2 Mayıs 2014 Cuma

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY!



İştahım kesildi.Sürekli uyumak istiyorum. Hiç çalışamıyorum. İşleri hep erteleyerek yapıyorum bu aralar. Sadece sigara içmek istiyorum. İki kilo vermişim üç haftada. Şiddetle tavsiye ederim, kilo vermek istiyorsanız; ÜZÜLÜN!

Kendimden uzaklaşmam lazım, kendimi oyalamam lazım,  yoksa minör depresyonum majör”e dönecek. Aklıma geldi durup dururken benim SARI KIZ,  Kim mi o? Enteresan bir arkadaş işte. Arkadaşımın arkadaşı kontenjanından. Bu eşsiz kişiliği sizlerle tanıştırmaktan onur duyarım.


1.75 boylarında, ince,  bir dönem çok ünlü mankenlik ajansında  mankenlik yapmış, playboy kızlarına benzeyen bir hatun. İçi seni dışı beni yakar.

Gece alemlere  aktığımız  zamanlarda bu kız bizim masanın kenarında ayakta durur, dans ederdi. Yakın arkadaşımın uzaktan arkadaşıyken birden samimi arkadaş kontenjanına geçti. Ancak, bize katıldığı gecelerin hiçbirinde  içecek almaz, bizim nasıl olsa içeceğimizi  bilir, beş kuruş harcamadan evine dönerdi. Evi de zaten gittiğimiz mekâna yürüyerek beş dakika uzaklıktaydı.  İlk başlarda anlayamadım durumun vahametini. Kız alkol almıyor, tadını bile bilmez. Babası alkolikmiş o yüzden alkolden nefret edermiş. Garson geliyor masaya  “ne içersiniz?” diye soruyor. Biz  votka, tekila neyse söylüyoruz. Sıra buna geliyor  “Ben bir şey almıyorum” diyor.  Bir iki defa böyle hallettik,  ancak bir akşam  kudurdum ben. Kızlara dedim ki “bakın,  garson gelecek ve hiç birimiz bir şey içmeyeceğimizi söyleyeceğiz. Bakalım ne yapacak" dedim.  "Tamam" dediler, anlaştık.

Garson geldi yanımıza. “Ne içiyoruuuuz?”  dedi o kıvrak sesiyle. “Ben bir şey almayacağım tatlım”  dedim kıza dönerek Benim yanımdaki de “ben de almayayım şimdi, sen ne istiyorsan iç”  dedi kıza.  Sarı kız kızardı, bozardı ve gecenin on ikisinde garsona “Ihlamur” siparişi verdi. Garson en aşağılayıcı ve en nefret dolu bakışlarını üzerimize atarak geri döndü. Çok utandığım anlardandır.
Kız şaşırdı biraz tabii, ben de “ bu akşam canım hiç içmek istemiyor canım,  yaaa”  dedim. Arkadaşlarım da “ben de yaaa” diyerek destek oldular. Garson bize küfür etti,  dudaklarını okudum, 
dedim. “Ay,  napiim , boğazım ağrıyor, ne içeyim başka, dedi. Gerçekten tıklım tıklım dolu, milletin kafalarının uçtuğu  o barda "ıhlamur" muhteşem bir seçimdi.

O gece erken ayrıldım bardan, o da ıhlamuruyla millete eğlence  malzemesi  olarak gecesine devam etti.


Taksiye binerdik dört kız, bu en önde oturmasına rağmen, okuması yazması yokmuş gibi taksici frene basıp ineceğimiz yere geldiğinde arkasını döner” kaç lira,  kaç lira tuttu, kaç lira veriyoruz? “ diye  sorardı. Dört dakikalık yol gitmişiz 10 TL tutmuş, kişi başı kaç lira düşecek ki.

Bu kızın cebinde daima bozuk paralar olurdu, hiç şaşmadı. Taksi kaç lira tuttuysa, kuruşu kuruşuna verirdi. Hatta bizim  arkadaşlardan bir çocuk onun barda bozuk paraları avucunun içinde küçükten büyüğe doğru dizdiğini gördükten sonra “bozukçu” takmıştı adını.
Artık batmaya başlamıştı her yaptığı. Sonuçta benim değil arkadaşımın  arkadaşıydı ama o her yere sokuluyordu. Erkek arkadaşları da en az onun kadar garipti. Nerde bir arıza ve mostra adam  var,  onu hiç aramadan hemen bulurdu.
Peki,  ya giyimi?
Ara sıra ucuzluktan (ama kesinlikle ucuzluk zamanında) pantolon, body, ayakkabı, çanta alırdı. Ama bunları hangi mağazalardan beğenip de alır, öğrenemedik. Hatta yolda bizi gören bazı tanıdıklarım “ şey,  o sarışın arkadaşınız nerden?, kim?" filan  diye soruyorlardı. Yeni aldığı kıyafetleri en az üç ay bekletirdi. Bir gün " aaa, bunları ne zaman aldın, hiç görmedim üzerinde"  demiştim, o da  "iki üç sene oluyor,  bir erkekle buluşursam o zaman giyeceğim , şimdi gerek yok “ demişti.

Ne kadar daha modern giyinebileceğini üstelediysem de beni  zevksizlikle suçladı. Kendisine göre o çok zevkliydi.

Mesela kesinlikle kuaföre gitmezdi bu kız. Saçını kendisi boyar(sahne sarısına) kendisi keser( akıl hastaları gibi) kaşlarını kendi alır, tırnaklarını kendi yapardı. Hayatında hiç manikür pedikür yaptırmadı, fön bile çektirmedi. Geceden bigudiyle sarardı saçlarını, eski moda dergilerindeki kapak kızlarına benzerdi. Sonuçta o güzel yüzü,  o güzel vücudu komik ve rüküş tarzıyla rezil etti. Neden gitmiyorsun kuaföre dediğimde "başkasının saçlarımı ellemesine dayanamıyorum" demişti.

Bir kere nişanlandı. Nişanlandığı kişiyle eşya almaya gittiklerinde tam bir komedi yaşanmış.Nişanlısı bundan daha arıza çıkmış.  Üzerinde Ayşe (markası) yazdığı için yatağı,  el halısı olmadığı için de aldığı halıları geri göndermiş, sonra da ” ben bunları beğendim” deyip,  üç milyarlık  halıları göstermiş. İstekleri arasında banyoda mutlaka sıvı sabun olacak, buzdolabı ultra derin donduruculu olacak, nişan bohçasındaki gömlek "Beymen", pijamalar "Pierre Cardin", kol saati "Bulgari" olacak varmış.
Sonra ne mi oldu? Babası nişan  bohçası yerine iki adamını alıp, çocuğun evine gitmiş " hayırlı olsun, bu ilişki bitmiştir" demiş.

TATİL SEÇENEĞİNE GELELİM;

En komik kısmı bu. Bu kız asla kafasını denize sokmaz. Temmuz, Ağustos ne kadar sıcak  olursa olsun başını suya sokmaz. Sebebi; üşütüyor-muş.(boneyle girerdi denize çoğu zaman)
Tatil yeri bellidir ve asla değişmez. Annesiyle beraber Kıbrıs. Tanıdığım bunca yıl içinde başka birisiyle başka bir tatil yerine gittiğine rastlamadım. Biz çağırırdık tatile bunu, "ay,  canım,  çok sağ ol,  annemle gideceğiz biz bir ay sonra zaten" derdi hep.

Bikinilerini aldığı yer belliydi; pazarlar. Ama bu bikinileri de ancak sevgilisiyle havuza filan gider diye giymezdi. Eğer günübirlik denize gitmişsek (Şile, Riva, Kilyos gibi) en eski bikinisini ya da bikini görünümlü sütyen- külotunu giyerdi. Asla dışarıda yemeğe para vermezdi kısmına bilmem değinmeye gerek var mı? En fazla bir çay ya da sodayla günü geçiştirirdi.

O dönemlerde en büyük arzusu evlenmekti.” Bu sene içinde evleneceğim ben “ demişti  en son görüştüğümüzde. Kim olduğu önemli değildi,  önemli olan "evlilik" olayını gerçekleştirmek,  "bir kere evlendim" demekti.

Görücü usulüyle,  evden işe işten eve giden, anne kuzusu, hayatında hiç bara gitmemiş bir gençle tanıştırıldı ve evlendiler.

Gelin başı ve  makyajı tabii ki kendisine aitti ve çok kötüydü. Onu son olarak  o gün gördüm. O günden sonra sebebini bilmediğim bir şekilde beni ne aradı ne sordu. Ancak ortak bir tanıdığımızın nikahında gördüm bir sene sonra.  Hiç bir sorun yokmuş gibi “ aaa, canım nasılsın, gelin çok güzel olmuş,  değil mi”  deyip, eşinin elinden tuttu ve  nikah salonunun en uzak köşesine oturdu.

Hayretle onu izliyordum . "Evlenince çalışamam ben, hem evliliği hem işi yürütemem" demişti bir keresinde. Öyle de yapmış, evlenir evlenmez  çıkmış işten. Onun için ikisi de yeterince heyecan verici ve büyük bir sorumluluktu zaten. Aynı anda evli olup, işe gidemezdi.

Onu tarihin karanlık sularına gömüp,  unutmaya karar verdim. Geçen gün aklıma geldi. Yaa,  bu kız ne yaptı, çocuğu filan oldu mu,  evlililiği nasıl gidiyor diye düşündüm. Facebook hesabı yoktu o zamanlar (evlendi ya hani...) ama şimdi var-mış. Gördüm onu.

Yine kendine ait muhteşem dizaynından  iki ayrı kıyafetle  fotoğrafını koyup,  bu aleme kaydolmuştu. Rus revü kızları gibi giyinmiş;  biri otelde(muhtemelen annesiyle gittiği Kıbrıs seyahatine ait) biri de otelin havuz kenarında, straplez bir elbise, ayağında lame topuklu terlikler ve kendi ellerinden çıkmış usta(!) makyajıyla "evli" yazmayan profiliyle oradaydı. Eski günlerine dönmüştü.
Evliliği yürütemezdi zaten , ama amacına ulaşmış,  bir kez evlenip boşanmıştı işte. Tahminen  uçak biletlerini annesi almıştır iki ay önceden, mekan bellidir;  Kıbrıs'ta  bir otel! Gitmek için gün sayıyordur şu aralar. 




25 Nisan 2014 Cuma

ÇİYAN



Manikürcüleri pedikürcüleri bilirsiniz, her çeşit kadını göreceğiniz yerlerden biridir. Emekli öğretmen de gelir, ergen öğrenci  de, bankacı da gelir, sanatçı da, oyuncu da gelir, mimar da.
Bir de bu tip dükkanların müdavimleri olur. Haftada minimum üç gün  buraya gelirler, müşterilerle sohbet ederler, boş boş konuşurlar, mutfağa girip kahvelerini yaparlar. Dükkânı istediği gibi kullanırlar anlayacağınız. Hani elinden gelse beğenmedikleri müşterileri dükkâna sokmayacaklar. 




Manikürcümle kardeş gibiyiz neredeyse , yıllardır tanırız birbirimizi. Böyle bir gün, güpgüzel kırmızı ojelerim sürülmüş, kurumasını bekliyorum. Çiyan'ı daha önce bir kez görmüştüm. Bu ikinci görüşümdü. Devlet dairesinde çalısıyor bildiğim kadarıyla,  bir de kızı var. Otuz beşlerinde, saçları kızıl ve kısacık ve daima jöleli. Altında bir eşofman , spor ayakkabılar. Alıcı gözle bakınca  hoş bir hatun , vücudu da  güzel. Gözleerrrr!!!

Uzaktan inceliyorum onu; hafif kısıyor gözlerini. Mavi mi yeşil mi anlaşılmıyor. Her ne renkse de işte,  kendini o kadar beğeniyor o kadar eşsiz bir güzellikte olduğunu düşünüyor ki, hiç konuşmasanız da bunu anlıyorsunuz zaten. Gıcık oldum bu hatuna. Bu kadar kibir bu kadar şımarıklık bünyemin kaldıracağı bir olay değil. Bu yine  daldı mutfağa ağzında sigara, kahve pişirmeye başladı. Manikürcümün  minik bir buzdolabı var; oraya da dalıyor, meyve, bisküvi ne varsa sormadan yiyor. Kıza laf sokmam lazım, yoksa eve gidip huzur içinde uyuyamayacağım. Ben onu incelerken müşterilerden biri “ay,  ne kadar güzel gözleriniz var,” diye iltifat etmez mi. 
Hatun zaten kasım kasım kasılıyor
"Heh, aferin , iyi bok yedin"diyesim geldi kadına.
Bu teşekkür etti , baygın baygın süzdü çipil yılan yeşili lensli gözlerini. Ben de "güzel lens" dedim.Yanına yaklaştım, “ ama çok kaliteli , hiç belli olmuyor, gerçek gibi “ dedim.
“Yok,  değil” dedi.
"Lens, lens. Aynısı var bende, ordan biliyorum”  dedim.(Geçen sefer de bir kadın iltifat etmişti, tesekkür edip susmuştu. Lens dememişti)
“Yok ya, herkes öyle sanıyor “dedi.  
Bir kere ne olursa olsun anlarsınız lensi, evet,  bu kadındakini anlamanız zor , göz bebeği gözüküyor sadece, cuk oturtmuş şeytan karı.

Hafiften şaka yollu "Dur , ben anlarım şimdi lens olup olmadığını  deyip,  parmağımı gözüne daldırmak için bir hamle yaptım. " Aaaa, yapmayın”  filan dedi. “Lens solüsyonu var benim yanımda, yıkayayım o zaman ellerimi, mikrop kapmasın gözleriniz , sonra da çekip çıkartayım" diyorum.  “Ay , yok,  alerjim filan var” diyor bir sapığa bakar gibi bakıp.

Diğer kadınlar da bana cephe almışlar gibi “ay,  kendi gözü canıııımm, böyle lens olur mu , maasallah” demezler mi. (Sen mi doğurdun,  nereden biliyorsun? tövbe ya Rab bim)
Acayip sinirlenmiştim hepimizi aptal yerine koymasına.

Bunu unutmayacağım kadın!  elbet senin de sonun gelecek iç sesiyle evimin yolunu tuttum.

Bir hafta sonra  tekrar bir uğrayayım dedim bakalım "Çiyan" orda mı.  Evet,  oradaydı ve yine eşofmanı spor ayakkabıları,  kısacak saçları,  kendisinin olduğunu iddia ettiği gözleriyle  ortalıkta dolanıyordu.
“Merhaba”  dedim manikürcüme ve sıramı beklemek için koltuğa iliştim. Pis pis bakıp,  izliyorum onu.

O gün Tanrı”nın bana bahşettiği ender güzel günlerden biriydi. Akşam olmuş isten çıkmışım,  yarasa ayaklarıma pedikür yaptırmak  için bizim kıza uğramışım ve Çiyan orda!

Dükkân epey kalabalık. On dört  yaşlarında kapkara  bir kız oturuyor koltukta, başka müşteriler  de var. İşsiz güçsüz takımı  da orda.  Konuşurlarken baktım bizim Çiyan kara kiza " kızım, kızım” diyor. Tamam dedim, kısmet ayağıma geldi. Sonun geldi pis Çiyan! Elime öyle bir  fırsat verdin ki, istesem böyle denk gelmezdi. Çiyan tuvalete girdi o sırada. Yüzümdeki şeytani ifadeye en masum halimi oturtmaya çalışarak, Çiyan'in duymayacağı bir sesle, “aa ne güzel, demek  sen basketbol  oynuyorsun, hımm.. Ben de oynamıştım lisedeyken ama sonradan bıraktım işte. Sen devam edecek misin,  bak ne güzel upuzun bacakların var ” falandı filandı derken muhabbeti ilerlettim.Ve sonunda beni huzura kavuşturacak, uykularımı geri getirecek atılımımı  gerçekleştirdim.

“Sen de lens taksan annen gibi,  ne güzel olursun, biliyor musun. Böyle esmer güzeline ne çok yakışır mavi lensler"
“Yok ya, takamam ben öyle şey gözüme”
Dedi.
!!!
Olmuştu işte!  Birinci ağızdan duymak istediğimi duymuştum. Hay,  çok yaşa çocuk sen!
Artık kızla işim kalmamıştı. "Aslında o kadar da güzel değilsin  leylek bacaklı" deyip,  kalkasım geldi koltuktan. Çiyan tuvaletten çıkmış, bana endişeli gözlerle bakıyordu. Gözlerinin içine pis bir ifadeyle bakıp, azıcık da ağzımı Bruce Willes gibi çarpıtarak gülümsedim.

Tonlarca demir kalkmıştı üzerimden, pamuk gibiydim. Manikürcü arkadaşım müşterisinin tırnaklarıyla ilgilenirken  beni duymuş, saçlarını güldüğü belli olmasın diye yüzüne kapatmıştı. Kimselere belli etmeden, bilgiye ulaşmanın sonsuz sevinciyle ayrıldım dükkandan.  Bakalım neler olacaktı bundan sonra.

Birkaç gün sonra dükkânın önünden geçerken manikürcüm "çabuk gel, sana bir şey anlatacağım" dedi.
Çiyan olayın ertesi günü dükkâna gelmiş, vermiş veriştirmiş bana. “Benim çocuğumun psikolojisini bozdu o, çocuğu doktora götüreceğim” demiş 
“N''oldu,  yaa”  filan demiş benim kız.

“Çocuğum kaç gündür ağlıyor. Senin o arkadaşın sıkıştırmış çocuğumu, o da  bana nazar değmesin diye “annemin gözleri lens” demiş. Ben de onunla konuşunca ağlamaya başladı, çocuk kaç gündür okula bile gitmiyor üzüntüsünden" demiş. Baskı altında kalmış çocuğu!

Arkadaşım   “yok ya,  öyle birisi değildir o , neden yapsın,  neden senin çocuğunun psikolojisini bozmak istesin ki” dese de Çiyan “ben artık gelmem bu dükkâna, o kadını görürsem saçlarını yolacağım” demiş. 

Manikürcü ve ben duvarları yıkacak düzeyde kahkahalar attık; gülerken birbirimizi dövdük , çırpındık, ben birkaç kere kendi eksenimde döne döne  zıpladım, sarsıldım, saçlarım havaya uçtu zıplarken.

"Senden korkuyorum ben "dedi arkadaşım."Dediğini yaptın sonunda, sana inanamıyorum"
"Benim yüzümden müşteri  kaybettin,  çok üzgünüm" dedim. 
"Sen benim için daha değerlisin"dedi.
"Kimse bizi aptal yerine koyamaz, ama" dedim. "Koyamaz" dedi.