Herkes var burada.Herkesten bir parça var. Sen de bulursun belki.Bak bakalım.
18 Mayıs 2010 Salı
KAYIP
Çıkmaz yollarda geziyorum yine. Sağa sola çarpıp duruyorum. Ve yine her köşe başından sana çıkıyorum.
Kaçıyorum...Çoğu kez nereye ,kime kaçtığımı bilmeden. Neyle, kiminle karşılaşacağımı bilmeden; içimde oturan, bana nefes aldırmayan o kayayla koşuyorum. Adım atamıyorum bazen, yerimden kıpırdatamıyor o kaya beni ama yine de koşmaya çalışıyorum içimdeki tonlarca ağırlıkla beraber.
Ve sen! Senin hiç olmadığın ve beni hiç beklemediğin deniz kenarlarında, balıkçı barınaklarında bekliyorum. Şu vapurun yolda ilerlemeyeceğinden emin olduğum kadar eminim gelmeyeceğinden. Ama diyorum .Ya gelirse? Ya gelirse? Ya gelip de beni bıraktığı bu şehirde bulamazsa? .... Bekçiyisim bu şehrin bilmez misin.? Ne zaman gelsen aynı durakta, ayna sahilde bekliyorum ben. Hep olduğum gibi.. Hiç kaçmadığım gibi senden..
Ama şimdi kaçıyorum. Ayaklarım geri geri gitsede kaçıyorum. Beni bulmanı istesem de kaçıyorum. Kaçmak; durup beklemenin ızdırabından daha kolay geliyor ...
Üstelik seni gördüğüm yerde misin en son, yoksa başka şehirde, hatta başka ülkede mi onu da bilmiyorum. Bu ikinci kayboluşun senin. Ve ben hayata başladığım yerdeki son noktadayım.
Oyalanıyorum çoğu kez...günleri sayıyorum..geçen sefer tam kırk gün sonra gelmiştin kaybolduğun yerden. Özlemle gelmiştin ama ben hep korkmuştum ne zaman gideceksin diye. Kaybetmenin paronayasını tatmıştım bir kez...
Sahilde yürüyorum seninle ve sensiz olarak. Dalgalara bakarken sana sitemler yağdırıyorum en keskin sözlerimle, kahvemi bana baktığın o sımsıcak gözlerine bakarak içiyorum. En çok kahvemi sensiz içerken acıyor içim. Bilmem ki kahvenin buruk tadı bana seni mi hatırlatıyor. Şekerinin yanındaki acılığı , burukluğu. Bu aralar zaten kahveme hep tuz karışıyor...
Kitaplara sığınıyorum bu aralar. Schopenhauer”in aşkın koskoca bir yalan olduğunu bastıra bastıra söylediği satırlara takılıyorum, sindirmeye çalışıyorum.
Freud”u okuyorum aşkın aslında tamamen cinsel güdülerden kaynaklandığını belirttiği satırları okuyup, inanmaya çalışıyorum. Aşktan, duygulardan , isteklerden, hazlardan arınmaya çalışan bir insan olmayı deniyorum. ..
Kaçıyorum şimdi. Telefonumu, adresimi değiştiriyorum. Yeter ki beni bulma diye. Ya da olur da beni görmek istersen, özlersen ; bu ızdırabı sen de çek diye. Bulmak isteyen nasıl olsa bulur öyle değil mi? Bu sefer yerimde durmayacağım kutup ayım. Kimliksiz, adressiz yerlere gidiyorum. Sadece kelimelerimden bulabileceğin yerlerde ara beni.
Ne diyordum ... heh..zaten bu aralar yanaklarım hep tuzlu. Dilimde eski aşk şarkıları..Yüreğim mi? yüreğimi hiç sorma yaaaa.
30 Nisan 2010 Cuma
ERKEK DEDİĞİN...
Can Yücel”in “Kadın dediğin” adlı yazısını okuduktan sonra bunun neden erkek versiyonu yok diye şaşırdım. Hemen aldım elime klavyeyi başladım işte....
Erkek dediğin; Şöyle bir ortama girdi mi baktıracak kendine, sandalyelerden şöyle bir doğrulacak kadınlar. Titretecek kadınların yüreğini.
Ceketi üstünde emanet gibi durmayacak ama kabadayı gibi de omuzlarına atıp elinde tespihle dolanmayacak.
Ayakkabıları çamur içinde olmayacak, yanınıza eğildiğinde nefesi soğan sarımsak kokmayacak. Yemek yerken özellikle çorba içerken şapur şupur sesler çıkarmayacak, ekmeği kocaman kocaman ısırmayacak. Her bir lokmasından zevk ala ala , keyifle, acele etmeden yiyecek yemeğini.
Çükünü gösterecek kadar bacaklarını açıp oturmuyacak ama öyle karı gibi de bacak bacak üstüne atıp beklemeyecek. Ne aşırı sevgi gösterecek ne de aşırı ilgisiz olacak kadına. Özel günlerde sürpriz yapmayı bilecek ama aldığı hediyelerin fiyatından bahsetmeyecek. Evdeyken de dışarıda olduğu gibi şık ve temiz olacak. Göbeğini göstere göstere kaşımayacak , ağzını gergedan gibi açıp esnemeyecek,
Yanında bir kadın varken, kadınların bol olduğu yere gittiğinde sağa sola bakıp kendini kaybetmeyecek, kadınlar ordusuna karşı seni rezil etmeyecek kadar düşünceli ama seninle başbaşayken fantazi konusunda sınırsız olacak errrkkkek dediğin.
Evde sevgilisiyle tartışırken istediğini söyleyecek ama asla ve asla toplum içinde seni küçük düşürecek hareketlerde bulunmayacak.
“Benim kadınım başının çaresine bakar” deyip sokaklara salacak kadar özgür bırakmayacak ama “ona niye baktın?, bu niye sana baktı?” diye iğrenç kıskançlık krizlerine girmeyecek kadar adam olacak. Taksim kalabalığında bile seni gözleriyle kollamayı bilecek.
“Dekolteye karşı mısın?” diye sorulduğunda ; “Hayır ama karımın giymesini istemem” diyen o çifte standartçılardan olmayacak.
Gerektiğinde ayak parmaklarına oje sürecek kadar becerikli ve sevgi dolu olacak erkek dediğin.
Mutfakta da diğer alanlarda olduğu gibi başarılı olacak. Masada gerim gerim gerinerek oturup” ee, ne yiyiyoruz bu akşam” cılardan olmayacak.
Sana değer verecek ama bir gece klubünde tuvalete kadar eşlik edecek kadar da vıcık vıcık olmayacak.
Güzel araba kullanacak erkek dediğin, elleri titremeyecek ama öyle Bağdat caddesinde müziği sonuna kadar açıp birinci viteste gaza bas bas basıp bağırttıranlardan da olmayacak. Karlı havalarda arabayı bırakıp başka araçlarla gitmeyecek ve daima takoz ,çekme, halatı ve zincir bulunduracak erkek dediğin.
Tangoyla tangayı, Hegel” le Kegel”i, Shopen” le shopping i ayıracak kadar bilgili olacak. Türküleri de operaları da bilecek, hangi minörle hangi majörle çalındığından anlayacak kadar müzik bilgisi olacak ve en az bir müzik aletini çalmış olacak.
Erkek dediğin düğünlerde, doğumgünleri kutlamalarında dansözle aşık atacak kadar kıvrım kıvrım kıvırmayacak. Koltuk altından sırıl sıklam sular çıkmayacak . İçkiyi yerinde, zamanında ve ölçüsünde kullanacak.
Temiz titiz olacak, dişlerini fırçalayıp ardından diş ipi kullanacak. Külodunu her gün değiştirecek. Beyaz pazar donu giymeyecek. Külodunun bir yerinde delik olmayacak. Banyoda işedikten sonra kapağı kapatacak , klozetin kenarında kıl, tüy, sidik var mı diye kontrol edecek, sifonu çekecek. Mümkünse kokutmayacak(!), eğer illete kokutuyorsa mutlaka parfüm sıkacak tuvalete. Yoksa aşk maşk biter.
Uyku haricinde yanınızda zart zurt osurmayacak.
Prezervatif kullanması gereken yerde” ben temizim, yeni tahlil yaptırdım bişey olmaz” gibi Türk Malı saçma cümleler kurmayacak. Ve onu takarken karşı apartmandan görülecek derecede çekiştire çekiştire göstere göstere değil, hiç fark ettirmeden büyük bir titizlikle yapcak ki, sevişmenin akışı bozulmasın.
Pazar sabahları arada bir de olsa yatağınıza kahve getirecek. Bunu yaparken dişlerini fırçalamış, ter kokularında arınmış, tertemiz boxerını giymiş olacak söylemeye gerek bile yok.
Erkek dediğin sevişirken “ geldin mi geldin mi?” Diye sormayacak kadar tecrübeli, “ ay bi kızla sevişmiştim deli gibiydi” falan demeyecek kadar aklı başında olacak.
Tarih bilecek, felsefe bilecek erkek dediğin, Kafka’yı, Orhan Kemal’i, Shopenhaur’u futbolcu zannetmeyecek. Hangi ülke hangi kıtada bilecek, en az bir kaç yurt dışı seyahati yapmış olacak. Herşey dahil tatil köylerinden çoktan uzaklaşmış butik otelleri ikinci adresi bellemiş olacak.
Sohbet etmeyi bilecek ama öyle koca karı gibi car car da konuşmayacak. Dinlemeyi bilecek. Dinlerken gözlerinin içine bakacak. En yakın arkadaşınıza asılmayacak kadar dürüst olacak. Adam gibi adam olacak bir bok yedim mi gelip karşına erkek gibi söyleyecek. Sizden gizli mesaj çekmeyecek. Ona gelen mesajları size bile gösterebilecek kadar dürüst olacak. Telefonunun sizden uzaktayken asla kapatmayacak. Yanınızdayken yerinden kalktığında telefonu masada bırakabilecek kadar güven verecek.
Erkek dediğin öyle her kadına asılmayacak, bakmayacak, doymuş olacak. Aldatmayacak. Aldatsa bile bunu asla inkar etmeyecek kadar adam olacak adam.!!
Ne çok erken ne çok geç boşalacak erkek dediğin...
Heee bulunur mu bilmem. Vardır be .Vardır ama bize denk gelir mi bilmem. Ve de o erkek olur mu onu hiç bilemem...
Erkek dediğin; Şöyle bir ortama girdi mi baktıracak kendine, sandalyelerden şöyle bir doğrulacak kadınlar. Titretecek kadınların yüreğini.
Ceketi üstünde emanet gibi durmayacak ama kabadayı gibi de omuzlarına atıp elinde tespihle dolanmayacak.
Ayakkabıları çamur içinde olmayacak, yanınıza eğildiğinde nefesi soğan sarımsak kokmayacak. Yemek yerken özellikle çorba içerken şapur şupur sesler çıkarmayacak, ekmeği kocaman kocaman ısırmayacak. Her bir lokmasından zevk ala ala , keyifle, acele etmeden yiyecek yemeğini.
Çükünü gösterecek kadar bacaklarını açıp oturmuyacak ama öyle karı gibi de bacak bacak üstüne atıp beklemeyecek. Ne aşırı sevgi gösterecek ne de aşırı ilgisiz olacak kadına. Özel günlerde sürpriz yapmayı bilecek ama aldığı hediyelerin fiyatından bahsetmeyecek. Evdeyken de dışarıda olduğu gibi şık ve temiz olacak. Göbeğini göstere göstere kaşımayacak , ağzını gergedan gibi açıp esnemeyecek,
Yanında bir kadın varken, kadınların bol olduğu yere gittiğinde sağa sola bakıp kendini kaybetmeyecek, kadınlar ordusuna karşı seni rezil etmeyecek kadar düşünceli ama seninle başbaşayken fantazi konusunda sınırsız olacak errrkkkek dediğin.
Evde sevgilisiyle tartışırken istediğini söyleyecek ama asla ve asla toplum içinde seni küçük düşürecek hareketlerde bulunmayacak.
“Benim kadınım başının çaresine bakar” deyip sokaklara salacak kadar özgür bırakmayacak ama “ona niye baktın?, bu niye sana baktı?” diye iğrenç kıskançlık krizlerine girmeyecek kadar adam olacak. Taksim kalabalığında bile seni gözleriyle kollamayı bilecek.
“Dekolteye karşı mısın?” diye sorulduğunda ; “Hayır ama karımın giymesini istemem” diyen o çifte standartçılardan olmayacak.
Gerektiğinde ayak parmaklarına oje sürecek kadar becerikli ve sevgi dolu olacak erkek dediğin.
Mutfakta da diğer alanlarda olduğu gibi başarılı olacak. Masada gerim gerim gerinerek oturup” ee, ne yiyiyoruz bu akşam” cılardan olmayacak.
Sana değer verecek ama bir gece klubünde tuvalete kadar eşlik edecek kadar da vıcık vıcık olmayacak.
Güzel araba kullanacak erkek dediğin, elleri titremeyecek ama öyle Bağdat caddesinde müziği sonuna kadar açıp birinci viteste gaza bas bas basıp bağırttıranlardan da olmayacak. Karlı havalarda arabayı bırakıp başka araçlarla gitmeyecek ve daima takoz ,çekme, halatı ve zincir bulunduracak erkek dediğin.
Tangoyla tangayı, Hegel” le Kegel”i, Shopen” le shopping i ayıracak kadar bilgili olacak. Türküleri de operaları da bilecek, hangi minörle hangi majörle çalındığından anlayacak kadar müzik bilgisi olacak ve en az bir müzik aletini çalmış olacak.
Erkek dediğin düğünlerde, doğumgünleri kutlamalarında dansözle aşık atacak kadar kıvrım kıvrım kıvırmayacak. Koltuk altından sırıl sıklam sular çıkmayacak . İçkiyi yerinde, zamanında ve ölçüsünde kullanacak.
Temiz titiz olacak, dişlerini fırçalayıp ardından diş ipi kullanacak. Külodunu her gün değiştirecek. Beyaz pazar donu giymeyecek. Külodunun bir yerinde delik olmayacak. Banyoda işedikten sonra kapağı kapatacak , klozetin kenarında kıl, tüy, sidik var mı diye kontrol edecek, sifonu çekecek. Mümkünse kokutmayacak(!), eğer illete kokutuyorsa mutlaka parfüm sıkacak tuvalete. Yoksa aşk maşk biter.
Uyku haricinde yanınızda zart zurt osurmayacak.
Prezervatif kullanması gereken yerde” ben temizim, yeni tahlil yaptırdım bişey olmaz” gibi Türk Malı saçma cümleler kurmayacak. Ve onu takarken karşı apartmandan görülecek derecede çekiştire çekiştire göstere göstere değil, hiç fark ettirmeden büyük bir titizlikle yapcak ki, sevişmenin akışı bozulmasın.
Pazar sabahları arada bir de olsa yatağınıza kahve getirecek. Bunu yaparken dişlerini fırçalamış, ter kokularında arınmış, tertemiz boxerını giymiş olacak söylemeye gerek bile yok.
Erkek dediğin sevişirken “ geldin mi geldin mi?” Diye sormayacak kadar tecrübeli, “ ay bi kızla sevişmiştim deli gibiydi” falan demeyecek kadar aklı başında olacak.
Tarih bilecek, felsefe bilecek erkek dediğin, Kafka’yı, Orhan Kemal’i, Shopenhaur’u futbolcu zannetmeyecek. Hangi ülke hangi kıtada bilecek, en az bir kaç yurt dışı seyahati yapmış olacak. Herşey dahil tatil köylerinden çoktan uzaklaşmış butik otelleri ikinci adresi bellemiş olacak.
Sohbet etmeyi bilecek ama öyle koca karı gibi car car da konuşmayacak. Dinlemeyi bilecek. Dinlerken gözlerinin içine bakacak. En yakın arkadaşınıza asılmayacak kadar dürüst olacak. Adam gibi adam olacak bir bok yedim mi gelip karşına erkek gibi söyleyecek. Sizden gizli mesaj çekmeyecek. Ona gelen mesajları size bile gösterebilecek kadar dürüst olacak. Telefonunun sizden uzaktayken asla kapatmayacak. Yanınızdayken yerinden kalktığında telefonu masada bırakabilecek kadar güven verecek.
Erkek dediğin öyle her kadına asılmayacak, bakmayacak, doymuş olacak. Aldatmayacak. Aldatsa bile bunu asla inkar etmeyecek kadar adam olacak adam.!!
Ne çok erken ne çok geç boşalacak erkek dediğin...
Heee bulunur mu bilmem. Vardır be .Vardır ama bize denk gelir mi bilmem. Ve de o erkek olur mu onu hiç bilemem...
17 Mart 2010 Çarşamba
GİTTİN
Bu sabah da gözümü açtığımda sen geldin aklıma tıpkı diğer sabahlar gibi. Gülümsedim önce, sanki bugün hafta sonu da buluşacakmışız gibi. İkinci saniyede aklıma geldi , sen yoktun ki.
Gittin! Hoşçakal demeden gözbebeğime bakmadan kaldığın yerden gittin hayatına.
Gittin! Sanki seni seven ben değilmişim gibi umarsız ve rahat gittin. Benim çok gidenlerim olmuştu ama senin gitmen çok koydu be. Sana gitmeyi hiç konduramadım ki...
Çok klasik olacak biliyorum ama senden bir çocuk istemiştim. İkimizin çocuğu olsun istemiştim. Yeterki olsun. vallahi ben tek başıma bakarım , sen nereye gidersen git. Seni özledikçe ona bakardım, ona baktıkça sana olan özlemim giderdi. Belki gözlerini, zekasını senden alırdı. Ona da hayran olurdum sana olduğum gibi. Bari giderken bir çocuk bıraksaydın bana, benim için güzel bir şey yapsaydın bir kere de olsa.
Pencereyi açtım, dışarıya bakıyorum. Dışarısı yine gri bugün , çok uzun zamandır olduğu gibi. Çingene bir kadın çöpten bir şeyler topluyor yanında da küçük bir velet “anne anne “ diye çekeliyor eteğini . Yaa… Çingeneler bile anne olmuş ben hala olamadım. Artık olamayacağım. Neyse yine arabesk kokmaya başladım , yine gözlerim yaşlı, yanaklarım yine yanmaya başladı gözyaşımın tuzundan. Kendime kızıyorum bu kadar büyüttüğüm için seni. Millet ne acılar çekiyor sen de oturmuş aşkının derdine düşmüşsün amma lüks peşindesin kızım diyorum kendime. Olmuyor.
Ben ölümü de tattım, babamı , çocukluk arkadaşımı, bir zamanlar aşık olduğum çocuğu kaybettim. Ayrılık da bir nevi ölümmüş. Yas tutmakmış.O ölmedi bir yerlerde yaşıyor diyorsun ama artık senin değil ki. Ölmese de artık senin olmayacağını biliyorsun ya ..Ölse bari kimsenin olmazdı diyorsun. Ölüme Kader diyorsun katlanıyorsun. Ama ayrılık , sanki ayrılık daha beter ya...
.
Sabahın köründe yola çıkıp kanyaklı kahveyi içmemiz, arabayı kullanırken kucağında uyumam , sonra o küçük kasabaya gidişimiz. Sobanın kenarında o soğuk akşamda içtiğimiz rakının tadı. Saz çalan çocuk. O an şunu düşünüyordum. “ Bugün yanımda , çok güzel, her şey o kadar güzel ki bitecek diye korkumdan konuşamıyorum , nefes alamıyorum. Bu mutluluk bana çok geldi, yoksa gidecek mi? Yok gitmemeli, giderse eksilirim. Yorgunum yeterince . Ben tekrar aşık olmak istemiyorum, ben ondan başkasını görmek, dokunmak istemiyorum, onun yanında küçük kızı , sevgilisi, karısı, arkadaşı olmak istiyorum. Dünya bana yetiyor onunla….”
Çantam hala karşımda duruyor. Her şeyi hazırlamıştım sana gelirken . Rakıyı bile koymuştum. Hala boşaltamadım. Sana geliyorum deyince kayboldun ortadan , kalakaldım çantamla. Boşaltamıyorum , gücüm yok. Karşımda konser biletimiz ve seninle buluştuğum günleri işaretlediğim takvim. Seninle ilk kez buluşacağımız zaman ne giyeceğime karar veremediğim için dört beş kıyafet almıştım, dolapta. Pasaportum da orda işte. Dinlediğimiz şarkılar da gittiğim her yerde özellikle çalıyor sanki.…
Belki alışırım ama çok zorum şu aralar yaşamaya karşı. Sabah uyanmak istemiyorum, her yerim acıyor, gözlerim yanıyor. Omuzlarım düşük, yorgunum hem de çok yorgun. Yemek yiyecek halim bile yok. Hep yatıyorum ve düşünüyorum, yaptığım iş bu…
Gitti! hata bendeymiş , onu üzen , sevgisini veren ben değilmişim gibi gitti!
Hem de öyle rahat gitti ki. Sanki ben onu hiç sevmemişim gibi.
Gitti! Öyle gitti ki, bıraktığı ben, o, ya da başkası kim olduğum önemli değilmiş gibi gitti!
Sadece kendisinin olduğu bir dünyada yaşamak için gitti. Kendinden başka hiçbir şeyi düşünmediği dünyasına gitti…
“Yanında çok mutluyum” dediğim, senin de “ben de” dediğin o sahile gidiyorum şimdi. Çok uzak ama olsun, belki sen de gelirsin, kimbilir.? Karadenizli balıkçı var mıdır, mutlaka ordadır. Yanık bir türkü söyler belki bana. O ağlar sevdiğine ben ağlarım o küçük balıkçı lokantasında. Ahşap eve girer bakarım kimbilir belki sen de gelirsin diye….
15 Mart 2010 Pazartesi
BABAM DA BÖYLE TERK ETMİŞTİ BENİ
Babam da aynen böyle bırakmıştı beni , biliyor musun? Güneşli bir Pazar sabahı, hiç haber vermeden, gizli gizli, kalleşce, kahpece…Bize şaka yapıyor sanmıştım devrilip giderken..aynen senin gidişin gibi..Ama her zaman şaka yapılmaz öyle değil mi?
Babamın da kocaman elleri vardı tıpkı seninkiler gibi. Minik ellerimi avucuna koyduğumda, kaybolurdu ellerim ve ben bundan gizli bir gurur duyardım. Ellerim ellerinde kaybolduğunda zevkten ölürdüm. Senin yanında bedenimin minicik kalmasından hoşnut kalırdım. Küçüktüm işte kabul et! Kocaman bir kadın olsam da . senin yanında senden küçük kalmak istedim hep. Hem bedenen hem ruhen. Babamın yanında da böyle kalmıştım.
Babam da aynen seni gibi bırakmıştı beni, bir sürü eksik cümleleri , yarım kalmış sarılmaları yanında götürerek. Sinsi ve habersizce gitmişti. Beni yalnızlığa hiç hazırlamadan, ne kadar yıpranacağımı düşünmeden. Hiçbir sorun yokken, her şey tam yerine oturmuşken, tam birbirimizin kıymetini anladığımızda, onun yaşlılık benim olgunluk zamanımda, her şey güllük gülüstanlıkken gitmişti.
Bana bir tek babam sarılmıştı korktuğum zamanlarda, bir de sen. Güvenmiştim ikinizin koca gövdesine..
Ben bir tek babama güvenmiştim bir de sana. Beni düştüğümde bırakmaz sanmıştım. Babamın acısından da yerlerde süründüm senin acından da, Tutar çeker kaldırırsın sanmıştım, üstümden atlayıp gittin!
En şımarık hallerimi babama göstermiştim bir de sana. İkiniz de beni her halimle seversiniz sanmıştım. …
Babam bana bir gün nasıl olsa gideceğini söylerdi de inanmazdım ama sen gideceğini hiç söylemeden gittin.
Ona öldüğü için çok kızmıştım. Biraz daha direnmedi diye, ettiğim dualar boşuna gitti diye. Bari benim için gitmeseydin diye. Böyle bırakır mı insan kızını koskoca dünyanının koskoca sorunlarıyla baş başa? Ama inatla, ısrarla gitti!
O gittikten sonra hiç kimse beni bu kadar üzemez demiştim. Ama yanıldım. Sen beni sensiz bıraktığında ve gözlerini gözlerimden kaçırdığında derin kesikler açtın bedenimde. Aynı acı değildi ama yaralarıma yara eklenmişti giderken.
Son günlerde bir babama ağlıyorum bir de sana!
Hayatımda iki erkeğe güvendim ben, biri babam biri sendin.
Babamın da kocaman elleri vardı tıpkı seninkiler gibi. Minik ellerimi avucuna koyduğumda, kaybolurdu ellerim ve ben bundan gizli bir gurur duyardım. Ellerim ellerinde kaybolduğunda zevkten ölürdüm. Senin yanında bedenimin minicik kalmasından hoşnut kalırdım. Küçüktüm işte kabul et! Kocaman bir kadın olsam da . senin yanında senden küçük kalmak istedim hep. Hem bedenen hem ruhen. Babamın yanında da böyle kalmıştım.
Babam da aynen seni gibi bırakmıştı beni, bir sürü eksik cümleleri , yarım kalmış sarılmaları yanında götürerek. Sinsi ve habersizce gitmişti. Beni yalnızlığa hiç hazırlamadan, ne kadar yıpranacağımı düşünmeden. Hiçbir sorun yokken, her şey tam yerine oturmuşken, tam birbirimizin kıymetini anladığımızda, onun yaşlılık benim olgunluk zamanımda, her şey güllük gülüstanlıkken gitmişti.
Bana bir tek babam sarılmıştı korktuğum zamanlarda, bir de sen. Güvenmiştim ikinizin koca gövdesine..
Ben bir tek babama güvenmiştim bir de sana. Beni düştüğümde bırakmaz sanmıştım. Babamın acısından da yerlerde süründüm senin acından da, Tutar çeker kaldırırsın sanmıştım, üstümden atlayıp gittin!
En şımarık hallerimi babama göstermiştim bir de sana. İkiniz de beni her halimle seversiniz sanmıştım. …
Babam bana bir gün nasıl olsa gideceğini söylerdi de inanmazdım ama sen gideceğini hiç söylemeden gittin.
Ona öldüğü için çok kızmıştım. Biraz daha direnmedi diye, ettiğim dualar boşuna gitti diye. Bari benim için gitmeseydin diye. Böyle bırakır mı insan kızını koskoca dünyanının koskoca sorunlarıyla baş başa? Ama inatla, ısrarla gitti!
O gittikten sonra hiç kimse beni bu kadar üzemez demiştim. Ama yanıldım. Sen beni sensiz bıraktığında ve gözlerini gözlerimden kaçırdığında derin kesikler açtın bedenimde. Aynı acı değildi ama yaralarıma yara eklenmişti giderken.
Son günlerde bir babama ağlıyorum bir de sana!
Hayatımda iki erkeğe güvendim ben, biri babam biri sendin.
İkiniz de gittiniz!
13 Mart 2010 Cumartesi
HAYALLERİ OLAN KİTAP YAZMASIN
Kitap yazmak …Evet , gerçekten özveri, sabır isteyen bir iş. Bir kere piyasadaki çıkan kitaplara bakmalısın , ne tip kitaplar yayınlanmış, yazmayı planladığınız ya da yazdığınız kitabın benzerleri var mı, hangi yayınevleri sizin yazdığınız tür uygun , hitap edeceğiniz kitle..vs. en başta ben bunları araştırdım. Eğer iyi bir çevreniz varsa yazar ajanı adı altında bu işleri yapan, yazarla yayınevi arasında iletişim kuran, size bazı tüyoları veren ve bu işten bir miktar para alan şahıslar var. Yayınevindekileri tanıyorlar, hangi kitap nerede, nasıl satar bu konuları biliyorlar. Böyle bir insanla tanışma fırsatınız varsa sizi doğru yönlendirebilir.
Ama ilk defa bu işe atılacaksanız benim yaptığım gibi tüm kitapçılar dolaşılır. Yazdığım türe uygun kitaplar yayınlayan yayınevindeki editörlerin isimleri, e mailleri alınır bir kenara not edilir. Sonra kitap dosyasının bir kısmı kısa bir özgeçmişiniz ve kitabın içeriği hakkında bilgiyle beraber gönderilir. Hepsini göndermemekte fayda var. Bazı kısımlar aşırılabiliyor..Asla el yazınızla yazdığınız bir dosyayı yollamayın, değerlendirmezler bilr.
Ben kitabımı aşağı yukarı 6- 7 ayda yazdım. Fakat bunları düzenlenmesi, imla hatalarını düzeltmek, tekrar gözden geçirip bazı yerlerini çıkartmak vs. bir altı ayımı daha aldı.
Çok önemli bir konu var, benim kitap yazdığımı duyan tanıdıklarım "ay ben de çok istiyorum yazmayı , hayatımı yazacağım, herkes öğrensin , böyle bir hayalim var" diyorlar. Eğer Hollywood yıldızı değilseniz, siyasi partilerden birinde başkan, yardımcısı vs. değilseniz kimse sizin hayatınızı merak edip bu kitabı almaz, bunu unutun. Herkesin hayatı ilginçtir tek sizinki değil. Hele ilk kitabınızsa asla ve asla bir yayınevi bu kitabı yayınlamaz hatta kitap dosyasını okumadan size yollar.
Yazdığınız konuyla ilgili yurt dışında yayınlanan kitaplardan da faydalanabilirsiniz. Alıntı yaparken kaynak ve isim belirtebilirsiniz. En önemlisi iyi bir yazar olmak için kanımca iyi bir okuyucu olmanız gerekmektedir.
İlk kitap için -ciddi bir yayıneviyle çalışıyorsanız -size telif hakkını öder. Satılan kitap üzerinden belli bir yüzde de size ödenir. Ama çoğu yayınevi sadece telif ödeyip gerisini ikinci baskıya da bırakabilir.
Ben tüm bu yolları geçtikten sonra başladım hayatımdaki en heyecanlı süreci yaşamaya. BEKLEMEK!!! Gözlerim sürekli mailimdeydi. Her maili heyecanla açıyordum. Aradan bir ay kadar geçti. Yaklaşık altı yedi yayınevinden cevap geldi. Cevaplar ortak noktada buluşuyordu. “Yazım dilinizi beğendik, konu seçimi güzel ancak siz tanınan biri değilsiniz. O yüzden bunu yayımlamamız riskli. Biz de bu riske girmek istemiyoruz.” Hem sevindirici hem üzücüydü. Beğendikleri belliydi bundan acayip bir zevk alıyordum. Konu çarpıcı, cesur ve radikaldi bunun da farkındaydım, tepki alabilirdim bunların hepsini göze almıştım.
Veee ilk yayınevinden cevap. “Yarın görüşmeye bekliyoruz”. Aman Allahım ne diyeceğim ne giyeceğim. Ben bir yazar mıyım şimdi, yazarlar nasıl davranırlar vs.vs.. O gece heyecandan uyuyamadım. Nasıl bir yerdi bu yayınevi acaba? Taksimde bulunan orta büyüklükteki yayınevine görüşmeye gittim. Oradan ,buradan, yazarlardan konuştuk, sıra geldi benim kitaba. “Kitabınıza editör arkadaşlarım da baktı, diliniz net ve anlaşılabilir, keyifli bir anlatımınız var ve konu çarpıcı. Ama ilk kitap meselesi. Zordur bu. Biz şu şu gazetede ilan yayınlıyoruz ve bunun da şu kadar masrafı var. Bu parayı karşılayabilirseniz kitabınız bir ay sonra raflarda olur.”
Dan dan dan.! Para mı? Para mı verecektim bunun için.? Bu işler böyle mi yürüyordu.? Teşekkür ettim ve böyle bir ücreti prensip olarak veremeyeceğimi söyledim. Ben kitabımı parayla çıkarmayacaktım. O benim bütün emeğimi verdiğim ilk ve tek eserimdi. Ona böyle davranamazdım.
Daha sonra mailler gelmeye devam etti. Üç büyük yayınevi tabiî ki red cevabını verdi. Onların belirli bir yazar kadrosu var ve onun dışına pek çıkmıyorlar. Siyasi görüş konusundaki engelleri de söylemiyorum. Bir yayınevine inat edip dört kere dosyamı yolladım ve telefon açtım.” Bakın bu kitap çok satacak, eminim. Ama ancak siz yayınlarsanız “dedim . Adamlar olumsuz cevap verdiler. Siz görürsünüz dedim. Hayatımda ilk defa bir konuda kararlı ve ısrarlıydım, bu kitap çıkacaktı, bu kitap D&R’da Remzi’de vs. raflarda olacaktı. Rüyalarımda hep D&R ‘daki raflarda görüyordum, herkes benden bahsediyordu imza istiyorlardı tam o sırada uyanıyordum İki yılım bu hayalle geçti.
Bir süre bekledim. Başka bir yayınevi buldum, daha küçük bir yayınevi .Tam anlamaya varacağız kriz patlak verdi. Bir süre beklemeye aldık. Kriz sırasında kağıt bulmakta zorluklar yaşandı, yayınevinin çalıştığı matbaa bozuldu. Kitaplar kitapçılara ulaşacakken kuvvetli yağmurlardan nasibini alan kitap deposundaki kitaplarım sular içinde kaldı, arabalar yola çıkamadı. Yılmadım, sabırla bekledim. Hem de ne sabır. Sonra basım sırasında yapılan bir hatadan dolayı kitabım çıktığı gün kitapçılardan toplatıldı. “Evet “dedim “bu kitap çıkınca kesin başıma bir iş gelecek”. Hatta annem; “kızım bu işi bırak, olmayacak “dedi.” “Hayır, olacak” dedim.
En sonunda bir sabah D&R ‘a gittiğimde “Yeni Çıkanlar “kısmında duruyordu. Uykusuz gecelerim, sıcak yaz günlerinde bilgisayar karşısında döktüğüm terler, yayınevlerinden gelen olumsuz cevaplara döktüğüm yaşlar ve suratına atmak istediğim birisi için orada gururla bekliyordu hem de çok ünlü ve kendini beğenmiş bir yazarın kitabının yanında. Sarıldım ona, kokladım, benim cümlelerim, benim kelimelerim oradaydı işte. Hemen bir fotoğraf. Zıplamaya başladım. İnsanlar bana bakıyordu. Olsun. Bu kimsenin yardımı olmadan tek başıma kazandığım bir şampiyonluktu. Ve ben öldüğümde artık arkamda iyi de olsa kötü de olsa bir eser bırakmıştım….Şimdi ikincisine başladım. Yazmak aynı aşk gibi,..tutku…bağlılık, kelimelerle dans etmek, evirip çevirmek bana mutluluk denen o duyguyu iliklerime kadar hissettiriyor. Para kazanmayı umut ediyorsanız fazla bir beklentiniz olmasın. Elif Şafak ya da Orhan Pamuk gibi değilseniz ÇOK PARA kazanmanız mümkün değil. Ve benim yaşadıklarımı yaşayacak sabrınız yoksa hiç yazmayın hayal kırıklığına uğramayın.
E- kitap konusuna gelelim. İnsanlar alışıncaya kadar zorlanabilirler. İnternetten okumakla kitapçıdan alıp okumak tabiî ki kıyaslanamaz. Ama her şeye alıştığımız gibi buna da alışıp keyif almaya başlayabiliriz. Denemekte fayda var.
Ama ilk defa bu işe atılacaksanız benim yaptığım gibi tüm kitapçılar dolaşılır. Yazdığım türe uygun kitaplar yayınlayan yayınevindeki editörlerin isimleri, e mailleri alınır bir kenara not edilir. Sonra kitap dosyasının bir kısmı kısa bir özgeçmişiniz ve kitabın içeriği hakkında bilgiyle beraber gönderilir. Hepsini göndermemekte fayda var. Bazı kısımlar aşırılabiliyor..Asla el yazınızla yazdığınız bir dosyayı yollamayın, değerlendirmezler bilr.
Ben kitabımı aşağı yukarı 6- 7 ayda yazdım. Fakat bunları düzenlenmesi, imla hatalarını düzeltmek, tekrar gözden geçirip bazı yerlerini çıkartmak vs. bir altı ayımı daha aldı.
Çok önemli bir konu var, benim kitap yazdığımı duyan tanıdıklarım "ay ben de çok istiyorum yazmayı , hayatımı yazacağım, herkes öğrensin , böyle bir hayalim var" diyorlar. Eğer Hollywood yıldızı değilseniz, siyasi partilerden birinde başkan, yardımcısı vs. değilseniz kimse sizin hayatınızı merak edip bu kitabı almaz, bunu unutun. Herkesin hayatı ilginçtir tek sizinki değil. Hele ilk kitabınızsa asla ve asla bir yayınevi bu kitabı yayınlamaz hatta kitap dosyasını okumadan size yollar.
Yazdığınız konuyla ilgili yurt dışında yayınlanan kitaplardan da faydalanabilirsiniz. Alıntı yaparken kaynak ve isim belirtebilirsiniz. En önemlisi iyi bir yazar olmak için kanımca iyi bir okuyucu olmanız gerekmektedir.
İlk kitap için -ciddi bir yayıneviyle çalışıyorsanız -size telif hakkını öder. Satılan kitap üzerinden belli bir yüzde de size ödenir. Ama çoğu yayınevi sadece telif ödeyip gerisini ikinci baskıya da bırakabilir.
Ben tüm bu yolları geçtikten sonra başladım hayatımdaki en heyecanlı süreci yaşamaya. BEKLEMEK!!! Gözlerim sürekli mailimdeydi. Her maili heyecanla açıyordum. Aradan bir ay kadar geçti. Yaklaşık altı yedi yayınevinden cevap geldi. Cevaplar ortak noktada buluşuyordu. “Yazım dilinizi beğendik, konu seçimi güzel ancak siz tanınan biri değilsiniz. O yüzden bunu yayımlamamız riskli. Biz de bu riske girmek istemiyoruz.” Hem sevindirici hem üzücüydü. Beğendikleri belliydi bundan acayip bir zevk alıyordum. Konu çarpıcı, cesur ve radikaldi bunun da farkındaydım, tepki alabilirdim bunların hepsini göze almıştım.
Veee ilk yayınevinden cevap. “Yarın görüşmeye bekliyoruz”. Aman Allahım ne diyeceğim ne giyeceğim. Ben bir yazar mıyım şimdi, yazarlar nasıl davranırlar vs.vs.. O gece heyecandan uyuyamadım. Nasıl bir yerdi bu yayınevi acaba? Taksimde bulunan orta büyüklükteki yayınevine görüşmeye gittim. Oradan ,buradan, yazarlardan konuştuk, sıra geldi benim kitaba. “Kitabınıza editör arkadaşlarım da baktı, diliniz net ve anlaşılabilir, keyifli bir anlatımınız var ve konu çarpıcı. Ama ilk kitap meselesi. Zordur bu. Biz şu şu gazetede ilan yayınlıyoruz ve bunun da şu kadar masrafı var. Bu parayı karşılayabilirseniz kitabınız bir ay sonra raflarda olur.”
Dan dan dan.! Para mı? Para mı verecektim bunun için.? Bu işler böyle mi yürüyordu.? Teşekkür ettim ve böyle bir ücreti prensip olarak veremeyeceğimi söyledim. Ben kitabımı parayla çıkarmayacaktım. O benim bütün emeğimi verdiğim ilk ve tek eserimdi. Ona böyle davranamazdım.
Daha sonra mailler gelmeye devam etti. Üç büyük yayınevi tabiî ki red cevabını verdi. Onların belirli bir yazar kadrosu var ve onun dışına pek çıkmıyorlar. Siyasi görüş konusundaki engelleri de söylemiyorum. Bir yayınevine inat edip dört kere dosyamı yolladım ve telefon açtım.” Bakın bu kitap çok satacak, eminim. Ama ancak siz yayınlarsanız “dedim . Adamlar olumsuz cevap verdiler. Siz görürsünüz dedim. Hayatımda ilk defa bir konuda kararlı ve ısrarlıydım, bu kitap çıkacaktı, bu kitap D&R’da Remzi’de vs. raflarda olacaktı. Rüyalarımda hep D&R ‘daki raflarda görüyordum, herkes benden bahsediyordu imza istiyorlardı tam o sırada uyanıyordum İki yılım bu hayalle geçti.
Bir süre bekledim. Başka bir yayınevi buldum, daha küçük bir yayınevi .Tam anlamaya varacağız kriz patlak verdi. Bir süre beklemeye aldık. Kriz sırasında kağıt bulmakta zorluklar yaşandı, yayınevinin çalıştığı matbaa bozuldu. Kitaplar kitapçılara ulaşacakken kuvvetli yağmurlardan nasibini alan kitap deposundaki kitaplarım sular içinde kaldı, arabalar yola çıkamadı. Yılmadım, sabırla bekledim. Hem de ne sabır. Sonra basım sırasında yapılan bir hatadan dolayı kitabım çıktığı gün kitapçılardan toplatıldı. “Evet “dedim “bu kitap çıkınca kesin başıma bir iş gelecek”. Hatta annem; “kızım bu işi bırak, olmayacak “dedi.” “Hayır, olacak” dedim.
En sonunda bir sabah D&R ‘a gittiğimde “Yeni Çıkanlar “kısmında duruyordu. Uykusuz gecelerim, sıcak yaz günlerinde bilgisayar karşısında döktüğüm terler, yayınevlerinden gelen olumsuz cevaplara döktüğüm yaşlar ve suratına atmak istediğim birisi için orada gururla bekliyordu hem de çok ünlü ve kendini beğenmiş bir yazarın kitabının yanında. Sarıldım ona, kokladım, benim cümlelerim, benim kelimelerim oradaydı işte. Hemen bir fotoğraf. Zıplamaya başladım. İnsanlar bana bakıyordu. Olsun. Bu kimsenin yardımı olmadan tek başıma kazandığım bir şampiyonluktu. Ve ben öldüğümde artık arkamda iyi de olsa kötü de olsa bir eser bırakmıştım….Şimdi ikincisine başladım. Yazmak aynı aşk gibi,..tutku…bağlılık, kelimelerle dans etmek, evirip çevirmek bana mutluluk denen o duyguyu iliklerime kadar hissettiriyor. Para kazanmayı umut ediyorsanız fazla bir beklentiniz olmasın. Elif Şafak ya da Orhan Pamuk gibi değilseniz ÇOK PARA kazanmanız mümkün değil. Ve benim yaşadıklarımı yaşayacak sabrınız yoksa hiç yazmayın hayal kırıklığına uğramayın.
E- kitap konusuna gelelim. İnsanlar alışıncaya kadar zorlanabilirler. İnternetten okumakla kitapçıdan alıp okumak tabiî ki kıyaslanamaz. Ama her şeye alıştığımız gibi buna da alışıp keyif almaya başlayabiliriz. Denemekte fayda var.
8 Mart 2010 Pazartesi
AŞK TEK KİŞİLİKTİR SEVGİLİ
Sana o kadar çok şeyimi verdim ki
“Benim” diyeceğim birşeyim kalmadı.....
Biraz önce sana gelmek için heyecandan delirerek aldığım otobüs biletlerini iade etmeye gittim. Alırken nasıl da mutluydum oysa ki. Şimdi elime altı ay içinde kullanılmak koşulu ile tutuşturdular kağıt parçalarını Bir daha kullanmayacaktım belki de o biletleri. Elime aldığımda engel olamadım gözyaşlarıma. Ben böyleyim işte ince, narin ,kırılgan ve hüzünlü)
Biliyorum ki şimdi sen uzaklardayken çok mutlusun, gülüyorsun, yanındakilerle şakalaşıyorsun, aklından bile geçmiyorum ben. İşte gücüme giden de bu! Ben senin için ağlarken, tenimde bir sürü bıçak kesiği acıyı hafifletmek için ilaçlar ararken, dayanmaya çalışırken, senn bunu hiç takmaman. Bu aklıma geldikçe daha da beter oluyorum, tuz döküyorlar kesiklerime...
Oysaki ben gözbebeğim gibi baktım sana, ilişkimize. Diğer klişe, sıradan ,kıskançlık kokan, maddeler halinde yazılmış kanunlara yönelik , özelliksiz ilişkilere benzemesin ilişkimiz diye mücadele etmiştim...
Seni kıskanmadım hiç o kadar çok güveniyordum ki.
Sevmek Güvenmektir.
Telefonun kapalı olduğu zamanlarda gizli birşeyler çevirdiğini asla düşünmemiştim, çünkü sen, buna en çok karşı olan kişiydin. İşte ben bu yüzden seni sevmiştim. Güvenmek sevgi için en önemli kriterdi. Ben de gönül rahatlığıyla bir ilişki yaşıyordum ilk kez. “Acaba?” “başkası mı var?” “beni sevmiyor mu acaba?” “ beni terk eder mi acaba” larım olmadan. Çünkü bırakmıştım kendimi ilişkiye, sonu olacak mı olmayacak mı diye düşünmemiştim. Çünkü huzurluydum yanında. Gideceğini bilmek bile seni sevmemi, sana alışmamı, bağlanmamı etkilememişti. Sen bana “hoşçakal” bile demedin giderken, kısa bir mesajla da olsa. “Olsun” dedim “unutmuştur, işleri çok, kafası dalgın” . Ama biliyorsun ki zeki insanlar işi de aşkı da beraber yürütebilirler, yeter ki istesinler. Erkek isterse ikisini de yapabilir.
Bana bir mesaj bile atmayan sevgilime(ki o sırada başka birine mesaj atıp, şiirler göndermeyi ihmal etmemiş) memleketinden uzaklarda kendini yalnız hissetmesin diye destek olmaya çalıştım, azıcık gülsün güzel gözlerinin içi diye güller gönderdim bin bir engeli aşarak..Olsun.. hiç gocunmadım. O herşeye değer dedim. Onu mutlu etmek şu anda kendi mutluluğumdan daha önemliydi. Bu ne kadar saçma aslında değil mi? Kilometrelerce uzakta birisini seviyor, onunla ilgili planlar yapıyorsun ama o ne yapıyor kiminle, aklı nerde, seni düşünüyor mu. bilmiyorsun. Tek düşündüğüm isediğim beni semesi. Ben onu mutlu ederim yeter ki sevsin beni. Yanına çağırsaydı beni "burada benimle kal " deseydi zor olacağını bilsem de “sırf o istiyor, sırf o mutlu olsun” diye herşeyi bırakıp gidecektim. Ki ben hayatımda ailemin dışında , tek başıma ya da başka biriyle değil yaşamak, bir kaç gün üst üste bile kalmadım.
Sevgi; fedakarlıktır, sevgi; onun için kendinden vazgeçmektir.
Yükseğe çıkamaz asansöre binemezken sırf onun yanında olabilmek için bunları yaptım. Yanımda o vardı, benim için birşeyler yapardı, beni korurdu, çocuğu gibi , kızı gibi severdi belki. Oysa ki sen
hastalandığımda beni aramayıp ilgilenmedin bile ama yine kızmadım seven insan merak etmez mi sevdiğini dedim sadece. Bunu da unutayım dedim. Belkide benim küçük bir kız çocuğu olmadığımı düşünüp” başının çaresine bakar, önemli birşey yok” diye düşünmüştür dedim. Herkes benim gibi düşünmek zorunda değil ki. Öyle değil mi.?
Sevmek; onu değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmektir.
Tanıştığımızdan beri bana hiç iltifat etmedi - ki benim için daha doğrusu her kadın için beğenilmek ne kadar önemli o çok çok iyi biliyor- . Duygularını, beğenilerini asla dile getirmedi, belki de içinde saklıyor, böylesi de güzel. Çünkü sevmek; onu değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmekti.
Bana çok özel bir ilgi, sevgi göstermedi, ne sevgililer gününde ne de diğer özel günlerde. Sevseydi diyorum azıcık önem verseydi bana bir hafta sesimi duymadan durabilir miydi? Ne kadar yoğun olursa olsun bir mesaj atmak zor mudur sevgiliye?
Olsun, aramasın da sevsin beni , yeter ki sevsin beni dedim.
Bana giderken hoşçakal demeyen sevgili, eski sevgilisine hoşçakal diyorsa; suç onda mı ona kendimi sevdiremeyen bende miydi?
Aşk tek kişilik midir hakikaten ?
“Benim” diyeceğim birşeyim kalmadı.....
Biraz önce sana gelmek için heyecandan delirerek aldığım otobüs biletlerini iade etmeye gittim. Alırken nasıl da mutluydum oysa ki. Şimdi elime altı ay içinde kullanılmak koşulu ile tutuşturdular kağıt parçalarını Bir daha kullanmayacaktım belki de o biletleri. Elime aldığımda engel olamadım gözyaşlarıma. Ben böyleyim işte ince, narin ,kırılgan ve hüzünlü)
Biliyorum ki şimdi sen uzaklardayken çok mutlusun, gülüyorsun, yanındakilerle şakalaşıyorsun, aklından bile geçmiyorum ben. İşte gücüme giden de bu! Ben senin için ağlarken, tenimde bir sürü bıçak kesiği acıyı hafifletmek için ilaçlar ararken, dayanmaya çalışırken, senn bunu hiç takmaman. Bu aklıma geldikçe daha da beter oluyorum, tuz döküyorlar kesiklerime...
Oysaki ben gözbebeğim gibi baktım sana, ilişkimize. Diğer klişe, sıradan ,kıskançlık kokan, maddeler halinde yazılmış kanunlara yönelik , özelliksiz ilişkilere benzemesin ilişkimiz diye mücadele etmiştim...
Seni kıskanmadım hiç o kadar çok güveniyordum ki.
Sevmek Güvenmektir.
Telefonun kapalı olduğu zamanlarda gizli birşeyler çevirdiğini asla düşünmemiştim, çünkü sen, buna en çok karşı olan kişiydin. İşte ben bu yüzden seni sevmiştim. Güvenmek sevgi için en önemli kriterdi. Ben de gönül rahatlığıyla bir ilişki yaşıyordum ilk kez. “Acaba?” “başkası mı var?” “beni sevmiyor mu acaba?” “ beni terk eder mi acaba” larım olmadan. Çünkü bırakmıştım kendimi ilişkiye, sonu olacak mı olmayacak mı diye düşünmemiştim. Çünkü huzurluydum yanında. Gideceğini bilmek bile seni sevmemi, sana alışmamı, bağlanmamı etkilememişti. Sen bana “hoşçakal” bile demedin giderken, kısa bir mesajla da olsa. “Olsun” dedim “unutmuştur, işleri çok, kafası dalgın” . Ama biliyorsun ki zeki insanlar işi de aşkı da beraber yürütebilirler, yeter ki istesinler. Erkek isterse ikisini de yapabilir.
Bana bir mesaj bile atmayan sevgilime(ki o sırada başka birine mesaj atıp, şiirler göndermeyi ihmal etmemiş) memleketinden uzaklarda kendini yalnız hissetmesin diye destek olmaya çalıştım, azıcık gülsün güzel gözlerinin içi diye güller gönderdim bin bir engeli aşarak..Olsun.. hiç gocunmadım. O herşeye değer dedim. Onu mutlu etmek şu anda kendi mutluluğumdan daha önemliydi. Bu ne kadar saçma aslında değil mi? Kilometrelerce uzakta birisini seviyor, onunla ilgili planlar yapıyorsun ama o ne yapıyor kiminle, aklı nerde, seni düşünüyor mu. bilmiyorsun. Tek düşündüğüm isediğim beni semesi. Ben onu mutlu ederim yeter ki sevsin beni. Yanına çağırsaydı beni "burada benimle kal " deseydi zor olacağını bilsem de “sırf o istiyor, sırf o mutlu olsun” diye herşeyi bırakıp gidecektim. Ki ben hayatımda ailemin dışında , tek başıma ya da başka biriyle değil yaşamak, bir kaç gün üst üste bile kalmadım.
Sevgi; fedakarlıktır, sevgi; onun için kendinden vazgeçmektir.
Yükseğe çıkamaz asansöre binemezken sırf onun yanında olabilmek için bunları yaptım. Yanımda o vardı, benim için birşeyler yapardı, beni korurdu, çocuğu gibi , kızı gibi severdi belki. Oysa ki sen
hastalandığımda beni aramayıp ilgilenmedin bile ama yine kızmadım seven insan merak etmez mi sevdiğini dedim sadece. Bunu da unutayım dedim. Belkide benim küçük bir kız çocuğu olmadığımı düşünüp” başının çaresine bakar, önemli birşey yok” diye düşünmüştür dedim. Herkes benim gibi düşünmek zorunda değil ki. Öyle değil mi.?
Sevmek; onu değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmektir.
Tanıştığımızdan beri bana hiç iltifat etmedi - ki benim için daha doğrusu her kadın için beğenilmek ne kadar önemli o çok çok iyi biliyor- . Duygularını, beğenilerini asla dile getirmedi, belki de içinde saklıyor, böylesi de güzel. Çünkü sevmek; onu değiştirmeye çalışmadan olduğu gibi kabul etmekti.
Bana çok özel bir ilgi, sevgi göstermedi, ne sevgililer gününde ne de diğer özel günlerde. Sevseydi diyorum azıcık önem verseydi bana bir hafta sesimi duymadan durabilir miydi? Ne kadar yoğun olursa olsun bir mesaj atmak zor mudur sevgiliye?
Olsun, aramasın da sevsin beni , yeter ki sevsin beni dedim.
Bana giderken hoşçakal demeyen sevgili, eski sevgilisine hoşçakal diyorsa; suç onda mı ona kendimi sevdiremeyen bende miydi?
Aşk tek kişilik midir hakikaten ?
3 Şubat 2010 Çarşamba
BELKİ BÖYLE OKURLAR.
Ben minicik bir kızken bakkala manava gitttiğimde bakkal amca gazeteden yapılmış kese kağıtlarına güm güm atardı domatesleri, elmaları, portakalları.
Çocukken ben de bir kaç kez yapmıştım bunu, para da kazanmıştım simit gazoz alacak kadar. Ne kadar da keyifli bir işti. Okuduğumuz gazeteleri biriktirir hafta sonunun gelmesini iple çekerdim. Pazar günleri una su katıp bir bulamaç hazırlardık kardeşimle , gazeteleri o kese kağıdı kıvamına getirir ben de yapıştırma işini yapardım. Kollarımız ağrıyana kadar yapardık bu işi. Hem gazeteleri çöpe atmamış olurduk hem de birazcık harçlık yapacak kadar para kazanırdık.
Naylon torbalar çıktı da o kese kağıtlarına ne oldu? . Etraf naylon torbadan geçilmiyor.
Günün iki üç saatini otobüste geçiren insanlar var biliyorum. Okuma sayısının zaten çok düşük olduğu ülkemizde vereceksin ellerine 2 kilo portakal 1 kilo elmadan oluşan kese kağıtlarını eve giderken okuyacaklar. Otobüse binen genç kızlara mal mal bakmaktan sıkıldıklarında kese kağıdındaki yazıları bok gibi de okumak zorunda kalacaklar.
Kadınlara bak, denize bak ,sokaktan geçenlere bak, mağazaları bak, nereye kadar? Bak bak adam sıkılır be. Şöyle evirecek çevirecek o kese kağıdını her bir köşesini okuyacak o trafik sıkışınlığında. Hem evine sebzesini meyvesini taşıyacak hem de etrafta olan bitenlerden haberi olacak.
Fena değil değil mi? Yeniden yapalım biz bu kese kağıtlarını, ne dersiniz?
Çocukken ben de bir kaç kez yapmıştım bunu, para da kazanmıştım simit gazoz alacak kadar. Ne kadar da keyifli bir işti. Okuduğumuz gazeteleri biriktirir hafta sonunun gelmesini iple çekerdim. Pazar günleri una su katıp bir bulamaç hazırlardık kardeşimle , gazeteleri o kese kağıdı kıvamına getirir ben de yapıştırma işini yapardım. Kollarımız ağrıyana kadar yapardık bu işi. Hem gazeteleri çöpe atmamış olurduk hem de birazcık harçlık yapacak kadar para kazanırdık.
Naylon torbalar çıktı da o kese kağıtlarına ne oldu? . Etraf naylon torbadan geçilmiyor.
Günün iki üç saatini otobüste geçiren insanlar var biliyorum. Okuma sayısının zaten çok düşük olduğu ülkemizde vereceksin ellerine 2 kilo portakal 1 kilo elmadan oluşan kese kağıtlarını eve giderken okuyacaklar. Otobüse binen genç kızlara mal mal bakmaktan sıkıldıklarında kese kağıdındaki yazıları bok gibi de okumak zorunda kalacaklar.
Kadınlara bak, denize bak ,sokaktan geçenlere bak, mağazaları bak, nereye kadar? Bak bak adam sıkılır be. Şöyle evirecek çevirecek o kese kağıdını her bir köşesini okuyacak o trafik sıkışınlığında. Hem evine sebzesini meyvesini taşıyacak hem de etrafta olan bitenlerden haberi olacak.
Fena değil değil mi? Yeniden yapalım biz bu kese kağıtlarını, ne dersiniz?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





