen’in içinde.

“Hoşçakal” veda sözü olmadıkça güzeldir, bir de formalite olmadıkça...Geriye ne kalıyor şimdi?

Avanak romantizmle yazılmış cümleleri okumana gerek yok artık! GİT! Seni tanımayan senin tanımadığın kadınlara git! Plastik sevişmeler yaşa! Yine ulaşılamayan bir noktan kalacak ve sen her sevişme sonrası ruhsal mastürbasyonunu yapacaksın.......

24 Mayıs 2010 Pazartesi

MAHALLE DEDİKODUSU







Aşağıda okuyacaklarınız kelimesi kelimesine doğrudur. Eğer benim yanlış hatırladığım kelimeler, cümleler varsa kusura kalmayın lütfen..He ne diyordum olaylar tamı tamamına doğrudur yalnızca kişi isimleri verilmemiştir ayıp olmasın diye..
Bir dergide çalışan kızımız (adı Tuğba olsun) Kurtuluş’ta bir eve yerleşiyor. Aman böyle bir seviniyor iş bulmuş yeni ev tutmuş, yeni bir hayat modunda falan. Güzelce uykusuna dalıyor.

Saat beşe doğru üst kattan bir gürültüyle uyanıyor uykusunun en güzel yerinde. Ama nasıl bir gürültü ; bir karyola gıcırtısı ki – heralde eski model yaylı filan- ardından kadının böğürtüye benzeyen sesi, adamın sesi falan derken kız da uyku oluyor piç afedersiniz.

Ertesi sabah zar zor uyanıp gidiyor işe. Eve gelir gelmez kendini atıyor yatağa. Derin bir uyku. Yine Tuğba kızımız gürültülere uyanıyor saat beşte. Karyola neredeyse başına geçecek. Odada üç kişiler sanki, kadın bildiği bütün küfürleri ediyor. Karyola zannedilen o alet ikiye üçe ayrılacak sanıyor, tavan ha çöktü ha çökecek .Allahım ne bitmez sevişme bu bir saat , bir buçuk saat devam...Kız çıldıracak. Uykusuzluk gürültü huzursuzluk ne yapacağını bilemiyor.

Hiç eksiltemeden söylüyorum .Her gece saat 5 de...hiç aksamadan...hiç ara vermeden...

Tuğba nın sabrı ancak on gün sürüyor. En iyisi yukarı çıkıp kibarca uyarayım diyor.

Kapıyı çalıyor, ses yok...sonra zile basıyor. İçeriden bir ses “ PATLAMAAA, geldik ...”

Kapıyı insan azmanı denen cinsten bir kadın açıyor. Etler böyle boğum boğum, üzerinde rengi kaçmış eski püskü bir tayt ve askılı bir bluz. Saçlar bonus kafa şeklinde.

“İyi günler” diyor Tuğba, “ ben alt kattaki komşunuzum. Yeni taşındım , on gün oluyor. “ “Evet” diyor kadın, ne istedin der gibisinden. Tuğba, eyvah diyor bu kadına bunu anlatmak zor olacak. Tuğba da cici bici incecik bir kız.

“Ben sabaha karşı olan gürültüden çok rahatsız oluyorum. Uyuyamıyorum . Mümkünse biraz....”

Sözünü tamamlamadan yanağına bir şaplak iniyor ki; kız neye uğradığını şaşırıyor.

“ Aaaa.. ama ama ... demeye çalışırken kadın atlıyor üstüne yapışıyor saçlarına ,

“Seni sürtük orospu , benim kocamla s..işmemi çekemiyorsun değil mi? Kıskanç ! sen geceleri yalnız yatıyorsun seni kimse s..kemiyor diye kuduruyorsun değil mi. Kıskançlıktan ne yapacağını bilemedin , gürültü yapıyorsun diyorsun, yürü kaltak seni” diyor..Kız eli yanağında sinirden ağlaya ağlaya eve gidiyor. Yüzüne kan oturuyor resmen. Telefonda konuşup bunu bana anlatırken kapının zilini duyuyorum. Telefonu kapatıyor Tuğba. Kapıyı açıyor. Karşısında polisler . Hakkınızda şikayet var haneye tecavüzden. Bizimle gelir misiniz lütfen ?..

“Kim ben mi ? haneye miii???”.....

Evden apar topar taşınmak zorunda kalmış tabii...Ama Tuğba hıncını alamamış hem yüzüne yediği tokat , hakaretler, uykusuz geceler ve en sonunda polisler... Plan yapıyor ama inanın ben de bilmiyorum ne yapacağını....



18 Mayıs 2010 Salı

KAYIP


Çıkmaz yollarda geziyorum yine. Sağa sola çarpıp duruyorum. Ve yine her köşe başından sana çıkıyorum.




Kaçıyorum...Çoğu kez nereye ,kime kaçtığımı bilmeden. Neyle, kiminle karşılaşacağımı bilmeden; içimde oturan, bana nefes aldırmayan o kayayla koşuyorum. Adım atamıyorum bazen, yerimden kıpırdatamıyor o kaya beni ama yine de koşmaya çalışıyorum içimdeki tonlarca ağırlıkla beraber.



Ve sen! Senin hiç olmadığın ve beni hiç beklemediğin deniz kenarlarında, balıkçı barınaklarında bekliyorum. Şu vapurun yolda ilerlemeyeceğinden emin olduğum kadar eminim gelmeyeceğinden. Ama diyorum .Ya gelirse? Ya gelirse? Ya gelip de beni bıraktığı bu şehirde bulamazsa? .... Bekçiyisim bu şehrin bilmez misin.? Ne zaman gelsen aynı durakta, ayna sahilde bekliyorum ben. Hep olduğum gibi.. Hiç kaçmadığım gibi senden..



Ama şimdi kaçıyorum. Ayaklarım geri geri gitsede kaçıyorum. Beni bulmanı istesem de kaçıyorum. Kaçmak; durup beklemenin ızdırabından daha kolay geliyor ...



Üstelik seni gördüğüm yerde misin en son, yoksa başka şehirde, hatta başka ülkede mi onu da bilmiyorum. Bu ikinci kayboluşun senin. Ve ben hayata başladığım yerdeki son noktadayım.



Oyalanıyorum çoğu kez...günleri sayıyorum..geçen sefer tam kırk gün sonra gelmiştin kaybolduğun yerden. Özlemle gelmiştin ama ben hep korkmuştum ne zaman gideceksin diye. Kaybetmenin paronayasını tatmıştım bir kez...

Sahilde yürüyorum seninle ve sensiz olarak. Dalgalara bakarken sana sitemler yağdırıyorum en keskin sözlerimle, kahvemi bana baktığın o sımsıcak gözlerine bakarak içiyorum. En çok kahvemi sensiz içerken acıyor içim. Bilmem ki kahvenin buruk tadı bana seni mi hatırlatıyor. Şekerinin yanındaki acılığı , burukluğu. Bu aralar zaten kahveme hep tuz karışıyor...

Kitaplara sığınıyorum bu aralar. Schopenhauer”in  aşkın koskoca bir yalan olduğunu bastıra bastıra söylediği satırlara takılıyorum, sindirmeye çalışıyorum.

Freud”u okuyorum aşkın aslında tamamen cinsel güdülerden kaynaklandığını belirttiği satırları okuyup, inanmaya çalışıyorum. Aşktan, duygulardan , isteklerden, hazlardan arınmaya çalışan bir insan olmayı deniyorum. ..
Kaçıyorum şimdi. Telefonumu, adresimi değiştiriyorum. Yeter ki beni bulma diye. Ya da olur da beni görmek istersen, özlersen ; bu ızdırabı sen de çek diye. Bulmak isteyen nasıl olsa bulur öyle değil mi? Bu sefer yerimde durmayacağım kutup ayım. Kimliksiz, adressiz yerlere gidiyorum. Sadece kelimelerimden bulabileceğin yerlerde ara beni.

Ne diyordum ... heh..zaten bu aralar yanaklarım hep tuzlu. Dilimde eski aşk şarkıları..Yüreğim mi? yüreğimi hiç sorma yaaaa.

30 Nisan 2010 Cuma

ERKEK DEDİĞİN...

Can Yücel”in “Kadın dediğin” adlı yazısını okuduktan sonra bunun neden erkek versiyonu yok diye şaşırdım. Hemen aldım elime klavyeyi başladım işte....


Erkek dediğin; Şöyle bir ortama girdi mi baktıracak kendine, sandalyelerden şöyle bir doğrulacak kadınlar. Titretecek kadınların yüreğini.

Ceketi üstünde emanet gibi durmayacak ama kabadayı gibi de omuzlarına atıp elinde tespihle dolanmayacak.

Ayakkabıları çamur içinde olmayacak, yanınıza eğildiğinde nefesi soğan sarımsak kokmayacak. Yemek yerken özellikle çorba içerken şapur şupur sesler çıkarmayacak, ekmeği kocaman kocaman ısırmayacak. Her bir lokmasından zevk ala ala , keyifle, acele etmeden yiyecek yemeğini.
Çükünü gösterecek kadar bacaklarını açıp oturmuyacak ama öyle karı gibi de bacak bacak üstüne atıp beklemeyecek. Ne aşırı sevgi gösterecek ne de aşırı ilgisiz olacak kadına. Özel günlerde sürpriz yapmayı bilecek ama aldığı hediyelerin fiyatından bahsetmeyecek. Evdeyken de dışarıda olduğu gibi şık ve temiz olacak. Göbeğini göstere göstere kaşımayacak , ağzını gergedan gibi açıp esnemeyecek,

Yanında bir kadın varken, kadınların bol olduğu yere gittiğinde sağa sola bakıp kendini kaybetmeyecek, kadınlar ordusuna karşı seni rezil etmeyecek kadar düşünceli ama seninle başbaşayken fantazi konusunda sınırsız olacak errrkkkek dediğin.

Evde sevgilisiyle tartışırken istediğini söyleyecek ama asla ve asla toplum içinde seni küçük düşürecek hareketlerde bulunmayacak.

“Benim kadınım başının çaresine bakar” deyip sokaklara salacak kadar özgür bırakmayacak ama “ona niye baktın?, bu niye sana baktı?” diye iğrenç kıskançlık krizlerine girmeyecek kadar adam olacak. Taksim kalabalığında bile seni gözleriyle kollamayı bilecek.
“Dekolteye karşı mısın?” diye sorulduğunda ; “Hayır ama karımın giymesini istemem” diyen o çifte standartçılardan olmayacak.
Gerektiğinde ayak parmaklarına oje sürecek kadar becerikli ve sevgi dolu olacak erkek dediğin.

Mutfakta da diğer alanlarda olduğu gibi başarılı olacak. Masada gerim gerim gerinerek oturup” ee, ne yiyiyoruz bu akşam” cılardan olmayacak.
Sana değer verecek ama bir gece klubünde tuvalete kadar eşlik edecek kadar da vıcık vıcık olmayacak.
Güzel araba kullanacak erkek dediğin, elleri titremeyecek ama öyle Bağdat caddesinde müziği sonuna kadar açıp birinci viteste gaza bas bas basıp bağırttıranlardan da olmayacak. Karlı havalarda arabayı bırakıp başka araçlarla gitmeyecek ve daima takoz ,çekme, halatı ve zincir bulunduracak erkek dediğin.
Tangoyla tangayı, Hegel” le Kegel”i, Shopen” le shopping i ayıracak kadar bilgili olacak. Türküleri de operaları da bilecek, hangi minörle hangi majörle çalındığından anlayacak kadar müzik bilgisi olacak ve en az bir müzik aletini çalmış olacak.
Erkek dediğin düğünlerde, doğumgünleri kutlamalarında dansözle aşık atacak kadar kıvrım kıvrım kıvırmayacak. Koltuk altından sırıl sıklam sular çıkmayacak . İçkiyi yerinde, zamanında ve ölçüsünde kullanacak.
Temiz titiz olacak, dişlerini fırçalayıp ardından diş ipi kullanacak. Külodunu her gün değiştirecek. Beyaz pazar donu giymeyecek. Külodunun bir yerinde delik olmayacak. Banyoda işedikten sonra kapağı kapatacak , klozetin kenarında kıl, tüy, sidik var mı diye kontrol edecek, sifonu çekecek. Mümkünse kokutmayacak(!), eğer illete kokutuyorsa mutlaka parfüm sıkacak tuvalete. Yoksa aşk maşk biter.

Uyku haricinde yanınızda zart zurt osurmayacak.

Prezervatif kullanması gereken yerde” ben temizim, yeni tahlil yaptırdım bişey olmaz” gibi Türk Malı saçma cümleler kurmayacak. Ve onu takarken karşı apartmandan görülecek derecede çekiştire çekiştire göstere göstere değil, hiç fark ettirmeden büyük bir titizlikle yapcak ki, sevişmenin akışı bozulmasın.
Pazar sabahları arada bir de olsa yatağınıza kahve getirecek. Bunu yaparken dişlerini fırçalamış, ter kokularında arınmış, tertemiz boxerını giymiş olacak söylemeye gerek bile yok.

Erkek dediğin sevişirken “ geldin mi geldin mi?” Diye sormayacak kadar tecrübeli, “ ay bi kızla sevişmiştim deli gibiydi” falan demeyecek kadar aklı başında olacak.

Tarih bilecek, felsefe bilecek erkek dediğin, Kafka’yı, Orhan Kemal’i, Shopenhaur’u futbolcu zannetmeyecek. Hangi ülke hangi kıtada bilecek, en az bir kaç yurt dışı seyahati yapmış olacak. Herşey dahil tatil köylerinden çoktan uzaklaşmış butik otelleri ikinci adresi bellemiş olacak.
Sohbet etmeyi bilecek ama öyle koca karı gibi car car da konuşmayacak. Dinlemeyi bilecek. Dinlerken gözlerinin içine bakacak. En yakın arkadaşınıza asılmayacak kadar dürüst olacak. Adam gibi adam olacak bir bok yedim mi gelip karşına erkek gibi söyleyecek. Sizden gizli mesaj çekmeyecek. Ona gelen mesajları size bile gösterebilecek kadar dürüst olacak. Telefonunun sizden uzaktayken asla kapatmayacak. Yanınızdayken yerinden kalktığında telefonu masada bırakabilecek kadar güven verecek.

Erkek dediğin öyle her kadına asılmayacak, bakmayacak, doymuş olacak. Aldatmayacak. Aldatsa bile bunu asla inkar etmeyecek kadar adam olacak adam.!!

Ne çok erken ne çok geç boşalacak erkek dediğin...

Heee bulunur mu bilmem. Vardır be .Vardır ama bize denk gelir mi bilmem. Ve de o erkek olur mu onu hiç bilemem...

17 Mart 2010 Çarşamba

GİTTİN


Bu sabah da gözümü açtığımda sen geldin aklıma tıpkı diğer sabahlar gibi. Gülümsedim önce, sanki bugün hafta sonu da buluşacakmışız gibi. İkinci saniyede aklıma geldi , sen yoktun ki.

Gittin! Hoşçakal demeden gözbebeğime bakmadan kaldığın yerden gittin hayatına.
Gittin! Sanki seni seven ben değilmişim gibi umarsız ve rahat gittin. Benim çok gidenlerim olmuştu ama senin gitmen çok koydu be. Sana gitmeyi hiç konduramadım ki...
Çok klasik olacak biliyorum ama senden bir çocuk istemiştim. İkimizin çocuğu olsun istemiştim. Yeterki olsun. vallahi ben tek başıma bakarım , sen nereye gidersen git. Seni özledikçe ona bakardım, ona baktıkça sana olan özlemim giderdi. Belki gözlerini, zekasını senden alırdı. Ona da hayran olurdum sana olduğum gibi. Bari giderken bir çocuk bıraksaydın bana, benim için güzel bir şey yapsaydın bir kere de olsa.

Pencereyi açtım, dışarıya bakıyorum. Dışarısı yine gri bugün , çok uzun zamandır olduğu gibi. Çingene bir kadın çöpten bir şeyler topluyor yanında da küçük bir velet “anne anne “ diye çekeliyor eteğini . Yaa… Çingeneler bile anne olmuş ben hala olamadım. Artık olamayacağım. Neyse yine arabesk kokmaya başladım , yine gözlerim yaşlı, yanaklarım yine yanmaya başladı gözyaşımın tuzundan. Kendime kızıyorum bu kadar büyüttüğüm için seni. Millet ne acılar çekiyor sen de oturmuş aşkının derdine düşmüşsün amma lüks peşindesin kızım diyorum kendime. Olmuyor.

Ben ölümü de tattım, babamı , çocukluk arkadaşımı, bir zamanlar aşık olduğum çocuğu kaybettim. Ayrılık da bir nevi ölümmüş. Yas tutmakmış.O ölmedi bir yerlerde yaşıyor diyorsun  ama artık senin değil ki. Ölmese de artık senin olmayacağını biliyorsun ya ..Ölse bari kimsenin olmazdı diyorsun. Ölüme Kader diyorsun katlanıyorsun. Ama ayrılık , sanki ayrılık daha beter ya...
.
Sabahın köründe yola çıkıp kanyaklı kahveyi içmemiz, arabayı kullanırken kucağında uyumam , sonra o küçük kasabaya gidişimiz. Sobanın kenarında o soğuk akşamda içtiğimiz rakının tadı. Saz çalan çocuk. O an şunu düşünüyordum. “ Bugün yanımda , çok güzel, her şey o kadar güzel ki bitecek diye korkumdan konuşamıyorum , nefes alamıyorum. Bu mutluluk bana çok geldi, yoksa gidecek mi? Yok gitmemeli, giderse eksilirim. Yorgunum yeterince . Ben tekrar aşık olmak istemiyorum, ben ondan başkasını görmek, dokunmak istemiyorum, onun yanında küçük kızı , sevgilisi, karısı, arkadaşı olmak istiyorum. Dünya bana yetiyor onunla….”

Çantam hala karşımda duruyor. Her şeyi hazırlamıştım sana gelirken . Rakıyı bile koymuştum. Hala boşaltamadım. Sana geliyorum deyince kayboldun ortadan , kalakaldım çantamla. Boşaltamıyorum , gücüm yok. Karşımda konser biletimiz ve seninle buluştuğum günleri işaretlediğim takvim. Seninle ilk kez buluşacağımız zaman ne giyeceğime karar veremediğim için dört beş kıyafet almıştım, dolapta. Pasaportum da orda işte. Dinlediğimiz şarkılar da gittiğim her yerde özellikle çalıyor sanki.…

Belki alışırım ama çok zorum şu aralar yaşamaya karşı. Sabah uyanmak istemiyorum, her yerim acıyor, gözlerim yanıyor. Omuzlarım düşük, yorgunum hem de çok yorgun. Yemek yiyecek halim bile yok. Hep yatıyorum ve düşünüyorum, yaptığım iş bu…

Gitti! hata bendeymiş , onu üzen , sevgisini veren ben değilmişim gibi gitti!

Hem de öyle rahat gitti ki. Sanki ben onu hiç sevmemişim gibi.

Gitti! Öyle gitti ki, bıraktığı ben, o, ya da başkası kim olduğum önemli değilmiş gibi gitti!

Sadece kendisinin olduğu bir dünyada yaşamak için gitti. Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmediği dünyasına gitti…

“Yanında çok mutluyum” dediğim, senin de “ben de” dediğin o sahile gidiyorum şimdi. Çok uzak ama olsun, belki sen de gelirsin, kimbilir.? Karadenizli balıkçı var mıdır, mutlaka ordadır. Yanık bir türkü söyler belki bana. O ağlar sevdiğine ben ağlarım o küçük balıkçı lokantasında. Ahşap eve girer bakarım kimbilir belki sen de gelirsin diye….