3 Şubat 2010 Çarşamba

BELKİ BÖYLE OKURLAR.

Ben minicik bir kızken bakkala manava gitttiğimde bakkal amca gazeteden yapılmış kese kağıtlarına güm güm atardı domatesleri, elmaları, portakalları.
Çocukken ben de bir kaç kez yapmıştım bunu, para da kazanmıştım simit gazoz alacak kadar. Ne kadar da keyifli bir işti. Okuduğumuz gazeteleri biriktirir hafta sonunun gelmesini iple çekerdim. Pazar günleri una su katıp bir bulamaç hazırlardık kardeşimle , gazeteleri o kese kağıdı kıvamına getirir ben de yapıştırma işini yapardım. Kollarımız ağrıyana kadar yapardık bu işi. Hem gazeteleri çöpe atmamış olurduk hem de birazcık harçlık yapacak kadar para kazanırdık.

Naylon torbalar çıktı da o kese kağıtlarına ne oldu? . Etraf naylon torbadan geçilmiyor.

Günün iki üç saatini otobüste geçiren insanlar var biliyorum. Okuma sayısının zaten çok düşük olduğu ülkemizde vereceksin ellerine 2 kilo portakal 1 kilo elmadan oluşan kese kağıtlarını eve giderken okuyacaklar. Otobüse binen genç kızlara mal mal bakmaktan sıkıldıklarında kese kağıdındaki yazıları bok gibi de okumak zorunda kalacaklar.

Kadınlara bak, denize bak ,sokaktan geçenlere bak, mağazaları bak, nereye kadar? Bak bak adam sıkılır be. Şöyle evirecek çevirecek o kese kağıdını her bir köşesini okuyacak o trafik sıkışınlığında. Hem evine sebzesini meyvesini taşıyacak hem de etrafta olan bitenlerden haberi olacak.

Fena değil değil mi? Yeniden yapalım biz bu kese kağıtlarını, ne dersiniz?

25 Ocak 2010 Pazartesi

ALTINA KAÇIRAN VE TEDAVİ OLMAK İSTEMEYEN EŞİNİZİ BOŞAYABİLİRSİNİZ.

ALTINI ISLATAN VE TEDAVİ OLMAYAN EŞİNİZE BOŞANMA DAVASI AÇABİLİRSİNİZ...




Çok ilgimi çekti. Hani evlenirsem bileyim diye. Neler boşanma sebepleri, neler değil

Yeni Medeni Kanunun düzenlemiş olduğu son boşanma sebebi ise, en yaygın olarak uygulanan evlilik birliğinin sarsılması suretiyle boşanmadır, Yeni Medeni Kanunumuzda 166 ıncı maddede düzenlenmiştir. Kanun evlilik birliğinin temelinden sarsılması kavramını, eşlerin ortak hayatlarını sürdürmelerinin kendilerinden beklenemeyecek aşamaya geldiği haller şeklinde, geniş yorumlanabilen bir statüye oturtmuştur. Diğer deyişle bu maddenin yoruma açık olan, torba hüküm olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda evlilik birliğinin temelinden sarsıldığı hallerin ne olduğunu, yıllardır süregelen ve uygulanmakta olan Yargıtay içtihatları ile açıklamanın daha açık ve net olacağı kanaatindeyim. Bu hususta birkaç örnek ile bahsetmek gerekir ise:

Çok eğlenceli geldi bana.



• Ev işlerini yapmaktan kaçınma

• Cinsel ilişkiden kaçınma

• Kocanın yüzünü tırmalama

• Eşinin zina yapması üzerine onu dövme

• Sarhoş olup evin eşyalarını kırmak

• Eşin altını ıslatması ve tedaviye yanaşmaması

• Kadının eşinin erkek olmadığını söylemesi ve başkalarının yanında azarlaması

• Eşin tedavisiyle ilgilenmemek doktor yerine üfürükçüye gitmek

• Eşin ağzının kokması



Şimdi yargıtay tarafından evlilik birliğinin sarsılması olarak sayılmadığını çeşitli kararlar da görüyoruz,,,

• Kan uyuşmazlığı

• Boy abdesti alamama

• Yaş farkı

• Eşinin kleptomani hastası olması

• Eşin sedef hastası olması(buna çok güldüm ya)

• Yemekte bir kadınla çekilmiş özel fotoğraflar(Bu iş arkadaşı da olabilir)

• Eşlerden birinin başka bir şehre işe gitmesi


• Kısır olmak

6 Ocak 2010 Çarşamba

VAZGEÇİŞ

“İşte , bu da bitti.” dedi Ceyda, vücudunu boş bir çuval gibi koltuğa bırakırken....

Tüm hıncını hırkasından alıp, ters çıkardı, yere fırlattı, ardın da kol çantasını. Al işte , yine aynı hikaye.! Bunu başarmanın bir yolu olmalı “ diye düşündü.

Yine, bir kere daha ve mecburen bir erkekten daha “vazgeçmek zorunda” kalmıştı. “Zorunda kalmak” ne kadar dibe vurucu bir cümle. Aynen böyle. Mecburiyetten sevdiğim adamla görüşememek, onu sevmemek mecburiyetinde kalmak!


“Yeter artık, bıktım! Her seferinde yeni baştan, yeni baştan, bittim artık, sıkıldım”! dedi içindeki hırçın , keskin ve isyan dolu cümleler...
Ev sessizdi her zamanki gibi, ayrılıklardan sonra bu eve daha büyük bir hüzün çökerdi.... Koltuklar, salon , şu kül tablası, şu karşıdaki bir açıp bir solan menekşe, hepsi şahittiler buna. Yine aynı şişeden içkisini içip, aşağı yukarı aynı şarkıları dinleyip, ağlayacaktı. Bu gecenin onlarcasını yaşamıştı bu salonda , bu eşyalarla ve yine aynı Ceyda olarak...
“ Yine güvendim, yine adam yerine koydum, yine sevdim, hadi bu seferki daha iyi olacak dedim. OL- MA -DI!. Kendimi kaptırmayayım dedim, kontrollü davrandım, içimde kopan fırtınayı, karnımda gezen kelebekleri ona belli etmemeye çalıştım. Neden mi? ; Beni ayran gönüllü, gördüğü erkeğin üstüne atlayan, orta yaş bunalımındaki kadınlardan sanmasın diye. Ama yine olmadı işte...
“Gizemli ol “ demişti bir arkadaşım. Gizemli de oldum, doğal da, kültürlü de oldum, vıcık vıcık arabesk de... binbir role büründüm. ama olmadı işte, olmadı! . Allahım çıldıracağım, benim bir ilişkim olamayacak mı? Ömür boyu beraber olmaktan bahsetmiyorum, sadece bir ilişki. Telefon ettiğimde meşgul tonuna basmayacak, ya da yalan söylemek için kırk takla atmayacak, canım istediğinde gönül rahatlığıyla arayıp, görüşeceğim bir adam . Çok şey mi istiyorum?...

Her buluşmaya heyecanımı kaybetmeden, bakımlı , şık, neşeli , pozitif olarak gittim, saatlerce hazırlandım, ona karşı saygıdan hiç paspal paspal da gitmedim yanına. Telefon etmediği zamanlarda ya da telefonu kapalı olduğu zamanlarda, “nerdesin, neden aramadın? , telefonun neden kapalıydı?” deyip hesap sormadım, kendini baskı altında hissetmesin diye. Benimle beraber dolaşırken, yanımızdan geçen güzel kızların gözünün içine baktığında bile kıskançlık krizlerine girmedim, erkeğin doğasında var, bakarsa baksın dedim.... Hesabı o vermek istediğinde bile yeni yetme, para yiyici kızlardan olmamak için ödemeyi teklif ettim. Hatta çoğu kez ben ısmarladım. Bir keresinde teyzem bunu duyduğunda “ neee, bir de yediğinin içtiğinin parasını mı ödetiyor sana ?, hemen bırak onu” dediğinde, “ aa olur mu canım, artık bu tip şeylerin modası geçti, herkes kendi parasını ödüyor” dediğimde, tuhaflaşan suratlara da aldırış etmedim. Bunu da sineye çektim.

Peki ama neden? Neden yine bitti?, bir iki aydan fazla sürmeyecek mi benim ilişkilerim?. Üstelik benden hemen soğumasın, bir gecelik ilişki yaşadığı kadınlardan zannetmesin diye, çok istediğim halde yatağına girmedim, ufak tefek öpücüklerle geçti günlerimiz. Güzel olduğumdan da şüphem yok, yolda yürürken mutlaka şöyle bir bakarlar yanımdan geçen erkekler.

“ Yok yok, bu böyle olmayacak, bunun mutlaka bir açıklaması olmalı “diye odanın içinde volta atıp , söylenmeye, iyice sinirlenmeye, çaresizliğin ve istediklerini elde edememenin verdiği hırsla şuursuzca dolaşmaya başladı.

“Erkek olmak varmış, canları kimi istiyorsa, sevişiyorlar, geziyorlar, baba olmak, koca olmak gibi bir istekleri de yok, pişmanlık bile duymuyorlar ilişkilerinden ...
Bir de bana bak, ondan sakın, bundan sakın , aman orospu demesinler, aman hoppa görünmeyeyim diye yıllarca kendim gibi olamadım. Jüri önünde puan bekleyen bir yarışmacı gibiyim. Sonuçta yine yalnızım işte, demek evlenilecek kız rolünü iyi oynayamamışım ..

Bütün gece içti Ceyda, düşündü, evin içinde sıkıntıdan volta attı durdu, sabaha doğru yatmaya gitti. Yarın Cumartesiydi nasıl olsa, erken kalkma zorunluluğu da yoktu.

Gözlerini açtığında güneş batmak üzereydi. Mutlu, sinirli, mutsuz ya da tükenmiş değildi. Dimdik kalkarak banyoya gitti , duş aldı, sonra kahvesini içti. Dışarıyı seyretti bir süre. Arkadaşları telefon edip , “nerdesin?, bu saate kadar uyunur mu hiç, akşama programımız vardı, kaçta buluşuyoruz?” dediklerinde; “Kendimi hasta hissediyorum, bir yere gelemeyeceğim, kusura bakmayın” diyerek iptal etti.

Deri pantolonunu giydi, üzerine siyah , basit ama ona çok yakışan dar bir siyah tişört ile siyah topuklu botlarını giydi, kıpkırmızı, esmerliğine çok yakışan bir ruj sürdü. Evin önünden taksiye bindiğinde gece ondu. Taksim’e canlı müzik yapan rock barlardan birine girdi. Bar kısmına oturup tekila söyledi , bir, ik,i üç,... ardı ardına içti.

Bir süredir barın ucunda oturan uzun saçlı, otuz yaşlarında, hoş bir adam geldi yanına, tanışmak için o bilinen klasik konuşmalardan birini yapacak diye geçirdi içinden Ceyda.

“Tekilayı içmek cesaret ister” dedi, “Sizi izliyordum peşpeşe dört tane içtiniz, herkes kaldıramaz tekilayı, ama size çok yakışıyor” dedi.

Gülümsedi Ceyda. “Şerefine” dedi .” Neye içeceğiz?” dedi uzun saçlı adam.

“Bana, bu gece benim doğumgünüm, otuz beş yaşımı dolduruyorum. Yolun yarısı derler ama bence yolun yarısını bile geçtik “dedi.

Gülümsedi adam. “Siz yolun başında gibi duruyorsunuz ama” dedi.

Dans etti Ceyda, içkinin sayesinde silinen korkuları ve yasaklarıyla.

Gecenin siyahlığı ve pervasızlığı onları birbirine yaklaştırdı, Cem’in viski kokan nefesini hissettiğinde , simsiyah bir çemberin içinde dönüp duruyor ve nereye varacağını düşünmek istemiyordu. Bütün numaralanmış kimliklerinden, acabalarında, ya ...düşünürse lerinden sıyrıldı gecenin siyahında.

Cem ile beraber bir taksiye bindiler, “Bize gidelim” dedi Ceyda

“Benim evim daha yakın.”

“Olur” dedi Cem.
Tüm masumiyetinden sıyrılırcasına , yüreğini sızlatan tüm sevgililerinden kurtulmak istercesine, Cem’in gözlerinin içine baka baka, sıyırıp attı bedeninden kıyafetlerini. Bu yabancı ve hiç tanımadığı vücuda karıştığında , sıyırıp atacak bir şeyi kalmamıştı üzerinden , tek dostu ; “kendisi” hariç. Onu da atmak istiyordu.

İntikam alıyordu bu gece bedeninden ve ruhundan. Bu gece onun doğum günüydü, otuzbeş yıl önce tam bugün, duru bir su damlası olarak doğduğu gündü.

Yolun diğer yarısına bambaşka bir kadın olarak devam etmeye karar vermişti.

“Hadi şimdi git!” dedi Cem’e, yalnız uyumak istiyorum....



14.4.2009


2 Ocak 2010 Cumartesi

BENİM HEP GİDENLERİM Mİ OLACAK ?


İşte bir güle güle daha . Hiç sevmediğim cümlelerden oluşan bir veda. ”kendine iyi bak, seni özleyeceğim, ne zaman döneceksin ?, beni özleyecek misin?, beni unutma, beni aldatma sakın, sık sık ara” lardan ibaret olan bir sürü veda cümlesini arka arkaya sıralayacağım işte...

Çok yoruyor git ! demek. Üzüyor. Bekleyişler zor, Ne olacak? Bitecek mi? Yollar bizi ayırır mı? O da benim kadar üzgün mü? Keşke söylese o da “ ayaklarım geri geri gidiyor " dese, söz verdiğim için gidiyorum, yoksa kalbim burada seninle kalacak.” Dese. Demedi işte. Hala bekliyorum . 24 saat sonra gidecek.

(“ Eşyalarımı topluyorum ben de.”…)

Demek beraber uyuduğumuz yatak yorgan toplanmış. Çay içtiğimiz bardaklar yok. Benim aşağıya bakmaktan korktuğum camın önündeki  çiçekler yok. Belki anne babasına vermiştir. Beraber izlediğimiz televizyonu da kaldırdı mı acaba? Gerçi şimdi boşaltmayacağım evi tamamen demişti. Geri gelmeyi düşünüyor mu acaba? Keşke… Ama gelmeyebiler de. Öyle değil mi?

“Kıyafetlerimi bavullara koydum"…

“Bu güzel, bu renk sana çok yakışıyor, bunu hiç sevmedim” diyerek tek tek baktığım kıyafetlerini de götürüyor musun?

“Bak bakalım nasıl olmuş makarnam , değişik soslar kattım içine...”

Artık beraber yemek yiyemeyecek miyiz senin evinde.?...


Artık onunla kalabileceğim bir evim yok . Var da, orada sevdiğim adam yok. Kokusunu da alıp gidecek şimdi. Araya yine kilometreleri, o kahrolasıca zamanı sokacak. Zaman benim hiç lehime işlemedi zaten. O işledikçe ben yaşlanıyorum saçlarım beyazlıyor, memelerim sarkıyor. O işledikçe sevdiğim adam adım adım uzaklaşıyor benden. O işledikçe ben beklemekten, özlemekten yoruluyorum, o ilerledikçe ben sürekli kalp ağrılarıyla yaşama tek başıma devam ediyorum. Her seferinde her seferinde kırılıyor kemiklerim sanki, her gitmede , her uzaklaşmada gözlerimin içindeki ışık gidiyor, gölgeler düşüyor tenime sanki, kara kara gölgeler. Kavuşmaların , sarılmaların sıcağı şimdi buza dönüşüyor sırtımda. Buz gibi oluyor ellerim onun ellerini tutmayınca. Gözlerim parıldayarak bakmıyor etraftaki hiçbir şeye.  Giderken neşemi de enerjimi de alıp götürme bari. Gidiyor.. . O kadar enerjisizim ki kolumu kaldıracak gücüm yok.



O şu anda İstanbul'da. Ben de. Ama yanımda değil. Gitmeye hazırlanıyor. Ve tam 24 saat var gitmesine. Sonra sadece sesini duyabileceğim. Akşamları iş çıkışında buluşamayacağız. Hafta sonu için plan yapamayacağız. Ben ne yapacağım? Yine mi kurslara yazılacağım unutmak için. Yine mi kendimi spora vereceğim oturup evde saatlerce ağlamamak için. Yine mi kağıtlara dökeceğim yüzüne söylemeye vakit bulamadığım güzel sözleri. Ve sen yine mi beni terk edeceksin? .

Başka bir şehirde olacaksın yollarında benim yürümediğim, dışarıya bakınca İstanbul kokmayan başka bir denizde. Başka bir dil konuşulan bir ülkede olacaksın , bakkalları , yolları yabancı bir ülkede. Rakı da yok orda hem. Ne içeceksin? İçtiğin gecelerde beni özleyecek misin?


Hadi uzun saçlarına kurban olduğum  sevgilim ! , gitmeden “ ben de seni çok özleyeceğim ,  biz ayrılmayacağız" diyecek misin?...

22 Aralık 2009 Salı

AĞLATMAYIN ŞU ÇOCUKLARI


Küçük çocuğun eline ver İstiklal Marşını. Ezberlet on kıtasını. Ses tahlilini de yap. Sal kürsüye okusun, ağlasın. Ağla yavrum ağla. Daha satırların, kelimelerin anlamını öğrenmeden, ezbere dayalı sistemin en güzel örneğini sergiliyor ergen kızımız ekranda.

Ne kadar ağlarsan, ne kadar yırtınırsan o kadar çok alkış, sonra oldun mu “en güzel şiir okuyan kız”.Hıh! tamamdır yavrum. Sen şimdi İstanbul”un en ağlak, en yırtıcı sesinle İstiklal Marşını en güzel okuyan kızısın. Birincisin yavrum.

“İyi bir şey mi bu öğretmenim?”

“Kesinlikle yavrum.

Bu kız çocuğu acaba “ Şuheda fışkıracak toprağı sıksan şuheda “ dizelerindeki kelimelerin anlamını biliyor mu ? ve gerçekten bu dizelerin hangi şartlarda, hangi duygularla yazıldığını biliyor mu ? Bilemez ki... Küçücük çocuk bunun gerçekten ne anlattığını bilemez. Yaşla birlikte gelişir bazı duygular. Benim yaşımda olup da İstiklal Marşındaki kelimelerin anlamını, şiddetini ,vurgusunu kaç kişi doğru biliyor da bu kız çocuğu bilecek? Hem de ezbere yönelik bu sistemde?

Bir yarışmadır gidiyor. Hangi kanalı açsam elleri tir tir titreyen, gözlerinden yaşlar akan çocuklar. Sonra da “ ben o kızdan daha çok ağladım daha çok bağırdım, neden o birinci oldu yaa” diye tekrar bir ağlama krizi...

Vatan, istiklal, millet sevgisi böyle aşılanmaz. Bağırarak değil, düşünerek , mücadele ederek, okuyarak kazanılır vatan sevgisi . Bunu onlara en iyi öğretecek kişi de öğretmenleri. Ben ağlayan çocuk görmek istemiyorum artık kusura bakmayın ergen kızlar. Siz sevgili öğretmenler, lütfen şu çocukların psikolojisini bozmayın.

18 Aralık 2009 Cuma

SİYAH BEYAZ FOTOĞRAFLI YILLAR



Elvan içelim bir oh diyelim
Elvan içelim elvaaaannnn”


Siyah beyaz fotoğrafı görünce bu şarkı geldi aklıma. Eski komşumuz uğramıştı dün, çok sevineceğimizi düşündüğü eski bir fotoğraf bulmuş taşınırken. Odama gidip sarıldım fotoğrafa.İçimin daraldığı şu günlerde bundan daha güzel bir hediye olabilir miydi benim için?.

Uzun otların içinde, elde örülmüş pembe elbisemle ben, diğer yanda en naif halleriyle klasik mahalle komşularımız, annem , kız kardeşlerim....
Elimdeki kumandayı bıraktım, gözlerimi kapattım........
Elvan gazozu hatırladınız değil mi?...
Nostalji denen akımı ucu ucuna yakalayan seksenli yılların çocukları!. Ne mutlu ki bana, artık benim de bir nostaljim var çocuklarıma anlatacak.
Hep “uşak” olsam da çok sevmiştim ben , uzun otlu tarlaların içinde oynadığımız” kral ve kraliçelik oyunu”nu. Alt kattaki Hayriye teyzenin kızı Meltem kraliçe olur, mahallenin büyük ağabeyi Ünal da kral olurdu.Bana; etrafı gıcır gıcır yapmam için bir süpürge tutuştururlardı, güneş batana kadar, kan ter içinde süpürürdüm yerleri. Büyük bir onurdu benim için,oyunda rol almak. Yalvarırdı mahallenin çocukları oyunda bir rol almak için, ama ukala ablayla, ağabeyimiz nazlanırlardı. O arsa benim çocukluğumun son tanığıydı.

Akşam olmak bilmeyen uzun yaz günlerinde, kapımızın önünde yaptığımız pikniklerimiz vardı bir de. Annelerimiz günlük sohbetlerini yaparken, biz de Allah ne verdiyse topladığımız nevalelerle yemek yiyip eğlenirdik. Bu oyunlar akşam hava kararıncaya, babalar eve gelinceye kadar sürerdi. Sıkı yönetimli bir evimiz vardı. Baba kapıdan girmeden biz sofraya oturmuş olmalıydık. Karanlık demek; çocukların işkence saatlerinin başlaması demekti, yarım kalan oyunlar, son anda küsüşmeler, bu akşam üstlerinin vazgeçilmezleriydi.

Şimdi yine o arsadan toplayıp , anneme verdiğimiz pisipisi otlarının kokusu geldi burnuma..Yaşam kokusu, masumiyetin kokusu, henüz çıkar ilişkileriyle tanışmamış ergenliğin kokusu, çarpık çurpuk yazılarla yazılmış “ seni seviyorum” lu mektuplardaki tükenmez kalem kokusu...Derin derin içime çekiyorum.Yok mu zaman makinası?
Hani ikibinlerde icat edilecekti?. Bizi kandırmışlar demek....

Hayriye Teyze bizlere yer sofrası kurardı, dizilirdik sofranın etrafına, dizlerimize de sofra bezini çekerdik. Kızardı Hayriye teyze yere ekmek kırıntısı dökmemize. Ekmeğin üstüne sanayağı , onun üstüne de reçel sürerdi, Yanında da su bardağına konmuş çaylarımızı içerdik. Ne kadar da lezzetliydi...
Kum Kum, Heidi, Musti hep Hayriye teyzelerdeki televizyondan seyredilirdi. Biz de yoktu o zamanlar..
Heidi’nin kırmızı yanaklarından, siyah saçlı şirin halinden eser yok şimdiki çizgi filmlerde. Heidi bize, süt içmeyi, peynir yapmayı, büyüklerimizi sevmeyi, saymayı ve ot yatakta dahi yatsa mutlu olmayı öğretti. O saatlerde mahalledeki hiç bir çocuktan ses çıkmazdı. Diziler biter bitmez, şimdi hala kulağımda çınlayan çocuk sesler doldururdu mahalleyi.
Üç kız kardeş olduğumuz için şanslıydık biz, mahallede kavga çıksa hep korurduk birbirimizi. Annemin bize diktiği bezden “ Halime” tarzlı bebeklerimiz vardı.Üçümüz sırayla oynardık. Üç kardeş, hurda arabaların durduğu arsada bir arabanın içine girer, yere çömelir ve kağıttan, bezden yarattığımız kahramanlarla mahalle çocuklarına tiyatro yapardık. Aldığımız alkışlar en büyük ödülümüz olurdu.

Ben sıska olduğum için, yakan toplarda ortadaki sıçan olurdum hep. Vurulmam çok kolay olurdu. Ablamın bitmek bilmeyen, hayvanları kesip inceleme isteği, benim “Burda” dergisinde gördüğüm modellerden kendime kıyafetler diktirmek hevesi annemi bunaltırdı bazen.

Bunaldığım günlerden biriydi. Sıkı yönetimci babam bizi terkedeli üç dört ay oluyordu. Anılarımın geçtiği eski mahalleme gidip, o evi görmek isteği doldu içime birden. Annemle birlikte apar topar çıktık evden. Kalbim; ilk aşkıyla buluşmaya giden bir kızınki gibi atıyordu. Sarı boyalı , iki katlı, kocaman zannettiğim o bahçeli ev, ne kadar da küçüktü şimdi. “Aaaa anne dedim , bahçeyi herhalde küçültmüşler. “ Hayır yavrum aynı “ dedi annem. Ama biz o bahçede kaç tur koşardık da bir türlü bitmezdi.O kadar mı küçükmüşüm ben anne?
Bizim evi, çocuklu bir aile almış .
“Biz eskiden burada oturuyorduk eski evimize bakmaya geldik”
dedik kadına. Kadın evin dağınıklığından utanarak “buyurun” dedi..Hiç önemli değildi ki, biz sadece masumiyetimizi, babam kokan, koşuşturduğumuz evimizi özlemiştik.
- Şu köşe; sobada bacağımı yaktığım yer anne bak !
- Evet kızım.
- Sarı divan örtülerimiz, kardeşlerimle paylaştığım odam, çorba yapmaya çalıştığım mutfak, hepsi oradaydı.Bize hoşgeldin diyordu. Ama o benim bıraktığım ev değildi ki... Renkleri solmuştu evin.Bahçede hiç çiçek yoktu. Annem olsaydı orada, hiç bırakmazdı bahçeyi böyle.

Burnumda özlemlerden kocaman bir sızıyla , içimizi çekerek arabaya bindik. Hep onun kullanmasına alışık olduğumuz arabada, babam da yoktu artık. Biz sadece bu şirin evimizi değil, bize bu anıları yaşatan babamızı da kaybetmiştik. Çocukluğumu, renkli günlerimi, gerçek bir aile yaşantısını da bıraktık o evde giderken.

Ertesi gün telefon çaldı, eski komşularımızdan biri Hayriye Teyze’nin öldüğünü söyledi. Fındıklı pastaları, her sene ördüğü rengarenk atkılarıyla, reçelli ekmekleriyle terk etmişti artık beni. Hepsi ,hepsi gitmişti. Artık ne fotoğrafta, ne de herhangi bir yerden izleyebileceğim anılarım kalmıştı. Son olarak Hayriye Teyze onları alıp götürmüştü.
Anneme Hayriye Teyze'nin öldüğünü haber verip, sessizce ağlamak için odama döndüm.
Şimdi elimde bir tek kumandam kalmıştı. Düğmesine bastığımda hayatı zaplayabileceğım.....

12 Kasım 2009 Perşembe

FACEBOOK'TAN ÖNCE FACEBOOK'TAN SONRA




Her yanı sarmıştı bu çılgınlık. Teknolojiyi seven, sevmeyen, bilgisayardan anlayan, anlamayan “ben de katılmalıyım, olmazsa olmaz” diyerek daldı bu dünyaya. Arkadaş konuşmalarında:
“ Seni facebookta göremedim”
“ Aaa, o da ne?
“ Aa, haberin yok mu senin?, bütün dünya çalkalanıyor, nasıl bilmezsin “ cümleleri uzayıp gidince, kendimize yediremeyip,  biz de mecburen katılmış olduk.

Topluluk psikolojisi işte.. başı çeken biri olunca, peşinden giden çok oluyor.
Yeni yetmeler- çok uzun bir yaşam geçmişi varmışçasına “eski dostlarını! ” aramaya başladılar. En güzel fotoğraflarını koydular profillerine. Uzun bir liste yaptılar , bu listeye havalı kızları, yakışıklı erkekleri eklediler. “Beni de arkadaş listene eklesene” dediler(ekleyince ne olacaksa artık) . Bir sidik yarışı başlattılar kendi aralarında. “ Hande’nin listesi ne kadar da kalabalık” deyip dedikodulara başladılar.

Hele ilköğretim çağındakiler. Bu sitede adı olmayanı dışladılar. Sıra arkadaşlarını, her gün gördükleri mahalle arkadaşlarını listelerine eklediler. “Bilmem ne grubuna hayran olun” diye gruplar kurdular şekilci dünyalarında.

Orta yaş ve üzeri olanlar ise; önce üniversite arkadaşlarına ulaştılar, hemen o yılın mezunları adı altında bir grup kurup , sohbete, eski günleri anlatmaya başladılar. Yemekler düzenlediler. Yemeklerde çoğunluk eşlerini de getirdi, yoksa aile faciası yaşayacaklarmış( !), öyle dediler.

Sonra lise, ortaokul ve en son da ilkokula kadar uzanıp, araştırmalara devam ettiler. Hangi yılda mezun olduğunu bile hatırlamayanlar, o yıllara ait eski bir fotoğrafa , eski bir arkadaşa rastlamayı ümit edenler ; “Yaaa bizim öğretmenin adı neydi?” sen Tolga’nın sınıfında mıydın? Biz hangi yılda mezun olmuştuk? “ gibi sorularla beyin jimnastiği yaptılar.

Fotoğraflardan çıkartmaya çalıştılar arkadaşlarını, “ Aa bu benim ilkokuldaki aşkım, aman Allahım ne kadar da çirkinleşmiş, çökmüş ya..“ diyerek hayal kırıklıkları yaşadılar.

Evli olanlar, mutlaka eşinin ve çocuklarının fotoğraflarını koyup, cümle aleme aile kurduklarını ispat ettiler. Hatta bazıları profil resimlerine sadece çocuklarının resmini koydular. Biz nasılsa en son otuz yıl önce gördüğümüz arkadaşımızın çocuğuna bakarak onu pat ! diye tanıyacağız ya...
İlk sorular; “ Evlendin mi? , Çocuk var mı ?” İş, güç vs? “ oldu. Yurt dışına yerleşenler sıla hasretinden dolayı günlerini facebook başında geçirmeye başladılar. Memleketten ve eski günlerden gelen bir haberle mutlu oldular.
Sonuçta hepimiz kare ekrana sığdırdık, yıllardır içimizde biriktirdiğimiz eski fotoğrafları, muziplik yaptığımız ilkokul sıralarını, lise aşklarımızı. Oysa onlar yıllarca benim sol göğsümde saklıydı.

Facebooktan önce ne yapardı insanlar?
Lise yıllığını açıp, bakar, okudukça gözlerim dolardı. Ağzımızın beş karış açık olduğu, kafamıza tavşan yapılan, otuz iki dişimizle güldüğümüz fotoğraflardır lise fotoğrafları. İlkokul fotoğraflarına baktığımda, “ biraz daha o dönemde kalsaydım “diye hayıflanırdım. Arada bir görüştüğüm bir kaç arkadaşımı arar, eski günleri yad ederdik. Keşke o yaşta kalsaydım dedirten fotoğraflardı onlar.
Çünkü; eski masumdu , çıkarsızdı. Kalbimiz hep pır pır, adımlarımız hep oynak, ağzımız hep kulaklarımıza yakın yerdeydi...

En son onyedi yaşında gördüğüm ve haber alamadığım bir kaç arkadaşımdan biridir Senem. Diğerlerini üç beş yılda bir de olsa, görmüş; yaşlanmalarına, kelleşmelerini, kademe kademe tanık olmuştum.

Oysa Senem'e bir türlü ulaşamamıştım, izini kaybetmiştim. O benim ekolümdü. Yuvarlak, sevimli yüzü, hafif sarıya çalan saçları, dekolte kıyafetleri ve özgür davranışlarıyla beni çok etkileyen , hayran olduğum üniversitey ehazırlık kursundan arkadaşımdı.
Ben daha bisiklete bile binemezken, o deli gibi araba kullanır, ben ailemle bile yaz tatiline çıkamazken, o tek başına tatile çıkar, ben gündüz sinemaya bile gidemezken, o geceleri diskoya giderdi. Yolda yürürken bir bakan, dönüp bir daha bakardı. Bir de beraber uyuduğu köpeği Lily vardı. İlk içkiyi de onunla tatmıştım. Bu yüzden ekolümdü Senem.
Çok merak ettim, görmek istedim , nasıl bir kadın olmuştu acaba? Hala hızlı bir hayat mı yaşıyordu?

Facebook bunun için son seçeneğimdi. Evet ! , facebook onu bulmam konusunda imdadıma yetişmişti.. Çok net olmayan bir fotoğraf ve Senem, işte oradaydı, hemen mail attım, onunla ilgili olan her olayı, en ince ayrıntısına kadar  anlattım, bu kadar detayı nasıl hatırladığıma şaşırdı  ama ne yazık ki Senem beni hatırlamamıştı bile. Beraber gittiğimiz üniversiteye hazırlık kursunun sadece İstanbul’da olduğunu hatırlıyordu. Hafızasında hiç bir şey kalmamıştı. Yine de " mutlaka görüşelim" dedi. Oturduğu evi hayal meyal hatırlıyordum , belki ona rastlarım ümidiyle sokaklar arasında gezip durmuştum hatta bir ara camlarında “satılık” ilanını görmüştüm, o yüzden emin değildim hala orada oturup oturmadıklarından, rahatsız etmek de istememiştim. Onunla konuştuktan sonra, yolum Kalamış’a düştü. Oturduğu evin ışıkları yanıyordu, “şansımı deneyeceğim” dedim, ikinci katta oturduğunu hatırlıyordum, zile bastım, kapıyı ablası açtı. “O burdan taşınalı çok oldu “ dedi. Hikayemi kısaca anlattıktan sonra, beni içeri buyur etti. Binbir hatırayı bıraktığım eve ayaklarım titreyerek girdim, evin kokusunu hatırlıyordum ama şu an içerideki koku bildiğim koku değildi.
Köpeğinin beni gördüğünde saldırması, Senem’in elinde içki bardağıyla, saman sarısı saçlarını savura savura dans ettiği salon. İşte orada fotoğrafı.! “Benim bıraktığım hali bu” dedim ablasına heyecanla. “ Ohoo çok olmuş, çok değişti tabii” dedi. Salonun duvarında babasının fotoğrafı , “ben tanışmıştım babanızla “ dedim. Ölmüş , geçen yıl. Bir anım silindi... “Köpeği Lily? “ dedim. “Ohoo yıllar oldu öleli, arka bahçede gömülü” dedi. Bir kere daha yıkıldım.(Sanki köpekler otuz sene yaşıyordu..) Senem’in odasına gidip, baktım. Oturma odası yapmışlar .” Onun son halini görmek istiyorum, çok merak ediyorum” dedim.

”Bak bu resim altı ay önce çekildi” dedi ablası. Daldım fotoğrafın içine. Dişlerden tanıdım Senem’i sadece. Dişlekti Senem. Saçlarının rengi değişmiş, yüzü, cansız, renksiz, çilleri kaybolmuş, yuvarlak yüzü uzamış, çocuksu sevimliliği gitmiş. Bu mu ? dedim, evet dedi. Şoke olmuş bir vaziyette tekrar baktım Senem'e daha doğrusu benim bırkatığım yerde bulacağımı sandığım Senem'e.
Benim aradığım kız orada oturmuyormuş artık anlaşılan. Hayal kırıklıklarıyla dolu olarak koltuğa oturdum. O anda oturduğum koltuk, yabancı bir evde, yabancı bir koltuktu sadece. Hiçbir anı kalmamıştı. Çünkü Senem büyümüştü,  oysa ben şu anda,  yüzünde muzipçe gülümseme olan,  yanakları çilli,  makyajsız yüzüyle çok güzel olan o tatlı kızı arıyordum. Acid müzikte, kısa şortuyla dans eden, sigarasını tüttüren Senem’i bu evde kaybetmiştim. O, sadece onyedi yaşın tatlı bir hatırasıymış.
İnsan bıraktığı gibi bulacağını sanıyor herşeyi yılların acımasızlığını hesaba katmadan . Değişse bile ne kadar değişir ki bir insan hem?  Yüzünde bir iki çizgi, rengi solar vs..  çok da fazla değişmemiştir” diyorsun, tüm saflığınla .
Belki aralarda görüşseydim bu kadar koymazdı bana Senem’in bu kadar değişmesi. O benim idolümdü. Hiç yaşlanmaz, sevimli ve hep şirin bir kız çocuğu olarak kalır sanmıştım...

Facebookta rastladığım bu arkadaşımla buluşmak için sözleştik. Ama ben artık görmek istemiyorum onu , çünkü ; gençlik hayallerimin bittiğini, o güzel günlerin sadece yalan olduğunu kabullenmek istemiyorum. Hem beni hatırlamıyor bile o .
O günden sonra ne çok şey yaşadık, o da ben de. O sevimliliğini bitirmiştir artık yıllar. Belki o da , kendisine faydası dokunacak insanlarla görüşüyordur. Onun karşımda o günlerdeki gibi çılgınca dans etmesini , kahkahalarla gülmesini beklemek yanlış olur.

Senem yirmi yıl öncesindeydi. Sıktığı şeker kokulu parfümleri, kocaman küpeleri, evinde yaptığımız patates kızartmaları ve sigara dumanıyla orada kalmalıydı. Arada sırada hatırlayacak güzel anılarım orada, o yaşta kalmalıydı. Eğer onu görürsem, herşey masumiyetini yitirecek, gerçek yüzünü gösterecekti. Ama ben hep kanmak istiyordum, gerçekleri görmek değil. Yeterince kabullenmek zorunda olduğum gerçekler vardı hayatımda. Bunlara gençlik duygularım da katılsın istemiyordum.

Bazı güzel hatıraları belki orada bırakmak, yaşandığı kadarını kabullenmek , bir daha debeştirmemek en doğru olanıydı. Geçmiş, geçmişte kalmalıydı ve geçmiş sadece o andaki yaşananlarla güzeldi. Aynı canlılığı, aynı güzelliği bulmak mümkün değildi.
Facebook sadece benim kendime gelmemi sağladı. Ama sorun şu ki; ben kendime gelmek istemiyordum...